22

1006 Words
         Aziz ve Kemal bahçede eşyaları at arabasına yüklüyorlar. Arada bir ikisinin de gözleri evlerine ve bahçelerine kayıyor. Ne umutlarla ne düşlerle yapılmıştı bu ev. Bir iki yıl önceki peri masalı başlarına yıkılıyor şu günde. İnanması öyle güç ki! Aziz: -" Ağabey içim acıyor, yuvamızı bırakıp gidiyoruz..." -" Evet ama, insan yaşadıkça başına her şey geliyor. Allah beterini vermesin!" -" Daha beteri mi var?! Ata ocağımızdan oluyoruz!" -" Sus! İsyan etme! Bugünümüze de şükür, beraberiz ya! Sağlıklıyız ya! İnsan gençken taşı sıksa suyunu çıkarır! " Aziz susup önüne bakıyor. Ağabeyi ne dese de iç acısı geçmiyor. -" Hadi kalk, bakalım bizimkiler ne yapıyor?" Aziz hiç itiraz etmeden Kemal'in peşine düşüyor. Eve yaklaşınca İclal'i görüyorlar önce: -" Yola çıkmadan evimizde son yemeğimizi yiyelim." diyerek elinde tepsiyle bahçedeki çardağa yürüyor.  Derken Nuray da geliyor. İkbal ile Mehmet'i ellerinden tutmuş yürüyor. Kemal dramı dağıtmak için: -" Hadi ağız tadıyla yemeğimizi yiyelim! Birkaç gün sonra anavatana kavuşacağız, sevinin!" dese de umduğu etkiyi bulamıyor. Ekmeğin arasına taze peynir, biber koyup kocaman bir ısırık alıyor, ayranını yudumluyor. Buna da alışacaklardı elbet... Aziz, İkbal'i kucağına oturtuyor: -" Bak kızım, iyice bak! Evimizde son günümüz. İyice bak, her ayrıntıyı aklında tut. Burası bizim ata baba ocağımız..." -" Ulen amma da ettin ha! Ufacık çocuk seni anlar mı?" -" Anlar ağabey anlar o! Biz bu güzelliklerin tadını çok çıkardık ama onlar hiç bilemeyecekler!" Kimse tek laf edemiyor. Kemal'in lokması boğazında düğümleniyor. Belli etmiyor: -" Hadi doyurun karnınızı! Ne olup bitecek, trende nasıl oluruz belli değil. Hem şanımızla gidiyoruz buralardan. Yüzyıllarca biz titrettik bu toprakları! Demek vademiz dolmuş. Yine Türk ve müslüman olarak dönüyoruz anavatanımıza! Ne mutlu bize! Dik durun gayrı!" Çaresizliğin getirdiği avuntuyla hak veriyorlar ona. Nuray oğlunun eline bir parça ekmek tutuşturuyor. Olan biteni anlamayan Mehmet mutlu oluyor. İkbal elindeki salata parçasını geveliyor, daha doğrusu yeni çıkan süt dişlerini kaşıyor. İclal kızının hafif esintide uçuşan saçlarını öpüyor.            Kemal, evin büyüğü olarak soruyor: -" Hazır mıyız?! Son bir kontrol yapın, sonra ağır ağır yola çıkalım, yolcu yolunda gerek!  Aziz arabadaki denkleri kontrol ediyor. Nuray ile İclal tekrar eve giriyor. İşte o an Aziz: - Ağabey önemli bir şey var!"  -" Ne var?!" -" Düğünümüzde takılan altınlar! Alırlar mı onları da bizden?" -" Bilmem, bu hiç aklıma gelmedi ama göz önünde olmasınlar. Sağlam bir yere saklamalı!" Kemal bir an düşündükten sonra: -" Buldum galiba! Kadınların üzerlerini yada çocukları aramazlar. Parça parça saklayacağız. Ufak olanları çocukların eşyalarının arasına, bilezikleri de kadınlar kıyafetlerine saklasın. Onlar bizim tek güvencemiz. Koş çabuk eve hallet, ben de gidip Nuray'a diyeyim." der demez ateş almış gibi eve koşuyor.       En son kendileri de arabaya binince hazır oluyorlar. Kemal doru atın boynunu, yelesini okşuyor. Ondan ayrılmak da ayrı zor, yıllarca kendilerine hizmet etmişti. Sonuçta o da bir can. Canın candan ayrılması çok zor... Yavaş yavaş düşüyorlar yola. Hepsinin gözü etraflarındaki her şeyi sımsıkı akıllarında tutmak için geziniyor. Buraları çok özleyeceklerdi kesin. İleride her ayrıntıyı çocuklarına anlatabilmeliler. Çocuklar geçmişlerini iyi bilmeli.       At arabası geniş kapıdan çıkıp önündeki dar, tozlu yolda ilerliyor. Yol bir süre sonra dere kenarına varıyor. Orada da bir an duraklıyorlar. Yavukluluk günlerinin anılarını yaşıyorlar. Sonra tekrar yola devam. Şehre giden yana kıvrılan yolda ilerliyorlar artık. İki yanları sık ağaçlarla kaplı. Yeşil, her yer yeşilin farklı tonu.              Yaklaşık üç saatlik yolun ardından şehre varıyorlar. Şehrin hareketi, sesi bambaşka. Kimse konuşmuyor, yol boyunca da hep suskundular zaten. Kemal pazar yerini geçip tren garının yoluna dönüyor. Kalabalık artıyor. Kendileri gibi pek çok aile yola düşmüş. İclal: -Azıcık duralım mı?" -" Neyin var senin?! Yüzün sapsarı!" diyen Aziz'e kısa bir yanıt veriyor: -" Midem bulanıyor."  Kemal arabayı yolun kenarına çekiyor. İclal bir anda arabadan inip karşıdaki çalıların arkasına koşuyor. -" Çocuğu Nuray'a bırak da git karına bak, su da al yanına Aziz." Aziz ağabeyinin dediğini yapıyor hemen. Yanına vardığında İclal'i rahatlamış buluyor. Testiden su döküyor karısının ellerine. Kadın bol su ile ağzını ve yüzünü yıkıyor. -" Ne oldu kız sana?! En son İkbal'e gebeyken böyleydin. Yoksa....?!" İclal canı sıkkın: -" Sırası değil diye diyemedim sana.... Ben yine gebeyim..." Aziz olduğu yere çöküyor şaşkınlıktan. Üzülsün mü sevinsin mi?! Kararsız. Şu durumda çok zor ama karısının endişesini gidermek için gülümsüyor ve: -" Demeee! Elini çabuk tutmuş bizim oğlan!" -" Oğlan olacağını ne bildin?!" -" Bilmedim ki! Dilime öyle geldi söyledim. Hadi iyi hissediyorsan kalk gidelim. Bekletmeyelim ağabeyimi."  İclal aldığı tepkinin rahatlığıyla ayağa kalkıyorlar ve arabaya dönüyorlar. -" Tamam mıyız?!" -" Hadi ağabey, yola devam!" Uzaktan görünen gara bakıyorlar. Kara trenlerin dumanları göğü kaplıyor neredeyse. Gittikçe yaklaşıyorlar geleceklerine. Kemal arabayı durduruyor, kadınlar ufak çantaları omuzlarına, çocuklarını kucaklarına alıyor. Kemal doru ata dönüp arabadan çözüyor, yine önce boynunu okşuyor sonra öpüyor onu yelesinden: -" Hakkını helal et... Senden ayrılmak başka bir zor. Allah'a emanet ol!" deyip garın yanındaki boş araziye bırakıyor onu. Eliyle gözlerindeki yaşları siliyor kimseye belli etmeden. Arabadaki iki dengi ve çuvalları Aziz ile pay edip yükleniyorlar. İnsan seli içinde zorla ilerliyorlar. Erkekler önde, kadınlar onları takip ediyor. Kemal bir görevliye sorup öğreniyor hangi trene bineceklerini. Kendilerini götürecek kara tren pek sabırsız gibi durmadan siyah dumanlarını bırakıyor etrafa, arada bir de düdük sesi duyuluyor. Tüm bunlara ilaveten yoğun kalabalığın gürültüsü.       Kemal: -" Beni takip edin!" diyerek dördüncü kompartmana ilerliyor. Kendilerine bir yük trenini uygun görmüşler. Bindiklerinde ayrı bir kalabalık karşılıyor kendilerini. Güç bela küçük bir boşluğa sıkışıyorlar. Denkleri koyup üzerlerine oturuyorlar. Hareket saatini bekliyorlar. Bu arada yeni gelenler kendilerine çarpa çarpa yanlarından geçiyor. Kemal öfkeli: -" Gavur işte! Her yerde gavur! Şu halimize bak! Mal gibi yük treninde gönderiliyoruz!" Aziz ona bakarken dışarıda gezinen Bulgar askerlerini görüp telaşla: -" Ağabey sus! Gider ayak başımıza bela almayalım!" deyip gördüklerini işaret ediyor. Kemal ters ters onun gösterdiği yere bakıyor. Aziz: -" Az daha sabredelim! Yola çıkınca duruma göre daha iyi yerleşiriz." Kemal cevap vermiyor. Kadınlar suskun. Öyle güç şartlarda yolculuk edecekler ki ağlamayı bile beğenemiyorler şu an. Durmadan yeni yolcular biniyor trene. Balık istifi gibi sıkış tepiş haldeler. Uzun uzun öten bir düdük sesi duyuluyor. Dumanlar içinde keskin bir kömür kokusu genizlerine doluyor. Kapılar kapatılıyor. Bir konserve kutusuna hapsedilmiş gibiler. Bir kısmının ne olduğu belli olmayan bir sürü koku birbirine karışıyor.Birkaç titreme ve sallantıdan sonra hareket ediyorlar.  İclal'in yüzü yine sapsarı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD