Kovuk’un arka bahçesi çamur içindeydi.
Yağmur toprağı ağırlaştırmıştı. Uzaktaki tepelerin üstüne gri sis çökmüş, gece yavaş yavaş vadinin içine dolmaya başlamıştı.
Yula eski ahşap çitin yanında duruyordu.
Kollarını göğsünde bağlamıştı. İnce hırkası yağmurdan tamamen ıslanmıştı ama içeri dönmüyordu.
Soğuğu hissediyordu.
Ama bu hoşuna gidiyordu.
Soğuk…
onu gerçek dünyaya bağlı tutuyordu.
Gözlerini kapattı.
Yağmur damlaları yüzüne vurdu.
Bir anlığına yalnızca sesi dinledi.
Rüzgâr.
Ağaçlar.
Uzak gök gürültüsü.
Ve kendi kalbi.
Eskiden kalp sesleri onu sakinleştirirdi.
Şimdi bazen dönüşüm gecelerini hatırlatıyordu.
O geceyi.
Ay ışığını.
Fenrir’in nefesini.
Yula gözlerini aniden açtı.
Nefesi düzensizleşmişti.
Hayır.
Buradaydı.
Kovuk’taydı.
Güvendeydi.
Arkasından kapı sesi geldi.
Adımları duymadan kimin geldiğini anlamıştı.
Remus.
Onun kokusu farklıydı.
Eski kitaplar, yağmur ve kurt.
Yula başını çevirmedi.
Remus yanına geldiğinde birkaç saniye konuşmadı.
İkisi de sessizliği seviyordu.
Çünkü bazı insanlar sessizliğin içini doldurmak zorunda hissetmezdi.
Remus sonunda hafifçe iç çekti.
“Molly birazdan ağlamaya başlayacak.”
Yula’nın dudakları hafif kıvrıldı.
“Şimdiden başladı muhtemelen.”
“Muhtemelen.”
Kısa bir sessizlik daha oldu.
Yağmur Remus’un saçlarını alnına yapıştırmıştı. Yüzündeki eski yara izleri loş ışıkta daha belirgin görünüyordu.
Yula küçükken bu izlerden korkardı.
Şimdi o izleri görmek garip şekilde rahatlatıcı geliyordu.
Çünkü yalnız olmadığını hatırlatıyordu.
Remus ellerini cebine soktu.
“Forks.”
“Evet.”
“Hiç gitmedim.”
“Ben de.”
Remus ona baktı.
“Peki neden orası?”
Yula çite yaslandı.
Bakışları karanlık ormana kaydı.
“Çünkü kimse beni orada tanımıyor.”
Remus hemen cevap vermedi.
Yula devam etti.
“Burada insanlar bana bakınca savaş görüyor.”
Sesi sakindi.
Ama sakinliği yorgundu.
“Bazen Diagon Yolu’nda yürürken fısıldaştıklarını duyuyorum.”
Remus’un yüzü gerildi.
Yula devam etti.
“Bazıları acıyor.”
“Bazıları korkuyor.”
“Bazıları hayranlık duyuyor.”
Dudakları ince bir çizgiye dönüştü.
“Hiçbiri normal davranmıyor.”
Yağmur ağırlaştı.
Remus onu izliyordu.
Yula’nın omuzları son birkaç yılda değişmişti.
Eskiden daha hafif dururdu.
Şimdi sürekli görünmez bir ağırlık taşıyor gibiydi.
“Harry de aynı şeyi hissediyor,” dedi sonunda.
“Biliyorum.”
“Kaçmak çözüm olmayabilir.”
Yula yavaşça başını çevirdi.
Koyu yeşil gözleri doğrudan ona baktı.
“Belki de çözüm aramıyorumdur.”
Bu cevap Remus’u susturdu.
Çünkü onu anlıyordu.
Bazı yaralar iyileşmezdi.
İnsan yalnızca onlarla yaşamayı öğrenirdi.
Rüzgâr sertleşti.
Yula saçlarını kulağının arkasına itti.
“Hiç yorulmuyor musun?”
Remus kaşlarını hafif kaldırdı.
“Neyden?”
“Güçlü görünmekten.”
Remus birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra kısa bir kahkaha bıraktı.
Yorgun bir kahkaha.
“Her gün.”
Yula ilk kez gerçekten ona baktı.
Remus Lupin…
Savaştan önce bile yorgun görünürdü.
Ama artık bu yorgunluk kemiğine işlemişti.
Tonks onu hayatta tutuyordu.
Ama bazı geceler Remus’un hâlâ kendini bir canavar gibi gördüğünü Yula anlayabiliyordu.
Çünkü aynı şey kendi içinde de vardı.
Yula sessizce konuştu.
“Dolunaylarda bazen kendimi kaybediyormuşum gibi hissediyorum.”
Remus’un yüzündeki ifade değişti.
Dikkatini tamamen ona verdi.
“Ne kadar kötü?”
Yula cevap vermeden önce durdu.
Sanki kelimeleri seçiyordu.
“Eskiden dönüşüm bittikten sonra her şeyi hatırlardım.”
Yağmur damlaları kirpiklerinden süzüldü.
“Şimdi bazı parçalar eksik.”
Remus’un çenesi gerildi.
“Kimseye zarar verdin mi?”
“Hâlâ hayır.”
Hâlâ.
Bu kelime ikisinin de hoşuna gitmedi.
Yula bakışlarını kaçırdı.
“Geçen ay uyandığımda ellerimde kan vardı.”
Remus hemen doğruldu.
Yula başını salladı.
“Benim değildi. Bir geyikmiş.”
Ama sesi rahat değildi.
“Hatırlamıyorum bile.”
Sessizlik.
Uzun.
Ağır.
Sonra Remus yavaşça konuştu.
“Gitmelisin.”
Yula şaşırarak ona baktı.
“Ne?”
“Git.”
Sesi sakindi.
Kararlıydı.
“Bir süreliğine de olsa uzaklaş.”
Yula’nın gözlerinde kısa süreli şaşkınlık belirdi.
“Bunu söylemeni beklemiyordum.”
Remus hafifçe gülümsedi.
“Ben de gençken kaçtım.”
“İşe yaradı mı?”
Remus düşünmeden cevap verdi.
“Bir süreliğine.”
Sonra bakışları yumuşadı.
“Ama bazen bir süreliğine nefes almak bile yeterlidir.”
Yula uzun süre konuşmadı.
Sadece yağmuru dinledi.
Sonunda sessizce sordu:
“Korkuyor musun?”
Remus hiç yalan söylemedi.
“Evet.”
Yula gözlerini kapattı.
Bunu duymak garip şekilde iyi hissettirmişti.
Çünkü herkes korkuyordu.
Molly onun yalnız kalacağından korkuyordu.
Arthur güvende olmayacağından.
Harry kaçtığını düşünüyordu.
Hermione çökeceğinden korkuyordu.
Ama Remus…
Remus neden korktuğunu biliyordu.
Kendinden.
Bir anda zihninde başka bir gece canlandı.
Kan.
Taş.
Fenrir’in kahkahası.
> “Artık bizdensin.”
Yula’nın nefesi kesildi.
Remus hemen fark etti.
“Yula.”
Yula ellerini sıkmıştı.
Tırnakları avuç içine batıyordu.
“Onun sesini hâlâ duyuyorum.”
Sesi neredeyse fısıltıydı.
Remus’un yüzü sertleşti.
Çünkü o da duyuyordu bazen.
Grayback yalnızca beden bırakmıyordu.
Zihinde de iz bırakıyordu.
Remus yavaşça elini Yula’nın omzuna koydu.
“Dinle beni.”
Yula ona baktı.
“Sen Fenrir değilsin.”
Yağmur sessizce yağmaya devam etti.
“Hiçbir zaman olmayacaksın.”
Yula’nın gözleri birkaç saniye boyunca kırılacak gibi göründü.
Ama ağlamadı.
Artık çok nadir ağlıyordu.
Ve bu Remus’u daha çok endişelendiriyordu.