Göz kapaklarımı ağır ağır araladım. Güneş çoktan doğmuştu. Komodinin üzerindeki saate baktığımıda saatin 7 olduğunu gördüm.
Bugün… Bugün sıradan bir gün değildi.
Bugün benim düğün günümdü.
İçimde garip bir boşluk vardı. Ne heyecan, ne mutluluk, ne de korku… Sadece koca bir boşluk.
Yatağın içinde doğrulurken, vücudumun her zerresinde ağırlık hissediyordum. Sanki saatlerce çalışmışım gibi yorgundum ama bu fiziksel bir yorgunluk değildi. Zihnim ağırdı, düşüncelerim karmakarışıktı. Biraz olsun kendime gelebilmek için yataktan kalktım ve banyoya yöneldim. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde, büyük aynada kendimle göz göze geldim.
Gözlerimin altı hafif morarmıştı. Uykusuzluk ve stres…
Bir anlığına gözlerimi kaçırdım. Sıcak bir duş almak bana iyi gelecekti.
Duşakabininin kapısını açıp suyu açtım. Sıcak su, önce tenime dokundu, ardından saçlarıma ve omuzlarıma aktı. Gözlerimi kapattım. Suyun damlaları vücudumdan süzülürken, tüm kaslarım yavaş yavaş gevşedi. Buraya geldiğimden beri belki de ilk defa gerçekten rahatlıyordum. Ama bu bile yetmiyordu. Gözlerim küvete kaydı. Şu an ihtiyacım olan şey tam olarak buydu.
Duşakabinden çıkıp küvete ilerledim. İçini sıcak suyla doldurup biraz köpük ekledim. Köpükler suyun üzerinde hızla yayılırken, lavanta ve vanilya kokusu banyoyu sardı. Birkaç adım atıp yavaşça suya girdim. Sıcak su vücudumu sararken, başımı geriye yaslayıp derin bir nefes aldım.
İşte şimdi…
İşte şimdi gerçekten huzurlu hissediyordum. Banyodaki ışık loştu, köpükler üzerimi örtmüştü ve suyun ılık dokusu beni rahatlatıyordu. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Bugünü…
Düğünü…
Barlas’ı…
Ama kaçış kısa sürdü.
Gözlerimi kapattığımda bile zihnimde tek bir gerçek yankılanıyordu.
Bugün evleniyorum.
Bir adamla.
Üstelik onunla bir ömür geçirmeye razı olup olmadığım bile sorulmadan. Gözlerimi hızla açtım. Nefes alıp verdim.
Bugün hiçbir şey düşünmeyecektim.
Düşünsem ne değişirdi ki?
Hayatım hakkında karar verecek tek bir kişi vardı ve o da çoktan kararını vermişti. Benim yapabileceğim tek şey… akışına bırakmaktı.
Uzun bir süre sıcak suyun içinde kaldım. Suyun tenimde bıraktığı hissi, lavanta kokusunun zihnimi sakinleştirmesini, köpüklerin yumuşak dokunuşunu…
Ama sonsuza kadar burada kalamazdım. Derin bir nefes alarak doğruldum ve duşun altına geçip üzerimde kalan köpükleri temizledim. Su, vücudumdaki her damlayı alıp giderken, sanki bütün kaygılarımı da götürüyormuş gibi bir anlık bir yanılsamaya kapıldım.
Duşu kapatıp havluyu aldım ve vücuduma sardım. Tam üzerimi giyinmek için dolaba yönelmiştim ki yanıma kıyafet almadığımı fark ettim.
Burada kimse yoktu, değil mi?
Kimse beni böyle görmezdi.
Sadece hızlıca odama gidip kıyafetlerimi alıp geri dönecektim.
Havluyu biraz daha sıkarak derin bir nefes aldım ve kapıyı araladım. Odaya bir adım attığım sırada odanın kapısı da açıldı ve içeriye Barlas girdi.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
İçgüdüsel olarak havluyu biraz daha sıktım, vücudumu örtmeye çalıştım ama zaten üzerimdeki havlu dizlerimin biraz yukarısına kadar anca geliyordu. Banyodan yeni çıkmıştım, saçlarım hala ıslaktı ve tenim buhardan hafifçe kızarmıştı. Gözlerim Barlas’a kilitlenmişti. O ise beni baştan aşağı süzdü. Yüzünde hiçbir duygu yoktu.
Ne şaşkınlık…
Ne memnuniyet…
Ne de öfke…
Beni süzdü ama tek kelime etmedi.
Ben de edemedim.
Sanki sesim boğazıma kaçmıştı, tek bir kelime bile çıkaramıyordum. Barlas’ın yüzü hâlâ ifadesizdi. Derken gözlerini gözlerime kaldırdı ve soğuk bir sesle konuştu.
“Üstünü giyin, kahvaltıya in.”
Hepsi bu.
Sadece iki cümle kurdu.
Sonra hiçbir şey söylemeden geri döndü ve kapıyı arkasından kapatarak çıktı.
Ama ben… ben olduğum yerde kalakaldım.
Bir süre nefesimi tuttuğumu fark ettim. Derin bir soluk aldım. Sonra hızla banyoya geri döndüm. Arkamdan biri gelmediğinden emin olmak için kapıyı kilitledim ve lavabonun kenarına tutunarak aynaya baktım. Yüzüm tamamen kızarmıştı. Ama buhar yüzünden mi, utançtan mı bilmiyordum.
Barlas az önce… beni böyle görmüştü.
Gözlerini kaçırmamıştı. Beni süzmüştü ama hiçbir şey söylememişti. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Kendi kendime “Sakin ol” diye fısıldadım.
Hızla banyodan çıkıp dolabımın önüne gittim, iç çamaşırlarımla birlikte sade bir pijama takımı aldım. Tekrar bir yakalanma ihtimalini kaldırabilecek durumda değildim. Banyoda hızla giyinip saçlarımı hafifçe taradım. Sonra derin bir nefes alarak odadan çıktım.
Aşağıya indiğimde, düşündüğüm gibi Barlas çoktan kahvaltı masasında oturuyordu. Sessizce ona doğru ilerledim ve masadaki sandalyelerden birine oturdum. Beni fark etmişti ama hiçbir şey söylemedi.
Ve biz… düğün günümüzün sabahında, gergin bir sessizlik içinde kahvaltımızı yapmaya başladık.
Sessizlik…
Masada sadece çatalın porselene hafifçe çarpan sesi ve kahve fincanlarının masaya bırakılışındaki tını yankılanıyordu. Ben ise karşımda oturan adama bakmamaya özen göstererek, tabaktaki yiyeceklerle oyalanıyordum.
Bugün benim düğün günümdü…
Bunu düşündüğüm her saniye midemde garip bir sıkışma hissediyordum. Ama normalde bir gelinin düğün sabahı nasıl olurdu? Heyecanla uyanır, hazırlıklara koşar, belki ailesiyle kahvaltı yapar, düğünle ilgili detayları konuşurdu.
Bense burada, bir köşeye oturmuş, sessizce kahvaltı yapıyordum.
Telaş, heyecan, neşe…
Hiçbiri yoktu.
Çünkü benim için her şey zaten çoktan planlanmıştı. Bana sorulmadan. Benden bir şey beklenmeden. Ben sadece hazırlanacak ve nikâh masasına oturacaktım.
Barlas, bileğindeki saate göz attığında irkilmeden edemedim. Birkaç saniye sonra sandalyeden kalktı.
Ben de onunla aynı anda ayağa kalktım.
"Şirkete geçiyorum."
Bir an ne dediğini tam olarak anlayamadım.
Şirket mi?
Düğün günü?
Şaşkınlıkla ona baktım.
Düğün gününde bile çalışıyor muydu gerçekten?
Bu adam…
Gerçekten hiçbir şeyi umursamıyordu. Kaşlarım istemsizce hafifçe kalktı ama konuşmadım. Sadece ona baktım. Sanırım bu bakışlarım bile fazla olmuştu. Çünkü Barlas birkaç adımda yanıma gelmişti. Öylece kalakaldım. Aramızdaki mesafe bir anda kapanmıştı.
Yakınlığı…
Nefesimi kesmişti.
Gözlerimi hızla aşağıya indirdim. Onunla göz göze gelmek istemiyordum.
Barlas’ın bakışları hep sertti ,hep soğuk, ürpertici ve derin. Bir şeyleri anlatıyor gibiydi ama neyi anlatmaya çalıştığını asla çözemiyordum. Onun yanında olduğum her an tetikteydim.
Daha ne kadar yaklaşabilirdi ki?
Bu sorunun cevabını çok geçmeden aldım. Barlas aniden eğildi. Yanaklarımda sıcak nefesini hissettim. Tüm vücudum buz keserken, kanım aynı anda deli gibi akıyordu.
Kalbim öyle güçlü atıyordu ki göğsümden çıkacak gibi hissediyordum. Tüylerim diken diken olmuştu. Nefes almayı unutmuş gibiydim.
"Düğünün için hazırlan."
Sesi…
Sakindi.
Ama öyle bir sakinlikti ki, içinde fırtınalar saklıydı sanki. İçimdeki huzursuzluk, bu kadar basit bir cümleyle bile büyüyordu. Ona bakamıyordum. Ona bakmak istemiyordum.
Ama Barlas, benden bir tepki bekliyormuş gibi hareket etmiyordu. Sadece orada duruyor beni izliyordu. Gözlerimi yüzümde hissettiğim her an, nefes almak daha da zorlaşıyordu.
Sonra aniden…
Sesi yine duyuldu.
"Saçlarını bir an önce kurut. Hasta olmanı istemem."
Onun için hasta olmamam mı önemliydi?
Yoksa hastayken zayıf düşecek olmam mı?
Kelimelerin altında bir anlam aramaktan yorulmuştum ama duramıyordum. Baktığım tek yer, tabaktaki kahvaltı kırıntılarıydı.
O kadar yakından ki…
Sanki hareketlerimi, tepkilerimi ölçüyormuş gibiydi.
Hızla nefes alıp verdim.
Ama ciğerlerime hava dolmuyordu sanki. Barlas birkaç saniye daha öylece durdu. Sonra hafifçe geri çekildi. Onun benden uzaklaşmasıyla, bedenime bir sıcaklık yayıldı.
Rahatlamıştım.
Beni nefessiz bırakan baskı, üzerimden kalkmış gibiydi. Sonunda derin bir nefes alabildim. Barlas ise hiçbir şey olmamış gibi döndü ve odadan çıktı.
Ben ise…
Donup kalmıştım.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Bedenim buz gibiydi ama yanaklarım alev alev yanıyordu. Bu adamın varlığı, planladığım her şeyi bozuyordu.
Saatler ilerledikçe, etrafımdaki telaş giderek artıyordu. Evdeki herkes hummalı bir şekilde bir şeyler yapıyordu ama ben o telaşın bir parçası değildim. Sanki ben burada yokmuşum gibi hareket ediyorlardı. Hizmetçiler hızla odalar arasında gidip geliyor, diğerleri son kontrolleri yapıyordu. Ev, normal günlerden farklıydı; her şey daha hareketli, daha gergindi. Ama kimse bana bir şey sormuyordu. Her şey çoktan planlanmıştı ve benim fikrim kimsenin umurunda değildi.
İçimde garip bir ağırlık vardı. Kendi düğünümde her şeyi seyirci gibi izlemek… Bu düşünce içimi burkuyordu ama buna bile fazla takılacak hâlde değildim. Çünkü kafamın içinde çok daha büyük sorular vardı. Nikahın nasıl geçeceği, orada beni nelerin beklediği… Ama en önemlisi, bundan sonra hayatımın nasıl olacağı.
Düşüncelerim arasında kaybolmuşken, aniden önümde duran bir çift siyah ayakkabı fark ettim. Başımı kaldırdığımda, Barlas’ın adamlarından birini karşımda buldum. Sert ve ifadesiz yüzüyle bana bakıyordu.
"Selen Hanım artık çıkmamız gerekiyor." dedi, sesi her zamanki gibi soğuktu.
Derin bir nefes aldım, sonra usulca başımı salladım. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Bu nikahı istemiyordum, bu hayatı seçmemiştim ama artık önümde sadece tek bir yol vardı: devam etmek.
Ayaklarım beni zorla da olsa kapıya taşıdı. Kapının önüne geldiğimde, dışarıda bekleyen arabaları gördüm. Barlas’ın adamları çoktan hazırdı. Gözlerimi kaçırarak yürüdüm ve siyah camlı arabanın arka koltuğuna oturdum. İçim sıkışıyordu. Araç hareket ettiğinde, pencereye yaslanıp dışarıya baktım.
Burası, buradaki her şey artık geçmişte kalıyordu. Ama önümde nasıl bir gelecek olduğunu bilmiyordum. Bu belirsizlik, içimi en çok sıkan şeydi.
Uzun süren bir yolculuğun ardından, sonunda otele varmıştık. Camdan dışarı baktığımda, etrafta tek bir kuşun bile uçmadığını fark ettim. Normalde böylesine büyük, gösterişli bir otelin önünde kalabalık insan grupları, lüks arabalar, basın mensupları olurdu. Ama burası tamamen boştu. Koskoca otel, ünlü iş adamı Barlas için kapatılmıştı. Sadece siyah takım elbiseli adamlar vardı. Hepsi aynıydı; sert yüzler, dikkatli bakışlar ve keskin bir disiplin.
Barlas’ın adamları, etrafımı adeta canlı bir kalkan gibi sararak beni otelin içine kadar götürdüler. İçeriye adım attığım anda ortamın değiştiğini hissettim. Çalışanlar büyük bir telaş içindeydi. Kimisi odaları kontrol ediyor, kimisi son hazırlıkları yapıyordu. Ben ise bir gölge gibi yürüyordum onların arasında. Beni fark ettiklerinde, panikle yanıma koştular. "Buyurun Selen Hanım, sizi hazırlık odasına götürelim." dediler aceleyle.
Asansöre bindik ve en üst kata çıktık. Kapı açıldığında, adeta bir kral dairesine adım attığımı anladım. Oda devasa büyüklükteydi, her köşesi özenle tasarlanmıştı. Büyük kristal avizeler, ipek perdeler, altın işlemeli mobilyalar… Ama bu ihtişamın içinde kaybolan bendim.
İçerideki çalışanlar o kadar meşguldü ki, bir süre varlığımı fark etmediler. Kimisi kıyafetleri kontrol ediyor, kimisi makyaj malzemelerini yerleştiriyordu. En sonunda biri göz ucuyla beni fark etti ve hızla yanıma gelip özür dileyerek hazırlıklara başladı.
Saatler süren titiz bir çalışmanın ardından, saçlarım mükemmel bir şekilde şekillendirilmişti. Ardından makyaj geldi. Aynadaki yansımama baktıkça, kendimi tanıyamadım. Bana bakan kişi ben değildim.
Ve gelinlik… Üzerime geçirdiğimde, sanki gerçek dünyadan kopup bambaşka bir masalın içine düşmüştüm. Beyaz, ipekten yapılmış, zarif işlemelerle süslenmiş bir gelinlik. Üzerindeki el işçiliği o kadar detaylıydı ki, her bir dikişin, her bir desenin özel olarak yapıldığı belliydi. Uzun kuyruğu ve ince tül duvağı, bana olduğumdan daha narin, daha kırılgan bir hava katıyordu. Ama ne kadar güzel görünürsem görüneyim, içimdeki hayal kırıklığı yüzümden silinmemişti.
Sonunda hazırlıklar tamamlandı ve içerideki herkes işini bitirip yavaşça odadan çıkmaya başladı. Oda sessizleştiğinde, artık yalnız olduğumu anladım. Aynada kendime bakarken, içimde garip bir boşluk vardı.
Arkamdan gelen hafif bir hareketi hissettim. Aynadan bakışlarımı çekip başımı çevirdiğimde, karşımda Barlas’ı buldum.
Nefesim aniden kesildi.
Onu burada beklemiyordum. Hem de böyle bir anda.
Beni baştan aşağı süzerken gözlerindeki anlamı çözmeye çalışıyordum. Soğuk bakışları hiç değişmemişti ama içinde bir şeyler saklıyor gibiydi. Yanıma doğru yaklaşırken elimde tuttuğum çiçek buketini fark etmeden daha sıkı kavradım.
Sonra, elinde siyah küçük bir kutu olduğunu fark ettim. Bakışlarım istemsizce oraya kaydı. Barlas tam karşıma geldiğinde, kutuyu açtı.
Ve içindeki yüzük beni olduğu yerde dondurdu.
Bu, sıradan bir yüzük değildi. Parıltısı, işçiliği, üzerindeki taşın berraklığı… Bu, dünyadaki en pahalı mücevherlerden biri olmalıydı. Büyük bir elmas, etrafı ince altın detaylarla süslenmiş ve her açıdan mükemmel görünen bir yüzük. Ona bakarken nefesimi bile tutmuştum.
Barlas, elini bana doğru uzattı.
İçimde hafif bir ürperti hissettim. Elim titrerken yavaşça ona uzattım. O ise hiç acele etmeden, dikkatlice yüzüğü parmağıma geçirdi.
Bu yüzük, benim ona ait olduğumu gösteren bir işaretti. Sonra, elimi nazikçe tutup dudaklarına götürdü.
Elimin üzerine hafif bir öpücük bıraktığında, içimde istemsiz bir ürperti oluştu. Kalbim hızla atıyordu ama nedenini bilmiyordum. Bu hareketinde bir sahiplenme vardı. Kaçamayacağımı, buraya ait olduğumu hissettiren bir şey…
Barlas elini iç cebine götürdüğünde, ikinci bir kutu çıkardı.
Kutuyu açtığında, içindeki kolye beni adeta büyüledi.
Bu, bugüne kadar gördüğüm en ihtişamlı kolyeydi. Saf pırlantalardan oluşan, zarif bir tasarıma sahipti. Her bir taşı, ışık vurdukça farklı bir parıltıyla yansıyordu. Ortasında ise nadir bulunan bir safir taşı vardı. Kolyenin her detayı özenle işlenmişti. Gerçekten de, dünyadaki en değerli mücevherlerden biri olmalıydı.
Barlas, yavaşça kolyeyi kutusundan çıkardı. Ne yapmak istediğini anlayınca arkamı döndüm. Ellerim yanlarımda sıkılı dururken, onun bana yaklaşmasını bekledim. Boynuma doğru uzanıp kolyeyi takarken, aynadan yansımamı gördüm.
İkimiz… Aynı karede…
Barlas, neredeyse benim iki katım kadar duruyordu. Gözleri, soğuk ama dikkatliydi. Büyük bir ciddiyetle kolyeyi boynuma yerleştirirken, omuzlarımdan belime doğru inen ellerini hissettim.
İçimde bir şeyler kımıldandı.
Nefes almayı bile unutmuş gibiydim.
Aynada göz göze geldiğimizde, midemde garip bir sıkışma hissettim. Ama Barlas hiç bozmadı o ifadesini. Yüzüme doğru hafifçe eğildi.
"Çok güzelsin." dedi, sesi her zamanki gibi derindi.
Sonra, beklenmedik bir şey yaptı.
Kulağımın hemen altına küçük bir öpücük bıraktığında tüylerim diken diken olmuştu.
Barlas, hafifçe geri çekildiğinde yüzümün ne halde olduğunu bilmiyordum ama içimde bir şeyler karmakarışıktı.
"Sana bir sürprizim var." dedi.
Şaşkınlıkla gözlerimi ona kaldırdım.
Devamı da mı vardı?
Elini kaldırıp kapıya doğru işaret ettiğinde kapı açıldı ve o an nefesim kesildi.
Gözlerim kocaman açıldı, kalbim hızlandı.
Çünkü karşımda, en son ne zaman göreceğimi bilmediğim iki kişi duruyordu.