ZAMANIN DURDUĞU GECE

1069 Words
İstanbul’un Boğaz’a nazır o eski yalı, rüzgârın her esişinde sanki geçmişin fısıltılarını taşıyordu. Denizin tuzlu kokusu, bahçedeki çardaklara sinmiş, taş duvarlara sinmişti. O gece, Mardin’den gelen o eski, çatlak gümüş saat, her şeyi yeniden alevlendirecekti. Derin Karadağ, konakta bir esir gibiydi; Aslan Sancaktar ise kendi yaralarını kaşımaktan vazgeçemiyordu. Ve Cansel… o, bu yangının körükleyicisi olmaktan hiç vazgeçmemişti. Sabahın ilk ışıkları, konak bahçesini altın rengiyle boyarken Derin çardakta oturuyordu. Denize bakıyordu; dalgalar, sanki onun içindeki fırtınayı yansıtıyordu. Saçları rüzgârda hafifçe savruluyor, gözleri uzaklara dalmıştı. Yirmi yıl önce abisinin öldürüldüğü o karanlık geceyi düşünüyordu. O günden beri hayatı, intikam ve nefretle örülmüştü. Ama şimdi, bu konakta, celladının evinde, her şey daha karmaşık hale gelmişti. Adımlar yaklaştı. Cansel’di. Elinde meyve bıçağı parlıyordu; parmakları sapını sıkıca kavramıştı. Yüzünde o kibirli, zehir gibi gülümseme vardı. Saçları kusursuzca taranmış, makyajı sabahın bu saatinde bile kusursuzdu. Sanki bu evin hanımı oydu ve Derin, sadece bir misafirdi – ya da daha doğrusu, bir mahkûm. “Derin,” dedi Cansel, sesi tatlı ama bıçak kadar keskin. “Aslan’ın sana acıdığını falan sanma. O sadece babasının yarım bıraktığı hesabı, senin gözlerinin içine bakarak bitiriyor. Senin acın, onun için bir zafer. Bir ödül.”Derin yavaşça ayağa kalktı. Gözleri Cansel’in gözlerine kilitlendi. Kalbi hızlı çarpıyordu ama sesi sakin, hatta alaycıydı. “Eğer birine acıyacaksan, celladına âşık olan kendi zavallı ruhuna acı, Cansel. Çünkü bu evde senden daha büyük bir esir yok. Sen Aslan’ın gölgesinde yaşıyorsun. O bir adım atsa, sen titriyorsun. Ben en azından kendi acımın sahibi oldum. Sen ise… sen sadece bir gölgesin.” Cansel’in gülümsemesi dondu. Derin yanından sertçe geçti, omzu ona çarptı. Cansel arkasından nefretle baktı. Elindeki bıçağı masaya hırsla sapladı. Bıçak tahtaya gömüldü, titreşti. Bahçe bir an sessizleşti. Sadece denizin uğultusu ve rüzgârın yapraklardaki hışırtısı kaldı. Öğleden sonra, konak sessizdi. Aslan’ın çalışma odası, ağır perdelerle gölgelenmişti. Masanın üstünde dağınık kâğıtlar, eski defterler ve o saat… Mardinden gelen, çatlak gümüş saat. Aslan onu avucunda tutuyordu. Parmakları metalin soğukluğunu hissediyordu. Saat durmuştu; akrebi ve yelkovanı yirmi yıl önceki o geceyi işaret ediyordu sanki. Gözleri saatle doluydu. O geceyi hatırlıyordu: uyanış, evdeki kan, halasının cansız bedeni, doğmamış bebeğin acısı. Kapı açıldı. Derin’di. Adımları yavaşladı. Saati görünce kalbi duracak gibi oldu. O, abisinin saatiydi. O çukura atıldığında kolundaydı. Yirmi yıl geçmişti ama Derin için her şey dün gibiydi. “Bu… abimin saati,” dedi Derin, sesi titreyerek. Masaya yaklaştı. “Onu o çukura mahkûm ederken bu saat kolundaydı. Yirmi yıl geçti Aslan… O zaman çocuktun. Belki kendi konağındauyuyordun, hiçbir şeyden haberin yoktu. Ama bugün… Bugün neden hâlâ o günün nefretini kucağında taşıyorsun? Neden babanın yarım bıraktığı bu kanlı mirası sen sürdürüyorsun?” Aslan saati masaya sertçe bıraktı. Gözleri öfkeyle parladı. Sandalyesinden kalktı, boyu Derin’den çok daha uzundu. “Çünkü o gece sadece senin abin ölmedi, Derin! Ben uyandığımda evimizde halamın ve o doğmamış bebeğin cenazesi vardı! Senin ailen benim halamı katletti! Sen bana ‘Neden devam ettiriyorsun’ diyorsun ama bu nefreti ben başlatmadım. Ben sadece bana bırakılan bu enkazın altında hayatta kalmaya çalışıyorum!” Derin’in gözleri doldu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “O enkazdan çıkmak yerine üstüne kat çıkıyorsun! Sen bugün beni buraya hapsederek o geceki cellatlardan ne farkın kaldığını sanıyorsun?” Aslan masadan fırladı. Derin’in kolunu sıkıca kavradı. Parmakları tenine gömülüyordu. “Farkım şu; ben o gece bir bebeği kaybettim ama bugün seni yaşatıyorum! Madem hesap soracaksın, gel! Gel de bu sessizliğin sonu neresiymiş gör!” Derin’i sarsarak dışarı sürükledi. Holde Cansel karşılarına çıktı ama Aslan ona bakmadı bile. Derin’i siyah arabaya bindirdi. Motor gürledi. Konaktan uzaklaşırken Cansel kapının eşiğinde titreyerek arkalarından baktı. Elleri yumruk olmuştu. Nefesi kesik kesikti. Araba İstanbul’un rüzgârlı tepelerine doğru yol alıyordu. Boğaz’ın ıssız bir yamacı, akşamüstünün kızıl ışıklarıyla parlıyordu. Uçurumun kenarı tehlikeliydi; aşağıda denizköpürüyordu. Aslan ve Derin arabadan indiler. İkisi de birbirine düşman gibi bakıyordu ama aynı acıyı taşıdıkları her hallerinden belliydi. Rüzgâr saçlarını savuruyor, kıyafetlerini dalgalandırıyordu. Aslan uçurumun kenarını işaret etti. “Sen abin için ağlıyorsun… Ben ise hiç tanımadığım o bebek için, halam için içimde bir cehennem taşıyorum. Bu nefret bizim seçimimiz değil Derin. Bu bizim kaderimiz!” Derin saati kalbine bastırdı. Soğuk metal göğsüne değiyordu. “Kaderimizi biz yazarız Aslan. Sen bugün bu saati elinde tutarken o geceki babana dönüşüyorsun. Ben o geceyi değiştiremem ama sen bugünü değiştirebilirsin.” Aslan yaklaştı. Sesini rüzgârda keskinleştirerek konuştu: “Değiştiremem… Çünkü bu saat durduysa, o gece bizim ruhumuzda da zaman durdu. İkimiz de aynı enkazın altındayız.” Sözler havada asılı kaldı. Deniz dalgaları aşağıda uğulduyordu. İkisi de susmuştu. Derin’in gözlerinde yaşlar, Aslan’ın yüzünde ise yorgun bir öfke vardı. Rüzgâr, aralarındaki mesafeyi kapatamıyordu ama ikisinin de kalbi aynı ritimde çarpıyordu – nefret ve acının karıştığı bir ritim. Akşam çökerken konak yeniden sessizleşti. Aslan ve Derin içeri girdiklerinde Cansel merdivenlerde onları bekliyordu. Yüzü öfkeden mosmordu. Gözleri kıpkırmızıydı. Elleri titriyordu. “Neredeydiniz?” diye sordu Cansel, sesi tiz. “Aslan, bu kızın gözyaşları için mi terk ettin bu evi?”Aslan Cansel’in yanından geçerken sesi buz gibiydi. “Kimsenin kimseyi kandırdığı yok Cansel. Tek bir kelime daha edersen, bu gece o kapıyı arkadan kilitlerim.” Cansel Derin’in yolunu kesti. “O saati bana ver! O uğursuzluk getirir!” Derin saati avucunda sıktı. Cansel’i sertçe kenara itti. “Bu saat senin gibi sahte hayatların değil, gerçek acıların emaneti. Çekil yolumdan!” Derin merdivenlerden çıktı. Odasının kapısını şiddetle kapatıp kilitledi. Aslan ise ceketini yere fırlatıp çalışma odasına girdi. Kapı gürültüyle kapandı. Konak yeniden sessizliğe gömüldü ama bu sessizlik fırtınadan önceydi. Gece yarısı. Derin’in odası ay ışığıyla yıkanıyordu. Perdeler hafifçe sallanıyordu. Derin yatağında yatıyordu; elinde saat, ona sarılmış halde. Saat çalışmıyordu ama Derin onu kulağına dayadı. Sessizliğin içinde bir şeyler duyuyordu – belki kendi kalp atışlarını, belki de koridordan gelen o ağır nefesi. Kapının önünde bir gölge belirdi. Kapı açılmadı ama koridordan ağır bir çakmak sesi duyuldu. Çıt… çıt… Aslan’dı. Orada duruyordu. Derin içinden mırıldandı: “Aslan… Kapımın önünde bekliyor. Tıpkı yirmi yıl önce o sabah konaklarının avlusunda beklediği gibi. İkimiz de babalarımızın günahlarını sırtımızda taşıyoruz. O halasını kaybetti, ben abimi… Ama şimdi bu sessizlikte, nefretin bittiği o ince çizgideyiz. Cansel haklı, bu saat uğursuzluk getirdi. Çünkü kalbimin nefretle çarpan ritmini bozmaya, o cellada acımaya başladım.”Derin saati daha sıkı tuttu. Aslan’ın koridordaki yorgun nefesini duyuyordu. İki düşman, birbirine en uzak ama en yakın oldukları o gecenin içindeydiler. Zaman durmuştu. Saat susmuştu. Ama içlerindeki fırtına yeni başlıyordu. Konak, o geceyi de yutmuştu. Ama yarın… yarın her şey değişecekti. Cansel’in gölgesi odalara sızacaktı. Saat denize atılacaktı. Aslan’ın öfkesi patlayacaktı. Ve Baran Sancaktar, İstanbul’a adım atacaktı. Karanlık sınır, bir kez daha çizilecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD