Timur’un gözleri, bulanık ve kan çanağı gibi olmuştu. Sarhoşluğu, öfkesinin üzerine ince bir sis gibi çökmüş, onu hem dengesiz hem de tehlikeli yapmıştı. Bir adım attığında ayakları yere tam basmıyor, ama elleri, avını yakalamak için tetikteydi. Lidya, kollarıyla karnını hafifçe sarmıştı; bu, hem kendini koruma refleksi hem de içindeki küçücük hayatı saklama içgüdüsüydü. Gözlerini ondan ayırmıyor, geri adım atmıyordu. "Beni hâlâ anlamadın mı?" dedi Timur, sesi hem yavaş hem de uğursuz bir tonda. "Kimse bana hayır diyemez." Lidya’nın kaşları çatıldı. "Zorla hiçbir şey yapamazsın." Bu söz, Timur’un içinde patlayan bir fitil gibi oldu. İleri atıldı, bir eliyle Lidya’nın bileğini kavrayıp diğer eliyle omzunu bastırarak onu yere itti. Sert tahta zemine düşen Lidya’nın dirseği acıyla sızlad

