Kurtların Gecesi

784 Words
Yula sabaha karşı uyuyabildi. Ama huzurlu değildi. Rüyasında yine Hogwarts’taydı. Taş koridorlar kan kokuyordu. Yıkılmış duvarlardan duman yükseliyordu. Uzaklardan çığlıklar geliyordu. Koşuyordu. Ayaklarının altında kırılmış taşlar vardı. Birini arıyordu. Sonra bir hırıltı duydu. Derin. Hayvani. Yula durdu. Ay ışığı yıkılmış avlunun üzerine düşüyordu. Ve gölgelerin arasından Fenrir Grayback çıktı. Devasa görünüyordu. Kan içindeki dişleri sırıtıyordu. > “Kaçamazsın küçük cadı.” Yula asasını kaldırdı. Ama elleri titriyordu. Fenrir güldü. > “Artık bizdensin.” Bir anda arkasında başka sesler duyuldu. İnsan çığlıkları. Yula döndü. Fred yerdeydi. Kan vardı. Çok fazla kan. Yula nefes alamadı. “Hayır…” Fenrir’in sesi kulağının dibinde yankılandı. > “Koru onları o zaman.” Sonra acı başladı. Keskin. Yırtıcı. Dişler omzuna saplandı. Kemikleri kırılıyormuş gibi hissetti. Çığlık attı. Ve gözlerini açtı. — Kovuk sessizdi. Yula yatakta doğruldu. Nefesi düzensizdi. Ter içindeydi. Pencerenin dışında gökyüzü hâlâ karanlıktı. Kalbi çok hızlı atıyordu. Bir saniyeliğine nerede olduğunu hatırlayamadı. Hogwarts. Savaş. Kan. Sonra yavaş yavaş oda netleşti. Kovuk. Güvendeydi. Ama bedeni hâlâ alarmdaydı. Bir ses duydu. Aşağıdan. Kalp atışı. İki kişi. Hayır… Üç. Yula gözlerini kapattı. Lanet yine güçleniyordu. Eskiden bu kadar uzak mesafeden duyamazdı. Şimdi her şey çok keskindi. Çok canlı. Çok aç. Boğazı kurudu. Bir anlığına gerçekten aç olduğunu fark etti. Bu düşünce midesini bulandırdı. Yula yataktan hızla kalktı. Ellerini lavaboya dayadı. Nefes al. Nefes al. Nefes al. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin içindeki yeşil renk normalden daha koyuydu. Neredeyse vahşi görünüyordu. Yula aniden musluğu açtı. Soğuk suyu yüzüne çarptı. Kontrol. Kontrolü kaybetmeyecekti. Asla. Kapıya hafif bir tıklama geldi. Yula dondu. Sonra Remus’un sesi duyuldu. “Yula?” Yula birkaç saniye cevap veremedi. Çünkü Remus’un kokusunu alabiliyordu. Kurt. Yağmur. Eski yara izleri. Ve kan. Hayır. Kan değil. İnsan. Ama içindeki kurt farkı biliyordu. Yula gözlerini kapattı. Kendinden nefret ettiği anlardan biri buydu. “İyiyim,” dedi sonunda. Yalan. Remus anlamıştı. Kapı açıldı. Remus içeri girdiğinde yüzündeki ifade hemen değişti. Yula’nın nefesini. Gerginliğini. Gözlerini gördü. Remus sessizce kapıyı kapattı. “Kabus?” Yula başını salladı. Konuşmak istemiyordu. Remus birkaç saniye onu izledi. Sonra çok sakin bir sesle konuştu. “Ne kadar kötü?” Yula dudaklarını sıktı. Söylemek istemiyordu. Çünkü söylemek gerçek yapıyordu. Ama Remus bekledi. Yargılamadan. Korkmadan. Sonunda Yula sessizce konuştu. “Seni duyabiliyorum.” Remus kaşlarını hafif çattı. “Şu anda mı?” Yula başını salladı. “Kalbini.” Sessizlik. “Alt kattakileri de.” Remus’un yüzü sertleşti. Çünkü bu normal değildi. Dönüşüm yaklaşırken duyular güçlenirdi evet. Ama bu kadar değil. Yula ellerini sıktı. “Aç hissediyorum.” Bu kelimeyi söylemek bile onu hasta etmişti. Remus hemen cevap verdi. “Kimseye zarar vermeyeceksin.” “Bunu bilmiyorsun.” “Biliyorum.” Sesi sertleşmişti bu kez. Kararlı. “Çünkü yıllardır buna direniyorsun.” Yula gözlerini kaçırdı. “Ya bir gün yetmezse?” Remus sustu. Çünkü bunun cevabını kimse bilmiyordu. Yula aniden güldü. Kısa. Acı bir gülüş. “Harika değil mi?” Remus dikkatlice baktı ona. “Savaş bittikten sonra insanların benden korkmayı bırakacağını sanmıştım.” Bakışları pencereye kaydı. “Şimdi ben kendimden korkuyorum.” Bu cümle odanın içinde ağırlaştı. Remus yavaşça yatağın kenarına oturdu. Bir süre konuşmadı. Sonra sessizce dedi ki: “İlk dönüşümümden sonra üç gün boyunca aynaya bakamamıştım.” Yula başını kaldırdı. Remus’un sesi sakindi. Ama geçmişin ağırlığı hissediliyordu. “Babam kapının dışında nöbet tutuyordu.” Yula dikkatlice dinliyordu. “Annem ağlıyordu.” Kısa bir sessizlik. “Ben ise onların haklı olduğunu düşünüyordum.” Yula’nın boğazı düğümlendi. Çünkü o hissi biliyordu. Remus ona baktı. “Sonra bir gün Dumbledore bana şunu söyledi.” Yüzünde hafif, yorgun bir gülümseme oluştu. > “İnsan olduğuna karar veren şey acın değil, seçimlerindir.” Oda sessizleşti. Yağmur cama vuruyordu. Yula uzun süre konuşmadı. Sonra çok sessiz şekilde sordu: “Hiç geçmedi değil mi?” Remus dürüstçe cevap verdi. “Hayır.” Yula gözlerini kapattı. Bunu bekliyordu zaten. Ama Remus devam etti. “Yalnızca taşımayı öğreniyorsun.” Sonra hafifçe ekledi: “Ve bazen biri yükün bir kısmını taşıyor.” Yula istemsizce ona baktı. Remus’un yüzünde küçük bir gülümseme vardı. “Aile bunun içindir.” Yula’nın göğsü sıkıştı. Aile. Bu kelime hâlâ bazen yabancı geliyordu. Çünkü gerçek ailesi onu bırakmıştı. Ama Weasleyler… Bir anlığına sekiz yaşındaki halini gördü. Kovuk’un kapısında duran küçük kız. Elinde küçücük bir bavul. Korkmuş. Sessiz. Molly kapıyı açmıştı. Ve hiçbir soru sormadan onu kucaklamıştı. Yula’nın gözleri hafif doldu. Ama ağlamadı. Yalnızca yavaşça başını salladı. Remus onu biraz daha izledi. Sonra ayağa kalktı. Kapıya yönelirken durdu. “Bu arada,” dedi sakin şekilde. Yula baktı. “Amerika’ya gitmeden önce sana bir şey göstereceğim.” “Ne?” Remus’un yüzünde garip bir ifade vardı. Nostaljik. Yorgun. Belki biraz hüzünlü. “İlk saklandığım yeri.” Yula şaşırdı. Remus hafifçe omuz silkti. “Bir kurt bazen başka bir kurdun nasıl hayatta kaldığını bilmek ister diye düşündüm.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD