Hatalar yapılır....
ihanet hata değildir...
Gece boyunca uykum kabuslarla bölündü. Serra’nın yüzü, Duru’nun çığlıkları, susturamadığım vicdanım… Hepsi üst üste gelmişti. Başım zonkluyordu ama yine de yatakta daha fazla debelenmenin anlamı yoktu.
Yavaşça doğruldum. Odanın perdelerinden sızan solgun gün ışığı yüzüme vurdu. “Hadi Hale,” dedim içimden, “bugün de ayağa kalk.”
Adımlarımı sürükleyerek banyoya geçtim. Soğuk su yüzüme çarptığında bir anlığına irkildim, gözlerimdeki kızarıklığı aynadan gördüm. Uzun uzun baktım kendime, sanki yabancı birini seyrediyormuş gibi.
Üzerime sade bir gömlek ve pantolon geçirdim. Rozetim ve silahımı komodinin üzerine koyup onları sonra almayı planladım. Saçımı aceleyle topladım, aynada “sert yüzüm”ü tekrar yerleştirdim. Atmaca’nın maskesi hazırdı.
Mutfakta kahve makinesinin düğmesine bastım. Koyu kahve kokusu, tükenmişliğimin üzerine ince bir teselli gibi yayıldı. İki fincan çıkardım; birini kendim için, birini Nisa için.
Tam o sırada Nisa salona girdi. Çoktan hazırlanmış, saçlarını özenle toplamış, yüzünde kendine özgü o sakin ciddiyet. Elindeki dosyaları koltuğa bıraktı, bana baktı.
— “Yine zor bir gece miydi?” diye sordu, sesinde merakla birlikte hafif bir kaygı vardı.
Ben kahveyi fincana doldururken sadece başımı salladım.
— “Alıştım artık.” dedim, ama sesim biraz fazla yorgun çıkmıştı.
Nisa kahvesini aldı, mutfak masasına oturdu. Bir süre sessizlik oldu, sadece kahvenin sıcak buharı ve ikimizin yudumları… O an, bu sessizlik bile bana iyi geldi.
Nisa kahvesinden küçük bir yudum aldıktan sonra bana baktı, kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi.
— “Hale… İstersen bugün doktora gidelim. Şu baş ağrıların, uykusuzlukların… Beni korkutmaya başladı.”
Onun bu endişeli tavrına istemsizce gülümsedim. Kahvemi bitirip fincanı tezgâha koydum.
— “Nisa, annem gibi davranma bana. Hasta değilim.” dedim, sesimde hafif bir yorgunluk vardı ama kararlıydım.
Bir an sustum, gözüm yere kaydı, sonra ekledim:
— “Sadece bu ara… Duru’nun olayı Nevra’yı hatırlattı bana. O yüzden bu baş ağrıları. Bir iki güne geçer.”
Nisa derin bir nefes aldı, dudaklarını birbirine bastırdı. Cevap vermedi, sadece gözlerinde bir şeyleri söylemek isteyip susmanın ifadesi vardı.
Rozetimi ve silahımı sehpadan aldım, belime taktım. Omuz çantamı kaparken, kapıya yöneldim.
— “Hadi çıkalım. Bugün işimiz çok.” dedim.
Nisa da çantasını aldı, ceketini düzeltti. Kapıyı kapatırken göz göze geldik, bana kısa bir gülümseme yolladı. Sessiz bir destekti bu.
Ve böylece, geceyi kabuslarla geçirsem de, gündüzü yine Atmaca olarak karşılamak üzere evden çıktım.
~~~~~~~
Emniyetin kapısından içeri girdiğimizde her zamanki uğultu, telefon sesleri ve koşturmacanın arasında yürüdüm. Çalışma odamın önüne geldiğimde Eren, yani bizim Çaylak, masasından hızla kalktı. Her zamanki heyecanlı hâliyle, gözlerinde biraz da telaş vardı.
— “Atmaca Başkomiserim, Ebru sizi görmek istiyor.” dedi.
Bir an duraksadı, sonra yanaklarına hafif bir kızarıklık yayıldı. Ellerini arkasında kenetledi, sesi bir tık kısılarak ekledi:
— “Şey… yani… Adli Tıptan Ebru Hanım.”
Kaşlarımı hafif kaldırdım ama yüzüme en ufak bir mimik yerleştirmedim. Onun gözlerini kaçırışından, kelimelerinin tökezleyişinden bir şeyleri anladım. Eren’in Adli Tıp Ebruya karşı içinde kabaran bir şeyler vardı, belliydi.
Ama belli etmedim. Sadece dosyamı masanın üzerine bıraktım, ceketimi düzelttim.
— “Peki Çaylak. O hâlde bekletmeyelim Ebru Hanım’ı.” dedim.
Eren’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme yakaladım. Çaktırmadım. Atmaca olarak profesyonel kalmalıydım, ama Hale olarak, içimde hafif bir tebessüm belirdi. İçimdeki ses, “Demek gönül işlerinde çaylak değilmiş.” diye fısıldadı.
Nisa ise yanımda olanları izliyordu; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılmayla bana bakıyordu. Onun da fark ettiğini biliyordum.
Ve böylece adımlarımı hızlandırıp daha yeni girdiğim emniyetten çıkıp Adli Tıp’a doğru yola çıktık...
Eren’le birlikte emniyetin dışına çıktığımızda, öğle güneşi sertçe tepemize vuruyordu. Araçların korna sesleri, sirenler, koşturan polisler… Her şey her zamanki gibi hızlı ve karmaşık bir ritimde akıyordu.
Ekip otosuna yöneldim. Kontağı çevirmeden önce yan koltuğa oturan Eren’e baktım.
— “Çaylak, anlat bakalım. Ebru beni neden özellikle çağırmış?” dedim.
Eren, emniyet avlusundan çıkarken gözlerini önündeki yola dikti, sesi biraz tereddütlüydü:
— “Başkomiserim… Vaka bize intihar olarak geldi. Yani ilk bakışta da öyle görünüyordu. Ama…”
— “Ama?” dedim, direksiyonu sertçe kırarak ana caddeye çıktım.
— “Ama Ebru Hanım otopsi sırasında farklı şeyler bulmuş. Ona göre bu bir cinayet. Daha kesin konuşabilmek için bazı testlerin tamamlanması gerekiyor ama… vakit kaybetmek istemedi. Bu yüzden sizinle birebir görüşmek istedi. Otopsi salonundan ayrılamadığı için de bizi oraya çağırıyor.”
Aracın camından dışarı baktım. İstanbul’un kalabalığı, uğultusu, gri binalar arasında ilerlerken içimdeki düşünceler ağırlaşıyordu.
“Demek intihar süsü verilmiş bir cinayet. Planlı iş. Bu kadar incelik, bu kadar göze sokmayan detay… karşımdaki sıradan biri değil.”
Eren, sessizliğimi fark etmiş olacak ki boğazını temizledi.
— “Başkomiserim, Ebru Hanım size çok güveniyor. ‘Sadece Atmaca bunu fark eder’ dedi. Ben de… yani… şey, hemen size ilettim.”
Gözlerim hafifçe yan koltuğa kaydı. Dudaklarının kenarında belirsiz bir heyecan, Ebru’yu anarken yüzünde belli belirsiz bir parıltı vardı.
Ama belli etmedim. Direksiyona sıkıca tutundum.
— “O hâlde adli tıpa gidelim. Ne varsa öğrenelim. Birileri intihar kılıfına sığınabileceğini sandıysa… çok yanılıyor.” dedim.
Araba hızla yol alırken, şehir arkamızda bir uğultu gibi kalıyor, önümüzde ise yeni bir dosyanın gölgeleri beliriyordu.
ADLİ TIP...
Adli tıp binasının ağır demir kapısından içeri girdiğimizde burnuma keskin bir formaldehit kokusu çarptı. Eren’in yüzü anında buruştu; dudaklarını sıktı, gözleri sulandı. Montunun cebine elini attı, çıkardığı nane kokulu ıslak mendili burnuna bastırdı.
Ben ise gülmeden edemedim.
— “Çaylak, bu halini Ebru görse, ‘Seni bir daha adli tıpa sokmam, sen nasıl polissin?’ der. Haber vereyim de hazırlıklı ol.” dedim, göz kırparak.
Eren, söylediğimi ciddiye almış olacak ki gözleri büyüdü, hızla elindeki mendili buruşturup yanındaki çöpe fırlattı. Yüzünü toparlamaya çalıştı ama rengi hâlâ soluktu.
Koridor boyunca yürüyüp otopsi odasının paslanmaz çelik kapısına geldik. İçeriden metalin soğuk tınısı ve hafif bir uğultu geliyordu. Kapıyı itince karşımıza Ebru çıktı. Üzerinde beyaz önlüğü, ellerinde eldivenleri vardı. Gözlerinde yorgun ama keskin bir dikkat vardı.
— “Atmaca.” dedi kısa bir selamla.
— “Ebru.” dedim, başımla onaylayarak.
Eren de telaşla toparlanıp,
— “Merhaba Ebru Hanım.” diye ekledi.
Ebru hiç vakit kaybetmeden otopsi masasındaki dosyayı açtı. Gözlüğünü düzeltti, rapordan okumaya başladı:
— “Vaka, 21 yaşında, üniversite öğrencisi. Edebiyat fakültesi, üçüncü sınıf. Evlerinin bahçesinde ağaca asılı halde bulunmuş. İlk intiba intihar gibi. Fakat...”
Dosyadaki fotoğrafları çevirdi. Gözleri bana kaydı.
— “Boyunda ası izi mevcut ama dikkat çeken nokta şu: servikal vertebra kırığı ölümden önce gerçekleşmiş. Özellikle C2 seviyesinde, tipik ‘asılma’ kırığı değil. Daha ziyade travmatik kırılma. Yani boyun zorlanarak, dışarıdan bir etkiyle kırılmış.”
Ben dosyaya yaklaştım, fotoğraflara baktım.
Ebru devam etti:
— “Ayrıca ligatür izleriyle boyun kırığı arasında üç ila dört saatlik bir postmortem fark var. Kısaca: genç kız öldürüldükten sonra, ölü beden asılarak intihar süsü verilmiş.”
Sözlerini bitirince odaya sessizlik çöktü. Eren’in yüzü hâlâ hafif yeşil renkteydi. Ben ise gözlerimi rapordan kaldırmadan sordum:
— “Yani elimizde cinayet var. Hem de planlı, intihar maskesiyle gizlenmeye çalışılmış.”
Ebru başını salladı.
— “Aynen öyle. Ve bu iş, sıradan bir öfke patlaması değil. Önceden düşünülmüş, soğukkanlıca uygulanmış.”
Metal masanın soğuk ışığında genç kızın fotoğrafı önümdeydi. Edebiyat öğrencisi... hayatının baharında. Ve biri, onun kalemini kırmıştı.
Ebru’nun anlattıklarını dinledikten sonra raporu masaya bıraktım. Oda hâlâ metalin, ilacın ve ölü bedenin kokusunu taşıyordu.
Gözlerimi Eren’e diktim:
— “Kızın ailesi nerede?”
Eren toparlanmaya çalışarak:
— “Burada yaşamıyorlar başkomiserim. Ama yoldalar, cenazeyi almak için gelirler.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra sesimi sertleştirdim:
— “Kiminle yaşıyor, okul çevresi, arkadaşları, hocaları, takıldığı yerler… Hepsini araştırıyorsun. Ayrıntı istiyorum, tek bir boşluk kalmayacak.”
Eren başını eğip not aldı.
— “Emredersiniz başkomiserim.”
Ayağa kalktım, ceketimin düğmesini ilikleyerek kapıya yöneldim. Çıkarken son kez döndüm:
— “Gün içinde sana konum atacağım. O anda bulunduğum yere gelip beni alacaksın. Sakın geç kalma, Eren.”
Bakışlarımı sertleştirdim, sözümün ağırlığını hissetmesini istedim. Eren de başını hızla salladı.
— “Tamamdır başkomiserim.”
Adli tıp binasının önüne çıktığımda şehir hafif bir uğultuyla doluydu, güneş gözlerimi kamaştırıyordu. Telefonumu cebimden çıkardım ve Nisa’yı aradım. Ekranda onun yüzünü görünce kararlılığımı korudum:
— “Nisa, gün içinde konumu Eren'e atacağım. O anda hazırlıklı olun. Sen ve Eren birlikte sahaya çıkacaksınız.Senden tüm yeteneğini kullanmanı istiyorum. Ben tek başıma hareket edeceğim. Ayla bana kızın ikamet bilgilerini yollasın. Siz ilk üniversiteye geçin, arkadaşları ve öğretmenleri sorgulayın.Ayla emniyette kalsın, bilgi trafiğini yönetip destek olacak.”
Nisa başını sallayarak cevap verdi:
— “Anladım Atmaca. Eren’le sahada olacağız, Ayla da emniyette kalacak. Hazırız.”
Telefonu kapattım ve kendime derin bir nefes çektim. Tek başıma sahaya çıkacak olmanın ağırlığını hissettim ama alışkındım. Ayla koordinasyonu sağlayacak, Nisa ve Eren sahada bilgileri toplayacak, ben de kendi planımı uygulayacaktım. Her şey net ve kontrollü olmalıydı.
~~~~~~
İlk başta maktül Şeyda KILIÇ'ın oturduğu mahalleye gittim.
Sıradan bir memur gibi görünüp,mahallede ev arayacaktım en iyi sorgu odalarına taş çıkaran tek şey mahallede ki teyze dedikodularıdır.
Elbette gezerken kulağım fazla delik olacaktı..
İlk işim, Şeyda Kılıç’ın evine yakın olan diğer binalara göz atmak oldu. Sokakta dolaşırken birkaç yaşlı kadın bankta oturmuş sohbet ediyordu. Yaklaştım ve kendimi sanki rastgele dinleyen biri gibi konumlandırdım. Aralarından biri, sesi titrek ama meraklıydı:
— “Ah, o Şeyda! Ne derdi vardı acaba, böyle kendini astı?”
Diğeri başını sallayıp ekledi:
— “Ben o kızı senelerdir görürüm. Ama böyle bir şey yapacağını hiç düşünmezdim. Çok hanım bir kıza benziyordu, hiç beklemezdim.”
Başımı hafifçe sallayarak uzaklaştım, ama kulaklarım hala onların sözlerindeydi. Mahallede dolaşırken farklı evlerin kapılarını gözden geçirdim, arada birkaç komşu ile sıradan birer “ev bakıyorum" konuşması yaptım. Emlakçıya da sormadan önce mahalleyi dolaşıp gözlem yapmak istiyordum.
Bazı insanlar sadece şaşkınlık ve meraklarını dile getiriyordu:
— “O kız… ne derdi vardı, kim bilir neler düşünüyordu?”
— “Bu zamanın gençleri en ufak bir şeye hayatlarından vazgeçiyor zor mu gördüler sanki..."
Bu yorumlar zihnime bir tablo çiziyordu: Şeyda Kılıç’ın görünüşü ve mahallenin onu algılayışı ile yaşadıklarının arasındaki fark. Kimsenin gözünde bir suç veya sorun yokken, onun iç dünyasında neler olup bittiğini anlamak gerekiyordu.
Her sokak başında durup notlarımı aldım, evlerin yerlerini, pencerelerin yönlerini ve hangi komşuların ne zaman dışarı çıktığını kaydettim.
Emlakçıya ulaşmadan önce mahalleyi tamamen gözlemleyip ayrıntıları kafamda topladım. Böylece sahaya daha hazırlıklı çıkacaktım.
Mahallenin köşesindeki küçük emlak ofisinin önünde durdum. Kapıyı açarken adımlarımı olabildiğince sakin attım, sıradan bir müşteri gibi görünmeye çalışıyordum. İçeri girdiğimde, ofisin içi eski mobilyalar ve birkaç broşürle doluydu; hava biraz ağır, ama gözlerimi etrafı taramak için kullandım.
Emlakçının yanına yaklaşırken hafifçe sessizleştim, ses tonumu doğal tutmaya çalıştım:
— “Merhaba… Aslında tayin olduğum yer buraya yakın, o yüzden bu mahalleden bir yer bakmak istedim. Ama… biri ölmüş mü, öldürülmüş mü anlamadım. Sokakta teyzelerin konuşmasını duydum da…”
Emlakçının gözleri kısa bir an bana dikildi, sonra yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Elini masaya yaslayıp biraz geriye yaslandı:
— “Şimdi ki gençler… En ufak bir şeyde hemen intihara yöneliyorlar. Kim bilir ne derdi vardı o kızın?”
Dikkatlice başımı eğip gözlemledim, sözcüklerinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Emekli edebiyat öğretmeni gibi tavırlı, mahallenin gündelik bilgisini paylaşan bir adamdı ama detay vermek konusunda temkinliydi.
Tavrımı sıradan bir müşteri gibi tutmaya çalışarak ses tonumu yumuşattım:
— “Mahalleyi sevdim aslında. Tayinim buraya yakın olacak. Kiralık bir eviniz var mı buralarda?”
Adam masasının üzerindeki dosyalara şöyle bir baktı, ardından başını iki yana salladı.
— “Ah… keşke olsa. Şu sıralar bu mahallede kiralık ev kalmadı. Arayan çok, ev az. Olan da tutuldu gitti.”
Başımı anlayışla salladım, dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi:
— “Anladım. Yine de teşekkür ederim. Duyduğum şeylerden sonra kafam karıştı biraz ama dediğiniz gibi, gençlerin ne yaşadığı bilinmez tabii.”
Emlakçı eliyle hafif bir selam verip omuz silkti:
— “Aynen öyle hanımefendi, kim bilir… Allah kimseye böyle şeyler yaşatmasın.”
Ben de fazla oyalanmadan ayağa kalktım. Kapıdan çıkarken arkama son bir kez baktım; adam masasındaki dosyaları karıştırıyordu, belli ki bu olay üzerine fazla konuşmak istemiyordu. Sokağa adımımı atar atmaz derin bir nefes aldım. Mahalledeki fısıltılar, yaşlı teyzelerin şüpheli sözleri ve emlakçının temkinli suskunluğu, bu işin göründüğü kadar basit olmadığını düşündürüyordu.
Ceketimin cebindeki telsizi yokladım, sonraki adımım için hazırlıklı olmam gerektiğini hissederek oradan ayrıldım.
Emlakçıdan ayrılıp sokağın köşesine vardım. Mahallenin kendi halinde sakinliği, kulağıma çalınan fısıltılarla çelişiyordu. Birkaç adım daha ilerledikten sonra telefonumu çıkardım ve Ayla’yı aradım.
— “Ayla, Güven Emlak’ın sahibi Tahir Güven hakkında ne varsa çıkar. Dosyayı hazırla, masama bırak.”
Ayla tereddütsüz cevapladı:
— “Hemen komiserim. Birkaç saate masanızda olur.”
Telefonu kapatıp cebime koyarken gözlerim yeniden mahallenin evlerine kaydı. Birileri bu sessizliğin ardına saklanıyordu, bundan emindim.
EREN VE NİSA EDEBİYAT KAMPÜSÜ
Kampüsün geniş avlusunda öğrencilerin telaşlı adımları, kantinden taşan kahkahalara karışıyordu. Nisa ile Eren, ellerinde not defterleriyle adım adım ilerliyor, Şeyda’nın arkadaşlarıyla konuşuyorlardı.
Herkes aynı şeyi söylüyordu:
— “Çok sessizdi, efendi bir kızdı.”
— “Edebiyata inanılmaz meraklıydı, saatlerce kütüphanede vakit geçirirdi.”
— “Kötü alışkanlıkları yoktu, kimseyle de kavga ettiğini duymadım.”
Öğretmenleri de öğrencilerden farklı konuşmadı. Şeyda derslerinde başarılı, arkadaşlarına yardım eden, dikkat çeken bir öğrenci olarak anlatılıyordu.
Tam her şey fazla kusursuz görünürken, koridorun köşesinde duran bir genç, polis olduklarını duyunca bakışlarını hızla kaçırdı. Göz göze geldikleri an, yüzüne telaşlı bir ifade yayıldı. Çantasını omzuna asıp ters yöne doğru hızla yürümeye başladı.
Nisa, dudaklarını belli belirsiz kıpırdattı:
— “Eren, fark ettin mi?”
Eren başını hafifçe eğip kısık sesle cevapladı:
— “Evet. Polis lafını duyar duymaz kaçıyor.”
İkisi de birbirlerine bakmadan, kalabalığın arasına karışan o öğrenciyi gözden kaybetmemeye çalıştı. Şeyda hakkında herkes kusursuz konuşurken, o gencin tavrı ortalığı gölgeleyen tek şeydi.
Kalabalık koridorda genç hızla adımlarını sıklaştırırken Nisa arkasına düşmüştü. Ayak seslerini duyurmayacak kadar dikkatli, ama gözden de kaybetmeyecek kadar yakın ilerliyordu. Genç basamaklardan aşağı indi, kampüsün bahçe kapısına yöneldi.
O sırada Eren, Nisa’nın verdiği işaretle diğer taraftan dolandı. Bahçedeki çıkış kapısında gençle karşılaştılar. Aniden karşısında Eren’i gören delikanlı bir adım geri çekildi, sonra sağa kıvrılıp kaçmak istedi. Ama Nisa çoktan oradaydı.
Genç, iki polis arasında köşeye sıkışmıştı.
Nisa alçak bir sesle konuştu:
— “Panik yapma. Sadece konuşacağız.”
Delikanlının nefesi hızlanmış, yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözlerini yere dikmiş, elleri titriyordu.
Eren, kimseye fark ettirmeden dirseğiyle genci yönlendirip parkta bekleyen sivil araca doğru yürüttü. Kalabalık arasında bu durum sıradan bir konuşma gibi görünüyordu. Arabaya vardıklarında Eren arka kapıyı açtı:
— “Bin.”
Genç itiraz edecek gibi oldu ama Nisa’nın gözlerindeki kararlılığı görünce sessizce araca oturdu. Kapılar kapandı, motor çalıştı.
Eren direksiyonda, Nisa yanında, arkada ise sessizce oturan gençle birlikte araç kampüsten çıkıp emniyete doğru yol aldı. İçerideki sessizlik, motor sesinden bile ağırdı.
Serdar , sessizce nezarete alındı. Bir şey söylemedi, sadece ellerini birbirine kenetleyip başını öne eğdi. Nisa göz ucuyla ona baktı, sonra Eren’e döndü:
— “Atmaca’ya haber ver.” dedi.
Eren cebinden telefonunu çıkardı, Hale’nin konum attığı mesaj ekrana düştü :" konum attı şimdi komiserim. Siz burada kalın ben Atmaca komiserim'i alıp geleyim."
- koş fırla beklemeyi sevmez.
Eren , Nisa'nın da acele ettirmesiyle arabayı hızla çalıştırıp navigasyon da ki konuma doğru ilerledi.
Eren, Hale’nin konumuna arabayı yanaştırdığında Atmaca kaldırımda bekliyordu. Üzerinde sade ama dikkat çeken bir ceket vardı, bir elini cebine sokmuş, diğer eliyle sigarasını tutuyordu. Gözleri etrafı süzerken, arabanın yaklaşmasıyla bakışları birleşti.
Kapıyı açıp ön koltuğa oturdu. Hafifçe başını yana çevirerek Eren’e baktı:
— “Anlat bakalım, kampüste neler oldu?”
Eren, direksiyonu çevirip aracı hareket ettirdi. Sesinde hâlâ yaşadığı gerginlik vardı:
— “Önce öğretmenlerle konuştuk, sonra arkadaşlarıyla. Hepsi Şeyda için iyi şeyler söyledi, kimse tek bir kötü söz etmedi. Sanki herkes aynı ağızdan konuşuyordu. Ama…”
Hale kaşlarını çattı:
— “Ama?”
— “Bir genç vardı. Bizim polis olduğumuzu anlayınca gözünü kaçırdı, sessizce uzaklaşmaya çalıştı. Nisa arkasına takıldı, ben de önünü kestim. Fazla direnmedi. Arabaya bindirip emniyete götürdük.”
Hale, ön camdan yola bakarak sordu:
— “Kim bu genç?”
Eren kısa bir nefes aldı, sonra yanıtladı:
— “Adı Serdar Aksak. Şeyda’nın bölümünden. Net bir şey bilmiyoruz. Şimdilik nezarette.”
Hale’nin dudakları ince bir çizgiye dönüştü. Yavaşça başını salladı:
— “Demek Serdar Aksak… Güzel. Bakalım anlatacak mı, yoksa sustukça daha da şüphe mi uyandıracak.”
Araba emniyete doğru ilerlerken, Hale’nin gözlerinde yeni bir sorgunun gölgesi belirdi...
Emniyete girer girmez Nisa ve Ayla’yı gördüm. Ayla masanın başında dosyaları gözden geçiriyor, bilgisayar ekranına hızlıca bakıyor, bir yandan da telefonla konuşuyordu.
— “Nisa, Serdar Aksak’ın durumu nedir?” diye sordum, adımlarımı hızlandırarak masalarına yaklaştım.
Ayla başını kaldırdı, yüzünde sakin ama ciddi bir ifade vardı.
— “Serdar, Şeyda ile aynı bölümde, aynı sınıftalarmış. Hiç sabıka kaydı yok. Ailesiyle de çok bağlıymış, okulda sorun yaşamamış. Hiçbir olumsuz geçmişi yok.”
Nisa dosyaları kapatıp başını kaldırdı. Gözleri kararlıydı, hafifçe kaşlarını çattı:
— “O zaman bizden neden kaçtı? Kesin bir şey biliyor, bunu saklıyor. Polisin geldiğini görünce panikledi. Bu kadar temkinli bir reaksiyon tesadüf olamaz.”
O anda içimde bir kıvılcım çaktı. Serdar Aksak sessiz, sakin, geçmişi tertemiz bir genç gibi görünüyordu. Ama Nisa’nın söyledikleri, onun fark ettirmeden bir şeyleri sakladığını açıkça gösteriyordu.
— “Peki, Ayla, Serdar ile ilgili diğer bilgileri hazırla. Arkadaş çevresi, sık gittiği yerler, öğretmenleri… Hepsini tek tek masaya koymalıyız.”
Ayla başını salladı, not alıyor gibi hızlıca klavyeye dokundu. Nisa ise bana bakıp hafifçe gülümsedi:
— “Bak Halecim, bu iş biraz karışacak gibi, ama biz buradayız. Sadece Serdar’ın gerçek hikâyesini ortaya çıkaracağız.”
İçimde hem rahatlama hem de gerilim vardı. Serdar’ın sakinliği bir yandan işleri kolaylaştıracak gibi görünüyordu, diğer yandan da her an ters köşe yapabilecekmiş hissi uyandırıyordu.
---
Hale, Eren ve Nisa sorgu alanına doğru ilerledi. Koridor boyunca sessizlik hâkimdi, sadece uzak bir odadan gelen tıkırtılar ve klavye sesleri duyuluyordu. Hale, adımlarını hızlandırmadan ama kararlı bir şekilde attı.
— “Nisa, Eren, içeri girin. Serdar’la ilk konuşmayı siz yapın, ben biraz ayrı kalacağım.”
İkisi başlarını sallayarak sorgu odasına girdiler. Oda kapısı arkasında sessizce kapanırken, Hale adımlarını yavaşlatıp arka koridorda durdu. Telefonuyla Ayla’ya hızlıca mesaj attı:
— “Tahir Güven’in dosyasını masama bırak, Serdar’la ilgili bağlantıları kontrol edeceğim.”
Ayla kısa süre sonra masanın üzerine kalın bir dosya bıraktı, sessizce uzaklaştı. Hale derin bir nefes aldı, dosyayı açtı ve içindekileri gözden geçirmeye başladı:
Tahir Güven’in geçmiş kayıtları
Mal varlığı ve iş bağlantıları
Şeyda Kılıç ile herhangi bir etkileşim olasılığı
Mahalle ve okul çevresiyle ilişkiler
Her sayfayı dikkatle inceledi, altını çizdi, olası ipuçlarını not aldı. Serdar’ın kaçışının arkasındaki nedeni çözmek için küçük ama kritik detayları arıyordu.
Bu sırada arka planda Nisa ve Eren’in sorguya başladığını fark etti; Serdar’ın sessizliği, gözlerindeki kaygı ve ara sıra kaçamak bakışları, olayın düşündüğünden daha karmaşık olabileceğini gösteriyordu. Hale kendi kendine fısıldadı:
— “Bize neyi saklıyor, Serdar Aksak? Ve Tahir Güven’in bu işteki yeri ne?”
Dosyaya daha derinlemesine bakarken, aynı zamanda sorgudan gelen kelimeleri ve Serdar’ın tepkilerini kafasında birleştiriyor, olası senaryoları zihninde kurguluyordu.