Gözlerindeki karanlık ifadenin nedenini çözemiyordum. Bana güvenmemesini anlayabiliyordum ama bu derece kartlarını açık oynadığına şahit olmak, benden zerre korkmadığını ve küçümsediğini gösteriyordu. Ve ne olur ne olmaz diye gözdağı veriyordu.
"İçerisi nasıl da soğudu," dedi Hakan kollarını birbirine dolayarak sıvazladı. "Siz de üşüdünüz mü?"
Emre abi ayağa kalkmış, yanımıza yürümüştü. Kenardaki eski, ayakta zar zor duran ahşap masadan mavi, ince bir dosya alarak elime tutuşturdu. "Şu Demir Bora mıdır... Onun şahsi bilgileri. Bizim çocuklar baktılar üç beş şeye, adam zaten karı kızla gününü gün eden züppenin teki... Okuldan sonra takıldığı mekanlar da yazıyor içinde... Okulunu bile bulaştırmadan oraya gidip çocuğu avlarsan işimiz hallolur."
Gülümsedim. "Bir hafta içinde olmuş bil!"
Yüzündeki alaylı ifadeyle kafama vurdu hafifçe. "Kesin konuşma da... Bir asla dedim başıma neler geldi..."
Sırıtttım. Beni asla çeteye almayacağını söylemişti ama sonuç olarak buradaydım. Biri asla diyorsa o işe kesin gözüyle bakın gençler!
Hafif sallanan arabada yoldan kayıp giden ağaçları izliyordum. Bir süre sonra bakışlarım kucağımda, bacaklarımın hemen üzerinde duran Emre abinin elime tutuşturduğu ve okumamı itinayla istediği mavi ince dosyaya düştü.
Dosyanın şeffaf kapağındaki ismi tekrar tekrar okudum. Demir Bora. İsmin hemen altında google'dan alındığı çok belli siyah beyaz resmin sureti bana göz kırpıyordu.
"Geldik abla."
Ali'nin hemen yanımdaki sesini işittiğimde çevreme bakındım. Emre abi artık bir ekip olduğumuzu, istediğim zaman bir araba ayarlayacaklarını söylemişti. Bu görev için ne gerekiyorsa da sağlayacağını. Bu yüzden okula giderken Ali beni ÖZOK Üniversitesinin kampüsünün yakınına kadar bırakmıştı. Hala robotik bir ifadeyle yüzüme bakmaya devam eden Ali'ye kocaman sırıttım ve yaklaşarak sırtına bir tane vurdum. "Sağ olasın be Ali!"
Eli omzuna giderken asılan yüzünü hafifçe eğmişti. "Ne demek abla, Emre abi emretti sonuçta."
Önümdeki dosyadan kağıtları çıkardım, zaten üç taneydi. Dörde beşe katlayarak çantama tıktığımı gören Ali, kaşlarını çattı. "Abla ne yapıyorsun?"
"O koca dosyayı bu küçücük çantaya nasıl sığdırayım Ali? Elimde mi gezdireyim ben Demir Bora'yı araştırıyorum diye? Mecbur... Hadi ben gittim."
Ona el sallayarak arabadan indim ve kampüse doğru yürümeye başladım. Emre abi depodan ayrılmadan hemen önce bu işin ne kadar önemli olduğunu defalarca kez vurgulamıştı. "Gözünü seveyim eline gözüne bulaştırma Özgür, bak biteriz. Sıçarlar ağzımıza, daha ne kadar açık şekilde anlatabilirim bilmiyorum. Tehlikeli adamlar bunlar kızım, kıçımızdan kan alırlar. Allah'ını seviyorsan ciddiye al şu işi."
Neden ciddiye almayacağımı düşünüyordu bilmiyordum ama ben yapabileceğimi biliyordum.
Hatta yapacaktım.
Girişteki güvenliğe öğrenci kimliğimi gösterdikten sonra, yüzümdeki kocaman gülümsemeyle önümdeki 4 yılı geçireceğim, şekilleneceğim, olgunlaşacağım, değişeceğim ve hayata dair daha neler öğreneceğim okuluma baktım.
Güzel şeyler olacaktı, hissediyordum.
Önce öğrenci işlerinden ders programımı almış, -Aslında program okulun öğrenci sayfasında yazıyordu ama unutmuştum- ilk defa o kadar kalabalık insan grubuyla karşı karşıya gelmiştim. Dev amfinin her bir sırası doluydu. Yine de şükür ki arkalarda bir iki kişilik boş yer kalmıştı, hemen çantamı köşeye attığım gibi kuruldum.
Kural bir; yer kapmak istiyorsan erken geleceksin.
Sınıf, içi dev bir sinek ordusunun istilasına uğramışcasına vızıltı, uğultu sesleriyle perçinleşiyordu. Kulaklarımı tıkamak istesem de, biraz sonra bir hoca içeri girdiğinde gergin bir sessizlik oluştu.
Hocamız kendisini tanıttı. Bu sınıfın danışman hocasıymış, profesörmüş. Ne sorun yaşarsak veya merak ettiğimiz konular olursa kendisine danışabilirmişiz. Dersinden çok nadir öğrenci geçermiş, iyi bir hukukçu çok çalışmalıymış vs vs. Bildiğimiz konular işte.
Böyle bir kaç hoca daha gelip neler öğreneceğimizi, sınav sistemlerini -ve daha çok kendi tanıtımlarını- yaparken sıkıntıdan öleceğimi düşündüm ve ölmemek için sınıftan kaçtım. Zaten bu gün ders işlenmeyeceği açıktı, sadece okulun öğrenim sistemine yönelik geniş kapsamlı bir tanıtım yapıyorlardı.
Biraz okulu turladım, bahçeyi gezdim, diğer fakülteleri dolaştım. Yine de kampüsün her yerini keşfetmediğimi biliyordum. Kendi kendime bir yere kadar turlayabilirdim zaten. Neyse ki oryantasyona çabuk geçilmişti. Başımızda çeşitli eğitmenlerle, birinci ve hazırlık öğrencilerinin hepsi bu dev okulu gezmeye başladık. Eğitmenler bu seferde okulun tarihini, geçirdiği süreçleri, rektörü, dekanı, uzun uzadıya tanıtmışlardı. Bir kulağım onlarda olsa da, ilgimi tamamen okula, kampüse, bahçeye, göz boyayan yapılara, büyük gösterişli kütüphaneye, mimarlık fakültesinin hemen önündeki balina şeklindeki büyük havuza vermiştim. Her şey o kadar, o kadar güzeldi ki, bu okul her şeyiyle göz boyuyordu. Çocuklar buraya bayılacaktı.
Hocalar ayrıca bahar şenliklerinden, çeşitli kutlamalardan, gezilerden, sanat yarışmalarından, ödüllerden de bahsetmişlerdi. Ne kadar bu konu ilgimi çekmiş, detaylı şekilde bahsetmelerini istesem de vakit kalmadığını söyleyerek oryantasyonu bitirmiş ve bizi tatlı ve içeceklerin servis edildiği konferans salonuna yönlendirmişlerdi. Son olarak rektörün konuşmasını dinleyecek ve günü bitirecektik.
Bahçede ne Arın'la ne de Ege'yle karşılaşmamıştım. Bu gün dersleri olmayabilirdi, ya da okulun ilk günü olduğu için gelmeme ihtimalleri daha yüksekti. Tabi bunun böyle olmadığını rektörün uzun uzadıya konuşması sonrası konferans çıkışında anladım.
Yüzümde bezgin bir ifadeyle hemen önümdeki kapıyı ittirdim. Son çıkanlar arasındaydım, konuşmanın ortasında uyuyakalmıştım ve bir Allah'ın kulu da beni uyandırmamıştı. Esneyerek elimi ağzıma kapadım ve konferans salonun hemen çıkışında, sırtını duvara yaslamış yüzündeki bezgin ifadeyle dikilen Arın'a baktım.
"Hoş geldin!" dedim yüzümdeki kocaman gülümsemeyle. O kadar sıkılmıştım ki tanıdık bir yüz görmek mutlu etmişti.
"Bacaklarım ağrıdı," dedi sırtını duvardan ayırıp önümde dikilirken. "Seni beklemekten..."