Şöyle başlamıştık babamla kavga dersine:
“O bebe sana nasıl yanaştı?”
Bebeyi taklit ettim. Babam küt, diye mideme yumruğu indirdi. Canım yandı. İki büklüm oldum.
“Gördün mü?” dedi babam, ama yanıt veremedim bir zaman.
Sonra bu işin inceliğini anlattı. O ilk derste söyledikleri hâlâ aklımda:
“Az önce söylediğin gibi üzerine gelen kişi kavga bilmiyordur. Sen de bilmediğin için dayağı yemişsin. İlk ders, ilk yumruğu sen vuracaksın. Hem de beklemediği anda ve bütün gücünle. Bu yumruk karşındakini bezdirecek. Zaten az önce senin yaşadıklarını yaşar. İki büklüm olur ki ben sana yavaş vurdum!”
Sonra neler neler öğretti. Denedik. Benim iyi bir kavgacı olduğumu söyleyip yüceltti. Kendime güvenim arttı. Bir söz daha:
“Herkes korkar. Korkusunu belli etmeyen kazanır!”
Bilmiyorum başka babalar ne yaparlar, ama benim babam o gün bana şu öğüdü verdi.
“Yarın, eğer o bebenin burnunu kanatmazsan seni rahat bırakmaz!”
Bunu nasıl yapacağımı da anlattı. Kendien çok güvenen, gayet rahat ve lakayt dolanan bebeye yaklaşıp burnuna bütün gücümle vuracaktım. Beklemediği anda.
“Bebe dirençli çıkar ve seni yine döverse aldırma. Ertesi gün, yine git vur. Bakalım kim erken bıkacak?”
O bebe bıktı. Hem de ikinci gün. Ona nasıl vurduysam burnundan kan fışkırdı ve bir daha bana bulaşmadı. Hatta başka kimse! Babam artık her akşam bir şeyler öğretiyordu ve bir gün ağzından kaçırıverdi.
“Lisede ve üniversitede boks yaptım!”
Meğer resimleri de varmış da bize göstermezmiş. Müsabakalara çıkmış.
İşte o an kafama koydum.
“Ben de boksör olacağım!”
Bunu söylediğimde istemedi babam.
“Ağır bir spor ve beyne zararı var. Hele biraz daha büyü. Sana başka bir şey öneririm.”
Lisedeydim ve hâlâ bir şey önermiyordu ya ben kavgada usta olduğum için pek aldırmıyordum.
Okula belediye otobüsü ile gidiyorum. Yürürsem en az 45 dakika zaman geçer ki evden bir saat daha erken çıkmam gerekir. O nedenle sabah mutlaka otobüse biniyorum, ama hava güzel olunca dönüşte yürüyorum. Benim gibi yürüyen çok. Hatta evimizin bulunduğu mahalleye gelen de var. Sanırım zamanla onlarla arkadaş olurum. Ama öncelikle dersleri çözmem gerek. İlk yapmam gereken aradaki farkı kapatmak.
Sınavlara almaya başladılar beni. İlk sınavları kaçırmıştım. İkinci sınavlar başlıyordu ve ben hazır değildim. Ama ilk sınavlarım pek başarılı geçmeyecekti. Zaman istemiştim, ama hocalar vermediler. Ben de çok ısrar etmedim. Bir yanda dersler sürerken, tek kişilik bir sınava katılıyordum. Yapabildiğimce yapıyordum. Biraz da hırs yapıyordum. İlk sınavlardan belki ikinci sınavlardan zayıf alacaktım, ama durmadan çalışırsam üçüncü sınavlarda artık işi çözerdim.
Canım sıkılsa da durum buydu ve ilk kez olmuyordu. Alışkın olduğum için de çok koymuyordu.
Sınıfta kız erkek oranı üçte birdi. Çalışkan bir sınıftı. Çocukların çoğu da iyiydi. Güzel iki kız da vardı ve bana bakışlarını yakalamıştım. Sıra arkadaşım dışında henüz kimse ile konuşmamıştım. Sınıf başkanından ise daha ilk günden nefret etmiştim. Değişik, havalı bir tipti. Bunu kim başkan seçmişti, bilmem. Gelip garip garip soru sormuş, kendince uyarmış, ben de ters yanıtlar vermiştim. Hava atıp gitmişti. O gün de bana bulaşınca, tamam dedim. İşte durumu anlatacağımız, kendimizi göstereceğimiz kişi budur.
Ama okuldan ceza falan almamam için çok haklı bir gerekçe bulmalıydım. Ya da dışarıya davet etmeliydim. Mutlaka gelirdi. Ben bayılırdım teke tek kavgalara. Şimdi benden daha boyluca ve kilolu olunca beni döveceğini sanan bu ahmak, dayağı iyince bakalım bir daha başkanlık yapabilecek miydi?
Onun yazgısını değiştirecektim.
Yirmi gün geçmiş, ben sabırla ders çalışıyordum ve o gün pencereden gördüğüm kızı da unutmuştum. Çünkü bir daha görmemiştim.
O gün…
Hava yağmur bekliyordu ve ben okuldan eve otobüsle dönmek için durakta bekliyordum ki karşıdaki geliş durağına yaklaşan otobüsten sarışın bir kız indi.
İndi ve ben dondum kaldım.
Üzerinde bizim okulun forması ve bir yağmurluk… Önü açık olduğu için formayı seçtim.
Hemen söyleyeyim.
Bir forma bir kıza bu kadar yakışıyorsa, o kız güzeldir.
Forma güzel olsa, bütün kızlara yakışır.
İyi bir mantık, değil mi? Ama doğru.
O gün gördüğüm kız. Bizim okulda okuyordu. Ben her gün eve yürüyerek döndüğüm için onu görmüyordum. Ben yazık ki sabahçıydım. O yazık ki öğrenciydi. Bir konu vardı ki birinci ve ikinci sınıflar sabahçıydı. Üçüncü dördüncü sınıflar öğrenciydi. Sarı saçlı kız ya üçteydi ya dörtte. Her iki durumda da yaşça benden büyüktü ve benimle takılması zor bir olasılıktı.
Ben onu görmüştüm. O beni henüz görmemişti. Ama bu fırsatı kaçırmayacaktım. Onun geldiği yönde ileriye çıkıp kendimi göstermek istedim. O anda benim bineceğim otobüs geldi ve önümüzü kesti. Ya otobüse binecektim ve kız beni görmeyecekti. Ya bekleyecektim ve otobüsü kaçıracaktım.
Bekledim ve otobüs gitti. Gitti ve biz kızla karşı karşıya geliverdik.
“Baktım, baktı, bakıştık!
Gördüm, gördü, görüştük!”
Böyle bir söz salatasına gerek yok, ama ben bittim o güzel mavi gözlere. Sarı saçlarına bir toka takmış ve arkada başlamıştı. Beyaz yüzünde birkaç çil, ayrı bir değer katıyordu. Bakışları etkileyici ve bitiriciydi. Ben onu tanıdım, ama o beni… Sanırım tanıdı, çünkü, merhaba, dedi. Bana selam verdi.
Yok, bu zaman dilimi mallığın değerli olduğu zaman dilimi değildi. Kesinlikle, ama kesinlikle bir şeyler yapmalı ve o anı değerli an sınıfına sokmalıydım.
“Merhaba!” dedim. “Siz de bu okulda mıydınız?”
Ona nerden tanıdığımı bile söylemeden bu sözü etmiştim.
“Evet” dedi, “Üçüncü sınıf…”
“Ben de ikideyim!” dedim, ama onun benim orada olmama pek şaşırmadığını da anladım. Biliyordu orada okuduğumu. Bu nasıl olabilirdi ki?
Kısa bir düşünme… Hayır sormayacaktım.
İşte o an en ahmak ve etmemem gereken sözü ettim:
“Aynı apartmanda oturuyoruz!”
“Biliyorum” dedi kız gülümseyerek.
Ben aptallığıma yanmak için zaman ararken okulun giriş zili çaldı. Çevremizden gelip geçen, koşuşturan öğrenciler ve biz adeta yolu ikiye bölmüş durumda.
“Zil çaldı” dedi.
“Çaldı” dedim.
“Ama bu benim zilim” dedi.
O zaman aklım başıma geldi.
“Tamam” dedim. “İyi dersler. Görüşürüz!”
Sağa doğru çekilip yol verdim.
“Görüşürüz” deyip birkaç adım attığında aklım başıma geldi.
Hemen koşturdum, koşturarak sıraya girmek için acele eden kızın ardından.
“Bir dakika” dedim. Durdu, döndü, baktı.
Evet, tek tek sözcüklerle anlatıyorum, ama öyle yaptı.
“Adınız ne?”
Gülümsedi ve yalnızca “Asuman” deyip döndü, koşturdu ki ikinci zil sesini duydum.
Asuman…
Benim adımı sormamıştı. Beni adam yerine koymadığı, alt sınıfta olduğum için mi yoksa…
Yağmur başlamıştı. Otobüse binemezdim bu kafayla. Yürürsem, ıslanırsam, belki kafam düzelir ve eve gidince ders çalışabilirdim. Yavaş yavaş yürürken düşünüyordum. Bugün olanları, konuşmamızı, kızın davranışlarını.
Şimşek şaştı kendine gelmeye başlayan kafamda.
Bu kız beni izlemişti. Okulumu, biliyordu. Adımı da bir şekilde öğrenmişti ki bana sormaya gerek görmemişti.
Sevindim.
Bu, ilgi duymanın karşılığıydı. Bir şekilde bu güzeller güzeli Asuman bana ilgi duyuyordu. Belki izlemişti.
Düşünüyordum. Bu nasıl olabilir?
Eğer her katta dört daire olan apartmanın aynı yandaki bölümündeyse daireleri ve çok yüksek değilse, beni izleyebilirdi.
Bu kadar kendime güven ve anlam yüklemem yanlıştı, ama bütün göstergeler bunu belli ediyordu. Bundan sonrası için iyi bir plan kuracaktım. Konuşmam gerekiyordu. Sınıftaki ya da diğer aynı ya da alt sınıflardaki kızlarla ilgilenmeden, beğendiğim birkaç kızla konuşmaya kalkmadan önce Asuman’la olup olmayacağını anlamalıydım.
İyi bir plan!
Eve geldiğimi bile fark etmedim. Yağmura rağmen yürümüştüm. Aklımın başına gelmesi için başka bir yol yoktu. Islanmıştım ki sırılsıklam denilen türden. Buraların havası üşütmüyordu. Üşüttürüyordu. Kapıdan girince halimi gören anamın kızmalarına alışkındım. Hem kızar hem üzülür. Hem söylenir hem ders verir.
“Üstünü hemen çıkar. Hasta olacaksın!”
Ben zaten hastayım anam, diye bir haykırmak geldi içimden, amma yapmadım. Anamla çağ farkımız, kızlardan ve sevgiden söz etmeme uygun değil. Anlaması da zor desem! Üstümü değiştirmek için odama girdiğimde perişan halimi gördüm. Anlamsız, nedensiz ahmakça bir perişanlıktı.
İnsan neden yapardı ki bunu?
Üstümü değiştirdim. Yemek için oldukça geniş mutfağa yöneldim. O anda düşünceme düştü: Çıkış saatini bekleyip, onun geldiğini görünce dışarıya çıkmak ve iyi bir hesaplama ile onu asansörün önünde yakalamak. Sonra…
Sonrasını sonra düşünecektim.
Kardeşlerim okuldaydılar. Hepsi de öğlenci. En küçüğü okula anam bırakıyor, sonra gidip alıyor. Kimi zaman da ben gidip alıyorum. Ev sessiz.
Dersler of dersler. Bitmek bilmeyecek gibi gençliğimi yiyen dersler. Hesaplayınca, yaşamda o kadar çok zaman alıyorlardı ki! Okumayanlara bir yanıyla hayran kalıyordum. Bir yanıyla da onlar gibi olmadığım için seviniyordum. İyi bir meslek edinince bu günleri belki mutlulukla anacaktım ya, şimdi.
Sıkıştığımda ve sıkıldığımda isyanlardaydım:
“Bir kere olsun bir okulu aynı yerde ve gecikmeden bitirsem!”
İki soru çözüyorum, pencereye koşuyorum.
Zamanın bir kez öğrenmek yetecek. Sonra birkaç kez karşılama töreni. Yakınlığı ilerletmek için küçük çabalar ve…
Otura kalka yoruldum. Pencereyi açıp kapatmaktan bıktım. Artık ardını bırakmayı düşünürken, hadi son bir kez daha açıp bakayım, derken, pencereyi açar açmaz onun karşıdan geldiğini görmem mi?
Başımı çıkarmam ve sağ yana doğru bakmam gerekiyordu ki geliş yolu orasıydı. Oradan apartmana ve asansörün önüne kadar geçmesi gereken zaman ise yalnızca dört ya da beş dakikaydı. Hızla giyinmek ve koşarak çıkmak, elbette aynada saçımı başımı düzeltmek…
Koşturdum.
Koştururken farkında olmadan gürültü yaparsınız. Acele ettiğiniz belli olur. Davranışlarınız dikkat çeker. Anam da küçük kardeşimi almak için hazırlanıyordu. Odasından seslendi.
“Ne oluyor?”
“Bir şey yok!”
Ne saçma bir karşılıktır. Bir şey yoksa, neden bu davranış değişimi?
“Nereye?”
“Bir arkadaşa bakacağım!” derken de yine yakalanma riskini dikkate almamıştım. Henüz arkadaşım yoktu ki.
Kapıyı çarparak yeniden bir soru fırtınasına kapılmamak için yavaşça kapattım kapıyı ve derin bir nefes aldım. Henüz gelmemişti Asuman. Öyleyse daha yavaş daha yavaş… Apartman kapısının açılma sesi ile ben de kendimi bir anda asansörün önüne attım ki Asuman geldi yanıma. Şaşırmış gibi yapmanın anlamsızlığını bildiğimden yapmadım. Asansör çağrısına bastım.
“İyi akşamlar” dedi Asuman.
“İyi akşamlar!”
Yanımda durdu. Asansör geldi. Söz bulamıyordum ki konuşayım. Önce onun binmesine izin verdim. Sonra da ben… Ayna ah ayna… Nasıl da yoksun gösteriyor kişiyi. Bakıyorum, oradan Asuman’a. Gözlerimiz çakışıyor. Sonra başka yere yöneliyorum ki asansörün elektriği söndü. Neden?
“Ay, ben kata basmayı unuttum” dedi Asuman ve uzandı. 2. Kat. Tanrı’nın yazgısına bakın siz. Bir üstümüzde oturuyor. Asansör hareket etti, ama zaman az. Bir kat pat, diye biter. Bir şeyler yapmalı.
“Ben de terasa çıkacağım” dedim.
“Çok güzel manzarası var” dedi.
“Hiç görmedim” dedim.
Asansör durdu. Çıkarken, yine iyi akşamlar, dedi. Ben karşılık vermek yerine, elimi anlıma vurdum. Ama gerçekten vurdum.
“Ne oldu?”
“Teras kapısının anahtarını almayı unuttum!”
“Dur, ben evden getireyim” dedi çıktı. Ben asansörde kaldım. İşin iyi yanı apartmana çok fazla giren çıkan yoktu. Yoksa birisi aşağıya ya da yukarıya çekiverirdi.
Asuman hemen geldi. Nasıl başardıysa?
Büyük olasılık, kapıyı açan kişiye, ki annesi olmalıydı, çantayı verdi. Anahtarı istedi. Adlı ve koştu. Bana uzattı anahtarı. Almak için elimi uzattığımda, ben de geleyim mi, diye sordu. Daha ne isterdim ki?
“İlk kez çıkacağım. Keşke gelseniz. Acemilikle yanlış bir şey yaparım.”
“Tamam!”
Hemen bastı en üst kata. Az öncekine benzer bir dua ile asansörün yavaş çıkmasını diliyordum. Konuşmam gerekiyordu.
“Dersler nasıl?”
Gülümsedi. Bu gülümsemede dersleri çok fazla kafaya takmamanın izi vardı. Anlamıştım.
“Çok iyi değil” dedi.
“Üniversiteye hazırlanıyor musun?”
“Zorunlu olarak!”
“Nereyi düşünüyorsun?”
“Benim nereyi düşünmem önemli değil ki” dedi. “Mutlaka buradaki üniversiteyi tercih edeceğim. Yüksek yerlere giremeyeceğime göre yazgıma razı olacağım.”
“O kadar kötümser olma” dedi.
“Yok” dedim. “Belki…”
Sözümü bitirmedim. Asansör durdu. Kapıyı açtı ve çıktı. Ben de arkasından.
“Gel Hakan!”
Aman Tanrı’m! Adımı biliyordu. Bu, bu inanılmazdı. Demek ki o da beni izliyordu. Acaba kaç gündür?
Önümde yürüyor. Saçlarının hareketini yakından izliyorum. Kapının önündeyiz. Anahtarı taktı, çevirdi. Kapıyı açtı. Güçlü ve serin bir esinti. Titredim. Titremeye hazırdım, çünkü aklım, bedenim, yüreğim halsiz düşmüştü.
“Üşüdün mü?”
“Yok” dedim. “Beklemiyordum. Birden esince…”
“Alışırsın. Burası yüksek ya, rüzgârın önünde engel kalmıyor. Denizden karaya karadan denize…”
Terastayız. Hiç bu kadar yukardan bakmadım bu kente. Aslında uzun zamandır yükseğe çıkmadım. O nedenle biraz tedirginlik var. Hele sonsuzluk gibi uzanan denizi görünce. Biraz yüksekçe olan duvara yanaştık. Asuman aldırmaz, ben biraz tedirgin.
“İlk çıktığımda ben de tedirgindim” dedi. “Aşağıya bakamamıştım. Zamanla alışıyor insan. Korkma!”
Benim gibi birine korkma, demek…
“Ben bir şeyden korkmam” saçma edebiyatını yapıverdim. Bana döndü. Boyu benden 8-10 santim kısaydı. Yan yana duruyorduk teninin duruluğunu, gözlerinin maviliğini olduğu gibi bütün özellikleri ile görüyordum. Bu gözler doğaldı. Lens değildi. Saçlar da doğal görünüyordu ya, bilemiyordum. O karşıya bakıyordu. Ben ona bakıyordum. Deniz güzeldi. O, deniz kadar güzeldi. Konuşmam gerektiğini biliyordum, ama söz söyleyecek gücüm yoktu. Yine o yardımcı oldu:
“Sözün yarım kalmıştı.”
“Sözüm?”
“Asansörde anlatıyordun ya!”
“Unuttum” dedim. Güldük. Ama söz açılmıştı. Gözlerini kapatacakmış gibi uzamış uzun ve gür kirpiklerini kısarak, akşamı kurgulamak için batmaya hazırlanan güneşin son ışıklarına karşı koymaya çalışarak, bana bakıyordu. Aslında güneş tam onun arkasındaydı ve benim gözlerim daha çok kamaşıyordu, ama ben inatla açıyordum gözlerimi.
“Beş kardeşsiniz” dedi Asuman. Demek ki çok iyi ve sürekli izlemişti. “En büyükleri sensin. Biz dört kardeşiz. Ama ben sondan ikinciyim. Benden sonra iki yaş küçük erkek kardeşim var. Bir ablam ve bir de ağabeyim!”
Demek ki anası babası benimkilerden yaşlıydı. O anlatmayı sürdürdü.
“Ağabeyimle ablam çalışıyor. İkisi de nişanlı. Metin de başka bir lisede okuyor. Birinci sınıfta!”
Metin, benden bir yaş küçük, Asuman benden sanırım bir yaş büyük ve ben ortada bir yerde.
Ben de kardeşlerimden söz ettim. Onun annesi de çalışmıyordu.
“Komşuyuz. Altlı üstlü! Ben ablamla aynı odada kalıyorum. Ağabeyim de Metin’le.”
Doğrusu buydu. Biz de aynıydık. Bir tanımla ile onun benim erkek kardeşimle kaldığım odanın üzerinde kaldığını öğrendim. Keşke öğrenmeseydim. Yeni bir düş tutulması yaşayacaktım. Hemen üzerimde Asuman.
Çok tatlı konuşuyordu. Türkçesi çok düzgündü. Hiç acelesi yoktu konuşurken. Ben, hızla derdimi anlatmaya alışmıştım. O ise ağır ve ahenkli bir sesle.
“Senin amacın ne?”
“Ne?”
Şaşırdım. Amaç, deyince, birdenbire yaptığım girişimi fark ettiğini sandım. Açıkladı:
“Üniversite…”
En sevdiğim konuydu. Hem derdimi hem de beklentilerimi açıklamak için fırsattı. Ufuklu biri olduğumu gösterecektim.
“Ben Makine Mühendisi olmak istiyorum” dedim.
“A, burada makine mühendisliği var” dedi.
“Burayı istemiyorum” dedim. “Büyük kentte okumak en büyük dileğim.”
“Kim istemez ki?” diye mırıldandı. “Ama puan…”
“Çok çalışıyorum” dedim. “Biz büyük kentten geldik. Aslında gelmeyi hiç istemedim, ama babam sık sık tayin olmayı deneyip duruyor. Mutlaka bir gerekçe çıkıyor. Bir o yana bir bu yana uzanıyoruz. Biliyor musun, bir okulu aynı kette bitirmek mümkün olmadı. Burası ikinci lisem. Ama emin değilim burada sürdüreceğimden. Babam mutlaka bir gerekçe bulur ya da birilerine buldurur ve gideriz.”
Bu sözlerim hiç hoşuna gitmedi.
“Çok kötü” dedi. “Ben hep buradaydım ve memnunum. Üniversiteyi büyük kentte okuma şansım olsaydı belki isterdim, ama yüksek puan alamam. O nedenle başka bir küçük kentte okumaktansa burada okumayı yeğlerim!”
“Burası da çok küçük sayılmaz. Üniversitesi iyi” dedim.
“Öyleyse sen neden burada okumak istemiyorsun?” diye sordu.
“Çünkü ben liseyi burada bitiremeyeceğimi iyi biliyorum. O nedenle…”
“Çok kötü” dedi yeniden.
“Gerçekten kötü” dedi. Ardından en zor soruyu sordu:
“Yaşın kaç?”
Yaşımı büyük söylemem sınıfta kaldığımı ve aptallığımı ya da geç başladığımı gösterirdi. Nasılsa yalanım ortaya çıkardı. Doğrudan söyledim.
“16…”
“Ben 17…”
“Fark etmez!”
Bu sözü etmem yanlıştı.
“Ne fark etmez?”
Hadi bakalım, bul şimdi yanıtı.
“Bir yaş farkımız var ya…”
“Bir yaş fark ediyor işte!”
“Sen 16 gibi görünüyorsun.”
Bir kahkaha attı, ben o güne dek böyle güzel kahkaha atanları Türk filmlerinde görmüştüm. Sonra ağzını kapattı ve özür diledi.
“Ama Hakan, bir yaş fark belli olmaz ki. Güldürdün beni.”
“O zaman sorun yok!”
“Ne için sorun yok, anlamadım ama…”
Anlamıştı. Çok iyi anlamıştı. İçimi ılık ılık eden bu güzel sarı saçlı…
Birden sordum:
“Saçların nasıl böyle sarı…”
“Babaannemden” dedi. “Annemin saçları siyahtır. Ağabeyim kumral, ablam ve Metin de siyah, babam sarışın…”
“Doğal mı?”
“Hakan” dedi sertçe “Herhalde bu yaşta saçımı boyayacak değilim. Elbette doğal. Biz doğu Karadeniz’deniz. Köklerimiz Laz. Sanırım ondan. Annemse buranın yerlisi…”
Bu inanılmaz kız, bu rahat, kendine güvenli, asil, güzel kız, ettiği her söz ile beni kendisine bağlıyordu. Bu bağlanmanın nerelere dek uzanacağını öngöremiyordum. Artık bir denize bir ona bakıyordum. Bir denizin maviliğinde bir onun gözlerinin maviliğinde kaybolmak istiyordum. Şiir yazardım bütün ergenler gibi. Bundan sonra şiirlerim onun için olacaktı. Mutlaka akrostiş yapacaktım.
Durmadan konuşuyorduk. Derler ya, kırk yıllık dost gibi. Umarım bu dostluk bir üst seviyeye, sevgililiğe uzanırdı. Şimdiye kadarıyla tek sorun aramızdaki bir yaş farktı.
Artık zevklerimiz, alışkanlıklarımız konusuna girmiştik ki terasın kapısı sertçe açıldı.
“Abla!”
Uzun, benden de uzun, zayıf, çirkince, biraz ezik bir tip olduğu hemen belli olan ve “R” harfini söylemekte zorlanan bir genç. Girince hemen anladım kardeşi Metin olduğunu.
“Annem seni çağırıyor” dedi R’de zorlanarak. “Nerde kaldın?”
R harfini söyleyemiyorsun arkadaş. Neden zorluyorsun ki kendini?
“Gel Metin” dedi Asuman. “Seni Hakan’la tanıştırayım! Alt komşumuz.”
“Merhaba! Hoş geldiniz” dedi Metin. Ben de karşılık verdim.
Asuman, “Ben ineyim” dedi. Elini uzattı. Çekincesiz tuttum ve sıcaklığını hissederek sıktım. “Siz konuşun” dedi. Beni Metin’le bıraktı gitti.
İki zıt görüntüydü ve güzeli gitmiş, çirkini kalmıştı. Asuman’la ilgili düşüncelerimi gerçekleştirmek için bu ezik bebeden uzak durmak zorundaydım. Kendi kendime edindiğim delikanlılık töresine göre, bende, arkadaşımın kardeşine, ablasına bakmak, niyet bozmak yoktu. Bağrıma taş basardım da bundan ödün vermezdim. Öyleyse Metin’ten uzak duracaktım. Anlatmayı beceremeden anlatmaya çalışan Metin bir söze başladı. Bütün ezikler gibi sözcüğü sözcüğe ekleyerek bir anlatıyordu ki kaçmak için bir ara vermesini bekliyordum, ama o arayı bulamıyordum.
Arkadaşı yoktu. Okuldaki çocuklardan gıcık kapıyordu. İyi ki ben gelmiştim. Çevrede de arkadaşı yoktu.
Ya hu ben senin anlana asılacağım, benden sana arkadaş olmaz, diyemedim, ama bunu belli etmek için her şeyi yaptım.
Olmadı!
Metin o günden sonra zamk gibi bana yapıştı. Okulumuzun ayrı olması, ondan uzaklaşmak için verdiğim çaba hiçbir işe yaramadı.