2- Haşin Kadir Ağa 🔥

1460 Words
Odada bir telaş vardı. Nazlı aynanın karşısına geçmiş, ince ince sürmelerini çekiyor, dudaklarına hafif bir ruj sürüyordu. Onu öyle izlerken, kendi halime baktım. Saçlarım gelişigüzel toplanmış, üzerimde solgun renkli bir entari vardı. Aynada kendimi gördüğümde, gözlerim bana donuk bir şekilde geri bakıyordu. Ne kadar özensizdim. Oysa Nazlı’nın teni ışıl ışıldı, dudakları kıpkırmızı parlıyordu. Sanki o oda, o ayna, o ışık onun için vardı. Ben sadece bir gölgeydim. Nazlı en sonunda aynadan bana döndü. “Hazırım,” dedi yüksek bir sesle. Çevresine bir kez daha bakıp, kollarını iki yana açtı. “Nasıl görünüyorum, Leyla?” Sesinde bir gurur vardı. Bir meydan okuma gibi değildi belki ama içten içe biliyordum ki, cevabımı duymak için değil, hayranlığımı görmek için sormuştu. Benim gözlerimden onay almak ona ayrı bir haz veriyordu. Gözlerimi ondan ayırmadan, kısık bir sesle, “Güzel görünüyorsun, abla,” dedim. Nazlı dudaklarını kıvırarak güldü. O gülüşün içinde zafer vardı. “Görüyorsun değil mi?” dedi. “Köyün ağası bile benimle evlenmek istiyor. Ah! Ulan ah!” Başını geriye attı, kendi güzelliğinin tadını çıkarır gibi. O an içimde bir şey düğümlendi. Ses etmedim, sadece ona baktım. Ellerim kucağımda sıkılıp duruyordu. Düşüncelerim darmadağın olmuştu. “Kadir Ağa,” dedi. “Çok yakışıklı, onu birkaç kez gördüm.” “Hım…” dedim. “Onun karısı olacağım. Her gece altına yatıp ona zevkler vereceğim.” Midem bulanıyordu. Kapı aralandı, annem başını içeriye uzattı. “Hadi kızlar,” dedi sabırsız bir sesle. “Artık çıkın odadan. Birazdan gelecekler.” Nazlı hemen aynadan uzaklaştı, elbiselerini düzelterek annemin peşinden çıktı. Ben ise yerimden kalkmak istemedim. İçimde garip bir his vardı. Ayağa kalktığımda, ayaklarım beni taşımıyor gibiydi. Sanki o evde bana yer yoktu. Bir köşeye bile sığamıyor gibiydim. Ne bir oda bana aitti, ne de bir bakış. Her şey başkaları için kurulmuştu, ben sadece izleyendim. Yavaş adımlarla dışarı çıktım, koridorun duvarına yaslandım. İçeride kahkahalar, heyecanlı sesler yankılanıyordu. Ben ise gölgede kalmış gibiydim. Birden kapı çaldı. Herkes bir an sessizleşti. Nazlı fırlayıp gitti, ayak seslerini duydum. Ben yine kenarda bekledim. Kalbim tuhaf bir şekilde çarpıyordu. Kapı açıldı. İçeriye iri yapılı, düzgün giyimli bir adam girdi. Elinde kocaman bir buket vardı, kıpkırmızı güllerden yapılmıştı. Onu birkaç kez görmüştüm. Köyde herkesin “Kadir Ağa” diye bahsettiği, saygıyla söz ettiği adam karşımdaydı. Gözlerim istemsizce ona kilitlendi. Yüzü sertti, bakışları keskin. Yakışıklıydı, evet, çok da yakışıklıydı. Ama o güzelliğin ardında buz gibi bir soğukluk vardı. İçeri adımını atarken bir “Merhaba” dedi, sesi tok ve mesafeli geldi. Nazlı hemen gülerek yanına koştu, buketi kaptı. “Ne kadar güzel!” diye sevinçle bağırdı. Annem de hemen öne çıktı. “Hoş geldiniz, Kadir Ağa,” dedi saygıyla. Kadir ise başıyla hafifçe selam verdi, gözleri kısa süreliğine etrafı taradı. O bakışın içine ben de girdim mi bilmiyorum. Bana hiç bakmamış gibiydi. Arkasından bir kadın girdi. Başında ipek bir örtü, üzerinde işlemeli şalvarlar vardı. Sanki yürüdüğü yerde otorite bırakıyordu. Yüzü sert ama bir o kadar da asildi. “Merhaba,” dedi. Ben ise köşeye oturdum, ellerimi birbirine kenetlemiş, kimseye görünmek istemiyordum. Kadir’in yüzüne tekrar bakmaya cesaret ettim. Soğuktu, çok soğuktu. Nazlı’ya bile fazla yaklaşmıyordu. Onun gülüşüne karşılık vermedi, sadece kısa ve mesafeli bir tebessümle yetindi. Sanki bu buluşmadan bile rahatsız gibiydi. İçimde bir huzursuzluk vardı. Onu gördüğüm an kalbim bir anlığına hızla çarpmıştı ama sonra bakışlarındaki sertlik içimi üşüttü. Nazlı’nın tüm o hevesli tavırlarına rağmen, onun gözlerinde hiçbir sıcaklık yoktu. “Sizi bekliyorduk,” dedi annem. “Hoş geldiniz Kadir Ağa, hoş geldiniz Şerife Hanımcığım.” Kadir, Züleyha annemin buyur etmesiyle içeri geçti. Yanında duran annesi ağır adımlarla ilerledi. Nazlı onların peşinden koştu. Ben geride kaldım. Kimsenin çağırmadığı, kimsenin fark etmediği bir gölge gibiydim. Kalbim sıkışıyordu. Bir köşeden diğerine bakarken, sanki bu evde bana hiç yer kalmadığını daha da net hissettim. Salona girdiklerinde odanın havası ağırlaştı. Nazlı hemen ortalığa neşe saçan sesiyle, “Hoş geldiniz, buyurun, buyurun oturun,” dedi. Şerife Hanım yani Kadir Ağa’nın annesi kibar bakışlar attı ortama. Onların büyük köşkünün yanında burası bir cehennemdi. “Hoş bulduk canım Züleyha Hanım,” dedi Şerife Hanım, nazikçe gülerek. “Sonunda geldik. Bu arada burası güzelmiş, yani eviniz” Züleyha annem de hemen elini dizine vurup, “Teşekkür ederiz ama kış gelince odun yakmak biraz zor oluyor. O yüzden kışı pek sevmem. Şerife Hanım başını hafifçe eğip, gözlerini zarifçe kısarak, “Ah canım, Gerçi ben soğuğu severim. Şöyle şöminenin başında, elinde kahve, dışarıda kar yağarken kitap okumak gibisi yok. Bizim orada kış da başka oluyor tabii. Ama sizin buranın da ayrı güzelliği var,” dedi. Onların bu karşılıklı konuşmalarına Nazlı hemen dâhil oldu. “Ay evet, ben de kışı çok severim. Hele soba başında kestane patlatmak…” diye heyecanla söze girdi. Annem, Nazlı’nın sözünü keser gibi bakış atınca Nazlı sustu. “Ben kahveleri yapayım,” deyip mutfağa koştu. Ben hâlâ köşemde sessizce oturuyordum. Ellerim kucağımda birbirine kenetlenmişti. Gözlerimi yere dikmiş, kimsenin bakışına yakalanmamaya çalışıyordum. Yüreğimde ince bir sızı vardı. Bu evde hep arka planda kalmaya alışmıştım. Onlar konuşmaya devam etti. Hâller, hatırlar, havalar… Benim için sıradan ama onlar için sohbetin inceliği demekti. Sonra bir anda, sanki beni fark etmiş gibi Şerife Hanım başını bana çevirdi. Gözlerini üzerimde hissettim. Kaşlarını hafif kaldırarak, “Peki bu güzel kız kim?” dedi. O anda nefesim boğazımda düğümlendi. Kafamı kaldırmaya korktum ama yine de göz göze geldik. Gözlerinde merak vardı. Benimse gözlerimde utanç. Annem anında gülüp geçti. “Ha o mu? Boş ver, o da benim evlatlığım işte. Rahmetli eşim almıştı küçükken. Kendi kızımdır diyemem ama işte yanımızda büyüdü,” dedi. Söylerken yüzünde küçümseyici bir ifade vardı. O an yüreğim sızladı. Yutkundum, sesimi çıkarmadım. Gözlerimden ateş gibi yaşlar süzülmeye ramak kalmıştı. “Ha,” dedi Şerife Hanım. “Benden dört yaş küçük,” dedi Nazlı. “Ama benden büyük duruyor kız kardeşim. İyi besledik onu vallaha.” Nazlı bazen ne konuşacağını bilmiyordu. İşte tam o anda, Kadir’in gözleri bana değdi. İlk kez bana baktı. Bütün salon sessizleşti sanki. Zaman dondu. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Gözlerinde garip bir ifade vardı, anlayamadığım bir şey. Ne küçümseme, ne merak… Sanki içine bakıyordu, ruhuma değiyordu. Ama cesaretim yoktu. Daha fazla dayanamadım, başımı hızla çevirdim. Gözlerimi yere indirdim. Ellerim titriyordu. Şerife Hanım ise gülümseyerek, “Ne kadar da sessiz, hanım hanımcık görünüyor. Allah bahtını açık etsin,” dedi. Annem hemen elini salladı, “Ah bırak sen onu, ev işlerinde biraz faydası oluyor, o kadar. Sessizliği iyidir tabii ama öyle büyük işler yapmaz,” dedi. Sanki orada yokmuşum gibi konuşuyorlardı. Sanki ben bir eşya, bir gölgeydim. İçimden bağırmak istedim, “Ben de insanım, ben de hissediyorum.” Ama sesim çıkmadı. “Olsun yine de güzel kızmış,” dedi Şerife Hanım. Annem, “Ya ya evet.” Sesinde bir iğrenme vardi. O sırada Nazlı kahveleri getirdi. İncecik porselen fincanlarla, dumanı tüten kahveler masaya kondu. Ben köşemde oturuyordum. Kadir’in bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyordum. Gözlerimi kaldırmaya cesaretim yoktu ama kalbim bana ihanet eder gibi delice atıyordu. Şerife Hanım kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, “Ah canım Züleyha, kız istemek için gelinen evde içilen kahvenin tadı da başka oluyor,” dedi. Annem hemen övgüyü sahiplenerek gülümsedi. “Sağ olasın canım, biz elimizden geldiğince ikram ederiz. Misafir başımızın tacıdır,” dedi. Onlar böyle konuşurken ben içimde bir savaş veriyordum. Kadir’in bakışı hâlâ kalbimi yakıyordu. Göz göze geldiğimiz o anı unutamayacağımı biliyordum. Ama aynı zamanda, bu bakışın bana ne getireceğini de bilmiyordum. Sanki kaderim o anda değişmeye başlamıştı. Tam o sırada Şerife Hanım ciddileşti. “Biz bugün buraya Allah’ın emri, peygamberin kavliyle geldik. Kızınızı oğlumuza istemeye geldik.” Annemin gözleri parladı. Dudaklarından hızlıca şu sözler döküldü: “Seve seve! Verdik gitti! Allah tamamına erdirsin.” Nazlı’nın yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi. Kadir’in yüzü ise duygusuzdu. Annem bana dönüp sert bir sesle, “Kalk bakalım, tepsiyi getir!” dedi. Olduğum yerde irkildim. “Peki,” dedim sessizce. Mutfaktan gümüş tepsiyi aldım. Ellerim titriyordu. Tepsiyi masanın ortasına koydum. Kadir cebinden iki kutu çıkardı. Kutuya uzanırken bir an daha gözlerimiz buluştu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki duyulacak sandım. Ama hemen başımı çevirdim. O, yüzükleri tepsiye bıraktı. Şerife Hanım büyük bir gururla, “Haydi bakalım, Allah mesut etsin. Takalım yüzükleri,” dedi. Nazlı utanarak elini uzattı. Annem makası aldı. İpek kurdeleyi kesti. “Allah tamamına erdirsin!” diye yüksek sesle söyledi. Herkesin yüzünde bir tebessüm vardı. Ben ise kenarda, görünmez bir gölge gibi dikiliyordum. Şerife Hanım neşeyle konuşuyordu: “Bakın Züleyha Hanım, ne güzel oldu. Bir an önce düğünü yaparız inşallah. Kışa varmadan şu işi de hallederiz. Kızınızın bahtı açık olsun. Oğlum da gözümüzün nurudur.” Annem hemen onayladı: “İnşallah efendim, inşallah. Nazlı’mı da böyle bir aileye gelin verdiğim için çok mutluyum. Kısmet buymuş.” Benim içinse bu cümleler, içime düşen ateşi harlıyordu. Kadir’in bakışlarını ara sıra yine hissettim ama cesaret edip bakamadım. Neden bana bu kadar bakıyordu anlayamıyordum? Orada oturan herkes mutluydu. Ama ben köşede unutulmuş bir gölgeydim. İçimden defalarca “Keşke ben de…” diye geçirsem de dilime getiremedim. Çünkü bana düşen susmaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD