Benimsin

952 Words
Elbiseyi mi çıkarayım? Öyle bir bakıyordu ki, eğer elbiseyi çıkarmazsam seve seve kendisinin çıkaracağından adım kadar emindim. Fakat inatçı yanım, onun bu baskısını inatla reddediyordu. “Çıkarmıyorum.” Derken buldum kendimi. Hayır ne diye bu kadar zıtlaşıyorum bilmiyorum ama içimden öyle geliyordu işte. Son zamanlarda yaşadığım hiçbir şey normal değildi ki bu normal olsun... Akla gelebilecek her türlü duyguyu aniden yaşamıştım resmen. Kocam dediğim adam öldü, daha bir haftası dolmuşken başka bir adam kocam oldu. Ne düşüneceğimi bile şaşırmış bir haldeydim. Sanki tüm yükler sırtıma binmiş ve beni yürütmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. O tek kelime, kurumuş dudaklarımdan döküldüğünde odanın içindeki hava aniden değişti sanki. Kendi sesim kulaklarıma o kadar yabancı gelmişti ki bir an için bu isyanın benden çıkıp çıkmadığını sorguladım. Ama çıkmıştı. İçimde günlerdir ezilen, susturulan, bir eşya gibi elden ele savrulan o kadın, nihayet tırnaklarını çıkarmıştı. Odanın köşesindeki eski ahşap saatin sarkacından gelen tik-tak sesleri dışında her şey sessizdi. Açık pencerelerden içeri sızan rüzgar bile sanki ikimizin arasındaki bu tehlikeli sessizliğe çarparak geri dönüyordu. Firaz’ın yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi olmadı. Çenesindeki kas bir kez, yavaşça seğirdi. Siyaha çalan gözleri, gözbebeklerime birer mızrak gibi saplanırken başını çok hafifçe yana eğdi. “Öyle mi?” dedi. Asla bağırmıyordu aksine, fırtına öncesi o boğucu ve ölümcül sessizliğe benziyordu. Göğsüm hızla inip kalkarken, “Öyle,” diyebildim. Çenemi daha da dikleştirdim ama dizlerimin titremesine engel olamıyordum. “Zaten her şeyimi elimden aldınız. Hayatımı, seçimlerimi, yasımı... Bari üzerimdeki şu kumaş parçasını bana bırakın. Ben... Ben senin karın falan değilim. Sadece mecburiyetinim.” Bu sözlerimin onu durduracağını, en azından vicdanına dokunacağını sanmıştım. Ama Firaz Atabey’in vicdanı, benim bildiğim kurallarla işlemiyordu. Kumaş pantolonunun cebindeki ellerini yavaşça çıkardı. Üzerime doğru attığı tek bir uzun adımla aramızdaki o son güvenli mesafeyi de yerle yeksan etti. Geriye doğru kaçmak istedim ama topuklarım yatağın sert ahşap iskeletine çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Dağ gibi gövdesiyle tam önümde durduğunda, başımı kaldırmak zorunda kaldım. Burnuma dolan o yoğun tütün ve sert çam kokusu, zihnimdeki bütün savunma duvarlarını eritmeye yetecek kadar keskindi. “Sen benim mecburiyetim değilsin Duru,” diye fısıldadı. Gözlerindeki karanlık o kadar yoğundu ki, içinde kaybolduğumu hissettim. “Ben Atabeylerin ağasıyım. Ben istemediğim sürece kimse bana bir kadını zorla nikâhlatamazdı.” Sözlerinin ağırlığı zihnimde yankılanırken, nefesim boğazımda asılı kaldı. Ne demek istiyordu? Beni sadece Zinar Ağa’dan kurtarmak için almamış mıydı? Düşünmeme fırsat vermedi. İri ve sıcak elleri aniden belimin iki yanını kavradı. Parmaklarının baskısını kalın matem elbisemin üzerinden bile o kadar net hissediyordum ki, tenim cayır cayır yanmaya başladı. Beni gövdesine doğru hafifçe çektiğinde, ellerimi istemsizce onun geniş ve sert göğsüne yasladım. Kalp atışları avuç içlerime vuruyordu. Benimki ise göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çırpınıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye fısıldarken sesim ilk defa bu kadar kırılgan çıkmıştı. Göğsündeki ellerimle onu itmeye çalıştım ama sanki taştan bir duvara güç uyguluyordum milim kıpırdamadı. “Sana yardım ediyorum,” dedi nefesi doğrudan dudaklarıma çarparken. Sağ eli belimden ayrılıp sırtıma doğru kaydı. Elbisemin arkasındaki gizli fermuarı bulduğunda, parmak uçlarının tenime bıraktığı o kavurucu iz omurgamdan aşağıya bir elektrik akımı gibi yayıldı. “Yapma...” diye yalvardım. Parmaklarım, onun gömleğinin yakasını sıkıca kavradı. Gözlerim yanıyordu. Bu, sadece bir elbiseyi çıkarmak değildi. Bu, yedi gündür arkasına saklandığım o kalkanı, mağduriyetimi ve kimsesizliğimi benden söküp almasıydı. Firaz durmadı. Fermuarı yavaşça, metali adeta tenime sürterek aşağıya doğru çekti. “Neyin inadı bu Duru?” diye sordu, sesi artık kulağımın hemen dibindeydi. Dudakları boynumun açıkta kalan kısmına o kadar yakındı ki, her kelimesinde sıcak nefesi tenimi yalıyordu. “Seni bir eş değil, soyunu yürütecek bir kuluçka makinesi olarak gören o adama mı tutuyorsun bu yası? Sana resmi bir nikâhı bile çok gören, seni devletin gözünde, aşiretin gözünde sahipsiz bırakan o korkağa mı bu vefa? Her şeyi biliyorum Duru, hem de senin bilmediğinden bile fazlasını.” Gözyaşlarım sonunda serbest kalıp yanaklarımdan süzüldüğünde hıçkırığımı tutamadım. Gerçekler, onun dudaklarından dökülünce çok daha acımasızdı. Baran beni sevmemişti. Baran beni sadece kullanmıştı. Ben, ölü bir adama değil, çalınan hayallerime ağlıyordum. “Senin yasın ona değil,” diye devam etti Firaz, fermuarı sonuna kadar indirirken. Elleri omuzlarıma çıktı. Kumaşı tenimden ayırırken bakışları doğrudan ıslak gözlerime kilitlendi. “Senin yasın, kimsesizliğine. Kendi babanın seni üç kuruşluk menfaat için Zinar denen o soysuza satmasına.” Siyah elbise omuzlarımdan kaydı, kollarım boyunca süzülerek ayaklarımın dibine, zifiri bir gölge gibi yığıldı. Odanın ortasında, yalnızca ince askılı, beyaz ipek içliğimle kalakaldım. Vücudum titriyordu. Hem odanın serinliğinden hem de ruhumun böylesine çırılçıplak bırakılmış olmasından dolayı kollarımı göğsüme sardım. Bakışlarımı kaçırmak, yere bakmak, o karanlık gözlerin beni bu savunmasız halimle izlemesinden kaçmak istedim. Ama Firaz çenemi tutup başımı yeniden kaldırdı. Gözlerinde beklediğim vahşi açlık ya da basit bir şehvet yoktu. Onun yerine, daha derin, daha yakıcı ve tehlikeli bir sahipleniş vardı. Bana bakarken bir kadına değil kendine, kendi krallığına bakar gibi bakıyordu. “Benim konağımda kimsesiz değilsin,” dedi başparmağıyla çenemi hafifçe okşarken. Dokunuşu sertliğine inat öyle narindi ki, içimdeki o isyankâr ateş yerini garip bir sızıya bıraktı. “Benim yatağımda sahipsiz değilsin. Siyahlar bitti, Duru. Ölüler toprağa karıştı. Şimdi buradasın, benimlesin ve benimsin.” Elini yavaşça çenemden çekip kendi ceketinin düğmelerine uzandı. Gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadan, o ağır ve koyu renkli ceketi omuzlarından sıyırdı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken, ceketi getirip benim titreyen omuzlarıma bıraktı. Onun sıcaklığı, onun keskin kokusu bir anda bütün bedenimi sardı. Ceketin ağırlığı, bana az önce kaybettiğim kalkanın çok daha sağlamını, çok daha tehlikelisini vermişti. Ceketin yakalarını refleks olarak ellerimle birleştirdiğimde, Firaz’ın dudaklarında yarım tebessüm belirdi. “Böyle çok daha güzelsin,” diye mırıldandı. Bakışları dudaklarıma kaydı ve orada tehlikeli bir süre oyalandı. İçimdeki korkunun yerini, yavaş yavaş adını koyamadığım bir çarpıntı, sıcak bir ürperti alıyordu. Firaz Atabey, beni uçurumun kenarından çekip almıştı ama şimdi beni kendi ateşine, kendi cehennemine doğru çekiyordu. Ve en kötüsü... Ayaklarım o ateşe doğru yürümeye çoktan gönüllü gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD