İstanbul’un Boğaz’a nazır o eski yalı, rüzgârın her esişinde
sanki geçmişin fısıltılarını taşıyordu. Denizin tuzlu kokusu,
bahçedeki çardaklara sinmiş, taş duvarlara sinmişti. O gece, Mardin’den gelen o
eski, çatlak gümüş saat, her şeyi yeniden alevlendirecekti.
Derin Karadağ, konakta bir esir gibiydi; Aslan Sancaktar ise
kendi yaralarını kaşımaktan vazgeçemiyordu. Ve Cansel… o,
bu yangının körükleyicisi olmaktan hiç vazgeçmemişti.
Sabahın ilk ışıkları, konak bahçesini altın rengiyle boyarken
Derin çardakta oturuyordu. Denize bakıyordu; dalgalar, sanki
onun içindeki fırtınayı yansıtıyordu. Saçları rüzgârda hafifçe
savruluyor, gözleri uzaklara dalmıştı. Yirmi yıl önce abisinin
öldürüldüğü o karanlık geceyi düşünüyordu. O günden beri
hayatı, intikam ve nefretle örülmüştü. Ama şimdi, bu konakta,
celladının evinde, her şey daha karmaşık hale gelmişti.
Adımlar yaklaştı. Cansel’di. Elinde meyve bıçağı parlıyordu;
parmakları sapını sıkıca kavramıştı. Yüzünde o kibirli, zehir gibi
gülümseme vardı. Saçları kusursuzca taranmış, makyajı
sabahın bu saatinde bile kusursuzdu. Sanki bu evin hanımı
oydu ve Derin, sadece bir misafirdi – ya da daha doğrusu, bir
mahkûm.
“Derin,” dedi Cansel, sesi tatlı ama bıçak kadar keskin. “Aslan’ın
sana acıdığını falan sanma. O sadece babasının yarım bıraktığı
hesabı, senin gözlerinin içine bakarak bitiriyor. Senin acın, onun
için bir zafer. Bir ödül.”Derin yavaşça ayağa kalktı. Gözleri Cansel’in gözlerine
kilitlendi. Kalbi hızlı çarpıyordu ama sesi sakin, hatta alaycıydı.
“Eğer birine acıyacaksan, celladına âşık olan kendi zavallı
ruhuna acı, Cansel. Çünkü bu evde senden daha büyük bir esir
yok. Sen Aslan’ın gölgesinde yaşıyorsun. O bir adım atsa, sen
titriyorsun. Ben en azından kendi acımın sahibi oldum. Sen
ise… sen sadece bir gölgesin.”
Cansel’in gülümsemesi dondu. Derin yanından sertçe geçti,
omzu ona çarptı. Cansel arkasından nefretle baktı. Elindeki
bıçağı masaya hırsla sapladı. Bıçak tahtaya gömüldü, titreşti.
Bahçe bir an sessizleşti. Sadece denizin uğultusu ve rüzgârın
yapraklardaki hışırtısı kaldı.
Öğleden sonra, konak sessizdi. Aslan’ın çalışma odası, ağır
perdelerle gölgelenmişti. Masanın üstünde dağınık kâğıtlar, eski
defterler ve o saat… Mardinden gelen, çatlak gümüş saat.
Aslan onu avucunda tutuyordu. Parmakları metalin
soğukluğunu hissediyordu. Saat durmuştu; akrebi ve yelkovanı
yirmi yıl önceki o geceyi işaret ediyordu sanki. Gözleri saatle
doluydu. O geceyi hatırlıyordu: uyanış, evdeki kan, halasının
cansız bedeni, doğmamış bebeğin acısı.
Kapı açıldı. Derin’di. Adımları yavaşladı. Saati görünce kalbi
duracak gibi oldu. O, abisinin saatiydi. O çukura atıldığında
kolundaydı. Yirmi yıl geçmişti ama Derin için her şey dün
gibiydi.
“Bu… abimin saati,” dedi Derin, sesi titreyerek. Masaya yaklaştı.
“Onu o çukura mahkûm ederken bu saat kolundaydı. Yirmi yıl
geçti Aslan… O zaman çocuktun. Belki kendi konağındauyuyordun, hiçbir şeyden haberin yoktu. Ama bugün… Bugün
neden hâlâ o günün nefretini kucağında taşıyorsun? Neden
babanın yarım bıraktığı bu kanlı mirası sen sürdürüyorsun?”
Aslan saati masaya sertçe bıraktı. Gözleri öfkeyle parladı.
Sandalyesinden kalktı, boyu Derin’den çok daha uzundu.
“Çünkü o gece sadece senin abin ölmedi, Derin! Ben
uyandığımda evimizde halamın ve o doğmamış bebeğin
cenazesi vardı! Senin ailen benim halamı katletti! Sen bana
‘Neden devam ettiriyorsun’ diyorsun ama bu nefreti ben
başlatmadım. Ben sadece bana bırakılan bu enkazın altında
hayatta kalmaya çalışıyorum!”
Derin’in gözleri doldu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
“O enkazdan çıkmak yerine üstüne kat çıkıyorsun! Sen bugün
beni buraya hapsederek o geceki cellatlardan ne farkın
kaldığını sanıyorsun?”
Aslan masadan fırladı. Derin’in kolunu sıkıca kavradı.
Parmakları tenine gömülüyordu. “Farkım şu; ben o gece bir
bebeği kaybettim ama bugün seni yaşatıyorum! Madem hesap
soracaksın, gel! Gel de bu sessizliğin sonu neresiymiş gör!”
Derin’i sarsarak dışarı sürükledi. Holde Cansel karşılarına çıktı
ama Aslan ona bakmadı bile. Derin’i siyah arabaya bindirdi.
Motor gürledi. Konaktan uzaklaşırken Cansel kapının eşiğinde
titreyerek arkalarından baktı. Elleri yumruk olmuştu. Nefesi
kesik kesikti.
Araba İstanbul’un rüzgârlı tepelerine doğru yol alıyordu.
Boğaz’ın ıssız bir yamacı, akşamüstünün kızıl ışıklarıyla
parlıyordu. Uçurumun kenarı tehlikeliydi; aşağıda denizköpürüyordu. Aslan ve Derin arabadan indiler. İkisi de birbirine
düşman gibi bakıyordu ama aynı acıyı taşıdıkları her
hallerinden belliydi. Rüzgâr saçlarını savuruyor, kıyafetlerini
dalgalandırıyordu.
Aslan uçurumun kenarını işaret etti. “Sen abin için ağlıyorsun…
Ben ise hiç tanımadığım o bebek için, halam için içimde bir
cehennem taşıyorum. Bu nefret bizim seçimimiz değil Derin. Bu
bizim kaderimiz!”
Derin saati kalbine bastırdı. Soğuk metal göğsüne değiyordu.
“Kaderimizi biz yazarız Aslan. Sen bugün bu saati elinde
tutarken o geceki babana dönüşüyorsun. Ben o geceyi
değiştiremem ama sen bugünü değiştirebilirsin.”
Aslan yaklaştı. Sesini rüzgârda keskinleştirerek konuştu:
“Değiştiremem… Çünkü bu saat durduysa, o gece bizim
ruhumuzda da zaman durdu. İkimiz de aynı enkazın altındayız.”
Sözler havada asılı kaldı. Deniz dalgaları aşağıda uğulduyordu.
İkisi de susmuştu. Derin’in gözlerinde yaşlar, Aslan’ın yüzünde
ise yorgun bir öfke vardı. Rüzgâr, aralarındaki mesafeyi
kapatamıyordu ama ikisinin de kalbi aynı ritimde çarpıyordu –
nefret ve acının karıştığı bir ritim.
Akşam çökerken konak yeniden sessizleşti. Aslan ve Derin içeri
girdiklerinde Cansel merdivenlerde onları bekliyordu. Yüzü
öfkeden mosmordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Elleri titriyordu.
“Neredeydiniz?” diye sordu Cansel, sesi tiz. “Aslan, bu kızın
gözyaşları için mi terk ettin bu evi?”Aslan Cansel’in yanından geçerken sesi buz gibiydi. “Kimsenin
kimseyi kandırdığı yok Cansel. Tek bir kelime daha edersen, bu
gece o kapıyı arkadan kilitlerim.”
Cansel Derin’in yolunu kesti. “O saati bana ver! O uğursuzluk
getirir!”
Derin saati avucunda sıktı. Cansel’i sertçe kenara itti. “Bu saat
senin gibi sahte hayatların değil, gerçek acıların emaneti. Çekil
yolumdan!”
Derin merdivenlerden çıktı. Odasının kapısını şiddetle kapatıp
kilitledi. Aslan ise ceketini yere fırlatıp çalışma odasına girdi.
Kapı gürültüyle kapandı. Konak yeniden sessizliğe gömüldü
ama bu sessizlik fırtınadan önceydi.
Gece yarısı. Derin’in odası ay ışığıyla yıkanıyordu. Perdeler
hafifçe sallanıyordu. Derin yatağında yatıyordu; elinde saat, ona
sarılmış halde. Saat çalışmıyordu ama Derin onu kulağına
dayadı. Sessizliğin içinde bir şeyler duyuyordu – belki kendi
kalp atışlarını, belki de koridordan gelen o ağır nefesi.
Kapının önünde bir gölge belirdi. Kapı açılmadı ama koridordan
ağır bir çakmak sesi duyuldu. Çıt… çıt… Aslan’dı. Orada
duruyordu. Derin içinden mırıldandı: “Aslan… Kapımın önünde
bekliyor. Tıpkı yirmi yıl önce o sabah konaklarının avlusunda
beklediği gibi. İkimiz de babalarımızın günahlarını sırtımızda
taşıyoruz. O halasını kaybetti, ben abimi… Ama şimdi bu
sessizlikte, nefretin bittiği o ince çizgideyiz. Cansel haklı, bu
saat uğursuzluk getirdi. Çünkü kalbimin nefretle çarpan ritmini
bozmaya, o cellada acımaya başladım.”Derin saati daha sıkı tuttu. Aslan’ın koridordaki yorgun nefesini
duyuyordu. İki düşman, birbirine en uzak ama en yakın oldukları
o gecenin içindeydiler. Zaman durmuştu. Saat susmuştu. Ama
içlerindeki fırtına yeni başlıyordu.
Konak, o geceyi de yutmuştu. Ama yarın… yarın her şey
değişecekti. Cansel’in gölgesi odalara sızacaktı. Saat denize
atılacaktı. Aslan’ın öfkesi patlayacaktı. Ve Baran Sancaktar,
İstanbul’a adım atacaktı. Karanlık sınır, bir kez daha çizilecekti.