Geceye Doğmuş
Kitap-kafenin arka kısmındaki loş bölüme geçtiğimde, sadece yalnız kalmak istiyordum. Uzun zamandır kalabalık yalnızlıkların içinde öylesine nefessiz kalmıştım ki... İhtiyacım olan tek şey sade, yalın yalnızlıktı...
Raflar ikinci el kitaplarla doluydu ama köşedeki küçük bar tezgâhı, geceleri başka bir hayat başlatıyordu. Burası benim gibi hayatın tekdüzesinden kaçmak isteyenler için bohem bir sığınaktı, tek bir ince nüansla: İnsanlar burada romanları değil, birbirlerinin hikâyelerini okuyordu.
İçeri girer girmez boğuk bir müzik karşıladı beni. Alkol servisi aslında “gizli”ydi ama garsonlar göz kırpar gibi sunuyordu menüyü.
“Sakin ama tok bir tat,” dedim tezgahtaki kadına. Kadın gülümsedi, başını hafifçe eğdi. Uzun süre göz teması kurmamıştı, benim de işime gelmişti doğrusu. Öyle yorgundum ki ve tek kelimeyle insanlarla uğraşmaktan öylesine bıkmıştım ki...
Kafamda günün ağırlığı vardı. İş yerindeki sunumum çakılmış, annem her zamanki gibi telefonla baskı kurmuştu:
“Hayatın ne olacak böyle Lara?”
Üstüne başarısız bir tanışma buluşması… Hayat 20'lerden çok 30'lara yaklaştığınızda neden böyle eğri bir yokuşa benzemeye başlıyordu ki? Ne içsem, ne okusam, ne yapsam boş geliyordu. Sanki yapacağım her şey yaptıklarımın bir tekrarı, replikasıydı.
İçkimi beklerken gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımdaki ağırlıkla göz yuvarlarım yanmaya başladı. Zonklayan gözlerime kafa sesim eşlik edince, her şey katlanılamaz bir hal alıyordu. Burun kemerime parmaklarımı yerleştirip sıktım, bu sanki tüm ağrıyı alıp uzaklaştıracakmış gibi boş bir inancım vardı nedense. İnsanlar ve boş inançları...
Kafamda susmayan sesleri susturmaya çalıştım. O sırada içki önümde belirdi ama bar görevlisi görünürde yoktu. Sağ tarafıma döndüğümde onu gördüm. Mira.
Soluk, porselen gibi bir cilt. Zümrüt gözleri parladı. Saçları açık ve düzensizdi ama rahatsız değil, özgür görünüyordu. Kitap raflarına dayanmıştı, bir elinde küçük bir kitap, diğerinde benim içkim.
“Zor bir gündü, değil mi?” dedi.
Ne klişe ama... Gözlerimi devirmekten kendimi zorla alıkoyarken bir an için duraksadım ama sonra gülümsedim.
“Kolay gün mü kaldı ki?”
Başını beni bakışlarıyla ölçüp biçer gibi yana eğdi.
“Cevabın içinde kaçış var. Güzel.”
Yutkundum. “Aslında..."
Sözlerimi bölerek göz kırptı,
"Kendinden nereye kadar kaçabilirsin ki?"
Sözümün kesilmesinden hoşlanmazdım, bu itici kadına gözlerimi devirerek her bir hecenin üzerine basa basa:
"Kaçmak değil. Sadece yoruldum. Koşuyorum, ama sanki hep aynı yere dönüyorum.”
“Bazen o yere dönmek, büyümektir,” dedi sükunetle Mira. Gözleri karanlıktı ama içlerinde kızıl alevlerin harlandığı bir devinim vardı. İçimden geçenleri okuyormuş gibi bakıyordu.
İçkiyi uzattı. “Kusura bakma, senin siparişin bu değildi ama bu gece senin gibi biri daha hafif bir şey içmemeli diye düşündüm.”
“Ne bu?” dedim, bir yudum almadan.
“White Negroni. Acı ama uyandırıcı,” dedi.
Bir yudum aldım. Sertti. Neredeyse uyarıcıydı. Sanki alkol değil, cevap içeriyordu. İhtiyacım olan şey diye mırıldanırken gecenin sonunu bardağın içindeki beyaz sıvının yansımasında görebiliyordum. Yine de göz göre göre devam ettim.
“Ben Mira,” dedi. “Hayatım boyunca insanlar içimi göremedi. Ama sen... Doğrusu meraklısın.”
“Lara,” dedim. “Meraktan ziyade... belki bir tür delilik.”
Mira güldü. “Delilik, sezgilerin özgürce konuştuğu anlarda başlar.”
Birden ayağa kalktı. “Buradan çıkalım. Havası çok ağır. Bir kavanoza tıkıştırılmış tırtıl gibi hissediyorum”
“Gitmeden hesap...” dedim ama cümleyi bitirmeme gerek kalmadı.
“Ben hallettim,” dedi. “Seni davet ettim, bu gece seninle yürümek istiyorum. Tabi sen de istersen...”
Şaşkındım ama bir itiraz çıkmadı ağzımdan. İçim, ondan gelen sıcaklığa teslim olmuştu bile. Ruhlarımız bizden önce konuşuyor birleşiyordu sanki...
Sokaklar sessizdi. Eski şehrin taş kaldırımları, ayak seslerimizin gürültüsünden bahse varım rahatsız oluyordu. Tuzlu deniz kokusu burnuma çalındığında, nereye gittiğimizi anladım: limana yakın, taş evlerin olduğu eski mahalleye... O mahalleyi severdim, ruhu vardı...
Küçük, gri taşlı bir binanın kapısını açtı Mira. İçerisi yumuşak tütsü kokuyordu. Kitaplar, eski plaklar, ve pencere kenarında sarkan yarı yarıya olmuş bir zeytin dalı... Pencereden içeri giren tuzlu suyun tadını almış rüzgar tütsüye karışarak burnumu gıdıkladı. Bu bir ev değil de zaman kapsülüydü gibiydi.
“Yıllar önce burada başka biriyle yaşadım,” dedi. “Onu sevdim, çok... Kelimelerin yetmeyeceği kadar. Belki o da beni sevmişti, en azından kendi Ama insanlar kalmaz. O da kalmadı.”
Ne diyeceğimi bilemedim. İçimde bir ağrı oluştu, nedeni belirsiz.
“Bir daha âşık olmadın mı?” dedim.
Cevap kısa sürdü: “Oldum. Ama aynı şey değildi. Kimseyi iki kere aynı şekilde sevmiyoruz zaten.”
Mutfakta içkileri kendisi yaptı. Ben onu izledim. Ellerinin dansı, kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. Kadehleri alıp pencerenin yanına geçti. Pencereyi açtı, dışarının esintisi içeri doldu.
Deniz uzakta parlıyordu. Gökyüzünde parlak bir dolunay.
“Bak,” dedi. “Ben Mira’yım. Herkes bana bakar ama hiç kimse olduğum gibi görmez.”
“Sana baktım,” dedim. “Ve gördüm.”
Yanıma geldi. Yavaşça elimi tuttu. Sadece tuttu. Öpüşmedik. Sarılmadık. Ama bedenim onun varlığıyla sarmalanmış gibiydi.
“Bu gece uzun,” dedi fısıltıyla. “Hazır mısın Lara?”
“Evet,” dedim. “Hazırım.”
Uyudum mu, transa mı geçtim bilmiyorum. Sabah olduğunda yalnızdım. Ev hâlâ oradaydı. Bardaklar da. Ama Mira gitmişti.
Masanın üzerinde bir not:
“Bazı insanlar sabaha doğar, bazıları geceye. Sen sabahsın Lara. Ben geceydim. Ama seni görünce biraz aydınlandım. Bu yüzden gitmeliydim. – Mira”