Loş ışıkların dans ettiği gece kulübünde müzik, kalabalığın damarlarına işler gibiydi. Bardaki şişelerin camları, kırmızı ve mavi spot ışıklarının altında parlıyordu. Kalabalığın ortasında, herkesin gözünün çevresinde toplandığı o adam vardı: Berkay Demir.
Berkay’ın kahkahası müziğin bile önüne geçecek kadar yüksekti. Yanında üç kadın, masada şampanya kadehleri, etrafında sürekli fotoğraf çekmeye çalışan meraklı gözler… Ünlü bir film yıldızının şatafatlı gecesi. Kadınlardan biri saçlarını savurarak kulağına eğildi.
— Berkay, bu gece nereye gidiyoruz?
Berkay dudaklarının kenarında umursamaz bir gülümseme belirdi.
— Gece daha yeni başladı. Her yer bize ait…
Kadınlar kahkahalarla gülerken, kapının önünde sabaha kadar bekleyen paparazilerin flaşları içeride bile yankılanıyordu. Berkay’ın adı, çoktan yarının manşetlerine hazırlanıyordu. Onun için bu artık sıradan bir oyundu.
Saat gece üçü gösterirken Berkay siyah deri ceketini üzerine alıp kulübün çıkışına yöneldi. Kapıda onlarca gazeteci birbirini ezercesine bağırıyordu:
— Berkay! Yeni sevgiliniz kim?
— Berkay, film anlaşması iptal mi oluyor?
— Berkay, bu gece kaçıncı mekânınız?
Berkay yalnızca gülerek elini salladı. Yanındaki kadınlardan biri yüzünü saklamaya çalışırken, o hiç aldırmadı. Kameraların önünde olmak, onun için nefes almak gibiydi.
Arabasına bindiğinde sessizliği bozan şey telefonunun titreşimiydi. Ekranda kocaman harflerle yazıyordu: “Yıldırım – Menajerim.”
Berkay derin bir nefes aldı, telefonu açtı:
— Bu saatte arıyorsan, kesin yine birilerinden azar işittik, değil mi Yıldırım?
Yıldırım’ın sesi öfkeyle karışık kaygılıydı:
— Berkay! Senin yüzünden sabaha kadar yapımcılarla telefondayım. Bu ne haldir oğlum? Her gün ayrı bir skandal! Yarın tüm gazeteler yine senden bahsedecek.
Berkay kahkaha attı, arabasının koltuğuna yayıldı.
— Ama iyi bahsediyorlar, değil mi? Gazeteler manşet atıyor, sosyal medya yıkılıyor. Adım dilden dile dolaşıyor. Ne var bunda?
— “Ne var bunda” mı? — diye bağırdı Yıldırım. — Yapımcıların gözünde artık bir “çapkın”sın, bir “oyuncu” değil! Adamlar sana milyon dolar yatırım yapacak ama sen onların hayalindeki kahraman değil, gece kulüplerinin hovardası gibi görünüyorsun.
Berkay gözlerini kapatıp alaycı bir gülümseme takındı.
— Abartıyorsun Yıldırım. Ben Berkay Demir’im. Beni istemeyen yapımcı yoktur.
Yıldırım’ın sesi bu kez daha ciddi, daha keskin geldi:
— İşte tam da bu kibirle kendini bitiriyorsun! Bu film senin kariyerinde dönüm noktası olacaktı. Uluslararası dağıtım, büyük bütçe… Ama onlar güvenilir bir yüz istiyor, skandallardan arınmış bir kahraman. Anlıyor musun? “Güvenilir.”
Berkay sustu. Arabasının camından dışarı baktı. Şehrin ışıkları bir film sahnesi gibi akıp gidiyordu. İçinde kısa bir huzursuzluk kıpırdadı ama bunu belli etmedi.
— Yıldırım, insanlar beni sevmese her filmim gişe rekoru kırar mıydı? Her fotoğrafım saatler içinde binlerce kez paylaşılır mıydı? Benim işim sahneye çıkmak, rolümü oynamak. Gerisi onların derdi.
— Hayır Berkay, — dedi Yıldırım hiddetle. — Gerisi senin de derdin! Çünkü artık imaj her şey. Sen ne kadar yetenekli olursan ol, halk seni güvenilmez görürse, kimse sinema salonuna gitmez.
Berkay’ın yüzünde ilk defa bir gölge belirdi. Elinde tuttuğu telefonu sıkıca kavradı.
— O zaman ne yapmamı öneriyorsun? Paparazilere gülümsemeyeyim mi? Kadınlardan uzak mı durayım? Kendimi manastıra mı kapatayım?
Yıldırım derin bir nefes aldı, sesi biraz daha yumuşadı.
— Hayır Berkay. Ama artık akıllı davranmak zorundasın. Belki de… belki de sana “ciddi bir ilişki” görüntüsü lazım. İnsanların inanacağı bir düzen, bir denge. Yoksa bu film hayal olur.
Berkay’ın dudaklarının kenarında yine küçümseyen bir gülümseme belirdi ama gözlerinde bir anlığına ciddiyet parladı.
— Ciddi bir ilişki ha… Beni evlenirken düşünebiliyor musun Yıldırım?
— Düşünemiyorum, — dedi Yıldırım. — Ama eğer kariyerini kurtaracaksa, belki de bu sefer imajını kurtarmak için rol yapman gerekecek.
Telefon kapandığında Berkay bir süre boşluğa baktı. Gece kulübünün neon ışıkları hâlâ gözlerinin önündeydi. Ama ilk kez kalbinde bir ağırlık hissetti. Şöhret, para, kadınlar… Hepsi vardı. Peki ya güven?
“Belki de bu sefer gerçekten bir rolün hayatımı kurtarması gerekiyor,” diye düşündü içinden.
Sessiz Bir Hayatın Renkleri
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri süzülürken Ceyda gözlerini açtı. Kafasında hâlâ gece çalıştığı kafedeki yorgunluk vardı ama güne erken başlamak zorundaydı. Üçüncü sınıfta okuduğu Resim Öğretmenliği bölümü, hem hayallerini hem de tüm zamanını kapsıyordu. Fakat tek başına okumak kolay değildi; geçinebilmek için hafta içi akşamları ve hafta sonları bir kafede garsonluk yapıyordu.
Yaşadığı küçük öğrenci evi, iki yakın arkadaşıyla paylaştığı bir sığınaktı. Salonda boyalara bulanmış tuvaller, mutfakta çay bardakları, masanın üstünde ise not defterleri ve fırçalar… Yorgun ama umutlu bir gençlik eviydi.
Telefonuna düşen mesaj kardeşlerinden gelmişti:
— “Abla, babam sabah yine bahçeye indi. Hava çok yağmurlu, sen burada olsaydın bize yardım ederdin.”
Mesajı okurken yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Ailesi Rize’nin bir köyünde yaşıyordu. İki küçük kız kardeşi hâlâ ortaokul ve liseye gidiyor, derslerini çay bahçelerinin arasında ezberlemeye çalışıyordu. Yaz aylarında tüm aile çay toplamaya çıkar, çuvalları sırtlayarak fabrikaya götürürlerdi. Çayın yeşil yaprakları arasında geçen çocukluğu, Ceyda’nın belleğinde yorgun ama huzurlu bir tablo olarak kalmıştı.
Annesi sabahın erken saatinde odun sobasında çay demler, kahvaltı sofralarını kurardı. Kardeşleri sabahları okula gitmeden önce annelerine yardım eder, bahçeye inen babalarının ardı sıra bakakalırlardı. Onların hayatı çay bahçeleri ve okul kitapları arasında sıkışmıştı.
Ceyda ise bambaşka bir şehirde, üniversite hayallerinin peşinde koşuyordu. Resim yapmak onun için yalnızca bir meslek değil, nefes almak gibiydi. Çocukluğunda köy evlerinin duvarlarına kömürle çizdiği figürler, şimdi tuvallere taşınıyordu. Ama hayallerini yaşatabilmek için elinde tepsiyle masa masa dolaşmak zorundaydı.
Akşamüstü kafede çalışırken, masalara çay götürürken, kahkahalar atan insanları izlerken zaman zaman içini bir hüzün kaplıyordu. Onlar eğlenirken o ayakta saatlerce çalışıyor, eve döndüğünde yorgunluktan zor nefes alıyordu. Ama her defasında aynada kendine bakıp fısıldıyordu:
— “Dayan Ceyda. Bir gün resimlerinle yaşayacaksın.”
Arkadaşlarıyla paylaştığı evde ise bambaşka bir hayat vardı. Mutfağın köşesinde kızların boyadığı eski bir masa, salonda kahkahalarla izlenen diziler, geceleri yapılan makarna ve kahve sofraları… Her şey mütevazıydı ama sıcak ve gerçekti.
O akşam telefonla annesini aradığında annesi yine aynı cümleyi söyledi:
— Kızım çok yoruluyorsun, gerekirse okulu bırak gel buraya. Çayın işi bitmez, burada sana da ekmek çıkar.
Ceyda’nın gözleri doldu ama sesi kararlıydı:
— Anne, bırakmayacağım. Öğretmen olacağım. Kardeşlerime de örnek olacağım.
O sırada kardeşlerinin neşeli sesleri telefona karıştı. Biri lisede, biri ortaokuldaydı. Ellerinde çay lekeleri, defterleri karalanmış ama yüzlerinde umut vardı. Ceyda onların hayaliydi. Onların gözüne baktığında, “okumak” kelimesi bir masal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyordu.
Telefonu kapatıp yatağına uzandığında gözleri tavana daldı. Başka bir şehirde, parıltılar içinde yaşayan insanların hayatını merak etmedi bile. Onun dünyası fırça darbelerinden ve ekmek parası için tuttuğu tepsiden ibaretti.
Ama kader, çok yakında onun yolunu bambaşka birine çıkaracaktı.