Sabahın ilk ışıkları Derin’in odasına sızarken genç kadın aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Odasının yüksek tavanından sarkan kristal avizenin yumuşak yansımaları, aynanın gümüş çerçevesinde dans ediyordu. Derin, fırçayı her geçişinde uzun, simsiyah saç tellerini yavaşça ayırıyor, parmaklarının arasından kayan ipek gibi dokuyu hissediyordu. Gözleri aynada kendi yansımasına takılı kalmıştı. Yirmi beş yaşındaki yüzünde, onca yılın yükü vardı; ince kaşlarının altındaki ela gözler hem kırılgan hem de çelik gibi sert bakıyordu. Bu oda, bu konak, bu lüks mobilyalar… Hepsi ona yabancıydı. Altın varaklı aynalar, ağır kadife perdeler, antika mobilyalar… Bunların hepsi birer zincirdi aslında. Dışarıda İstanbulun boğaz havası serin esiyordu ama içerideki hava ağır ve boğucuydu.
Kapı çalmadan açıldı. İçeri Cansel girdi. Yüzünde o her zamanki küçümseyen ifade vardı. İnce dudakları hafifçe kıvrılmış, kaşları alaycı bir biçimde kalkmıştı. Üzerindeki ipek sabahlık, sabah ışığında parlıyordu. “Bu oda fazla lüks kalmış senin için,” dedi alaycı bir sesle, her kelimeyi yavaşça vurgulayarak. Sesi odanın sessizliğini keskin bir bıçak gibi yardı. “Bugün kütüphanedeki o eski tozlu kitapları tek tek elden geçireceksin. Bakalım o narin ellerin toz tutunca da bu kadar dik durabilecek misin? Belki o zaman anlarsın buradaki yerini.”
Derin aynadaki yansımasına son bir kez baktı. Saçlarının son tutamını da taradı, fırçayı yavaşça bıraktı. Sonra sakin ama kararlı bir hareketle ayağa kalktı. Omuzları gerilmiş, boynu dimdikti. “Ben senin hizmetçin değilim, Cansel,” dedi sesi sakin ama içindeki fırtınayı gizleyemeden. “Eğer Aslan Karadağ bir iş verilmesini istiyorsa, gelip kendi söyler. Ama bu evin tozunu yutmak, senin o zehirli nefesini solumaktan daha iyidir.”
Cansel’in yüzü bir an kızardı, gözleri kısıldı. Derin omzuyla onu hafifçe iterek odadan çıktı. Adımları koridorda yankılanıyordu; taş zemine basan topuk sesleri, yıllardır biriken öfkeyle ritim tutuyordu. Cansel sinirle elindeki gümüş aynayı yatağın üzerine fırlattı; ayna gümüş bir şimşek gibi parladı ve yorganın üzerine düştü. Aynanın yüzeyi hafifçe titredi, Cansel’in öfkeli yansıması kırık bir görüntü gibi dağıldı. “Senin de günün gelecek,” diye tısladı kendi kendine, parmakları yatağın kenarını sıkıca kavramıştı.
Öğleden sonra konak kütüphanesi loş ve ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Yüksek raflar tavana kadar uzanıyor, tozlu deri ciltli kitaplar yılların ağırlığını taşıyordu. Pencerelerden sızan soluk ışık, zemindeki eski halının desenlerini belli belirsiz aydınlatıyordu. Derin rafların en arkasını karıştırırken parmakları gümüş zinciri kararmış, eski bir kolyeye değdi. Metal soğuktu, yılların pası ve tozu üzerine sinmişti. Kolyeyi eline aldı, avucunda çevirdi. Zincirin halkaları hafifçe şıngırdadı. Tam o sırada kapıda Aslan belirdi. Uzun boyu, geniş omuzları kapı çerçevesini dolduruyordu. Kolyeyi görür görmez gözleri karardı, yüz hatları gerildi. Adımlarını hızlandırdı ve Derin’in elinden kolyeyi sertçe çekip aldı. Parmakları Derin’in bileğine bir an değdi; o dokunuş ikisini de elektrik çarpmış gibi bıraktı.
“Onu nereden buldun?” diye gürledi Aslan. Sesi kütüphanede derin bir yankı yaptı, kitap raflarını bile titretti. “Dokunmaya nasıl cüret edersin! Bu kolye halamın boynundaydı! Sancaktarların kanlı elleri değdi buna! Siz katilsiniz!”
Derin gözyaşları içinde ama dimdik durdu. Vücudu hafifçe titriyordu, göğsü inip kalkıyordu ama bakışları yerinden oynamıyordu. Gözlerindeki yaşlar yanaklarından süzülürken sesi titriyordu: “Asıl katil sizsiniz! Ben o gece beş yaşındaydım… Konaktaydım. Babamın eve o korkunç haberle gelişini hatırlıyorum! Siz benim abimi… benim abimi diri diri toprağa gömdünüz!”
Aslan bir an duraksadı. Geniş göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerinde ilk kez bir kararsızlık, bir çatırdama belirdi. Ses tonu yumuşadı, neredeyse fısıltıya dönüştü: “O bir cezaydı… Halamın canının bedeliydi.”
Derin’in gözlerinden yaşlar daha hızlı süzülüyordu ama hıçkırıklarını yuttu. Boğazı yanıyordu, kelimeler zorla çıkıyordu: “Beş yaşındaki bir çocuğun abisini ondan çalmak neyin cezasıydı? Siz sadece bir kadını değil, benim çocukluğumu da gömdünüz o çukura! Abim on iki yaşındaydı. Oyun oynuyordu bahçede… Siz geldiniz ve her şeyi bitirdiniz. O çukur hâlâ içimde açık duruyor, her gece düşüyorum içine.”
Hıçkırıklarını bastıra bastıra kütüphanenin ağır ahşap kapısını ardına kadar açtı. Kapı gıcırdayarak açılırken koridorda koşarak uzaklaştı. Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyor, konak boyunca yayılıyordu. Aslan elindeki kolyeyi öfkeyle sıktı; parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Zincir avucuna gömülüyordu. Boş kütüphanenin ortasında tek başına kaldı. Toz zerrecikleri havada süzülüyordu. Kolyeye baktı uzun uzun. Hatıralar zihninde canlanıyordu ama sesini çıkarmadı. Sadece derin bir nefes aldı ve olduğu yerde kaldı.
Akşam yemeği masasında hava ağırdı. Kimse konuşmuyordu. Uzun maun masanın üzerinde gümüş takımlar, kristal kadehler parlıyordu ama atmosfer buz gibiydi. Cansel zafer kazanmış gibi gülümsüyordu. Dudaklarındaki o ince kıvrım, memnuniyetini gizlemiyordu. “Aslan, bu kızı susturmanın bir yolu yok mu? Fazla yüz verdin.”
Aslan sertçe başını kaldırdı. Gözleri çakmak çakmaktı. “Yeter Cansel! Kimsenin bir şeyi susturduğu yok. Sadece gerçekler konuşuyor.”
Derin tabağını sertçe itti. Tabak masada kayarken hafif bir ses çıkardı. “Gerçekler can yakar Cansel. Özellikle de ellerin kana bulanmışsa.” Sandalyeyi gürültüyle geriye itti, Aslan’a nefret dolu bir bakış fırlattı ve sofradan kalkıp merdivenlere yöneldi. Adımları hızlı ve kararlıydı. Aslan elindeki şarap kadehini masaya öyle sert bıraktı ki kadeh çatladı. İnce bir çatlak kadehin kenarından aşağı indi. Kırmızı şarap, beyaz örtünün üzerine kan lekesi gibi yavaş yavaş yayıldı. Lekesi masanın ortasına doğru genişliyordu. Cansel’in gülümsemesi bir an dondu, sonra tekrar yerleşti.
Gece, Aslan’ın çalışma odasında sadece masa lambası yanıyordu. Loş ışık, deri koltukların ve eski yağlı boya tabloların üzerine gölgeler düşürüyordu. Aslan kolyeye bakıyor, parmakları zincirin halkalarında dolaşıyordu. Her halkada geçmişin ağırlığını hissediyordu. Kapı açıldı, Cansel girdi. Elini Aslan’ın omzuna koydu, parmakları hafifçe sıktı. “Yarın onu bahçedeki eski kuyu tarafına göndereceğim…” dedi fısıltıyla. “Orası tekinsizdir, belki ayağı kayar da kurtuluruz.”
Aslan bir anda bileğini yakaladı ve Cansel’i kendine doğru çekti. Gözleri ateş gibi yanıyordu. “Eğer onun saçının teline zarar gelirse, seni o kuyunun en dibine ben atarım Cansel! O benim korumamda. Sakın bir oyun kurmaya kalkma!”
Bileğini sertçe bıraktı, ceketini kaptı ve odadan çıktı. Cansel canı yanan bileğini tutarak Aslan’ın arkasından nefretle baktı. Gözlerinde kara bir öfke vardı. Kapı şiddetle kapandı, ses konakta yankılandı.
Gece yarısı Derin’in odasında fırtına dışarıda uğulduyordu. Rüzgâr pencereleri sarsıyor, camlara yağmur damlaları vuruyordu. Derin yatağında doğrulmuş, pencereden gelen rüzgârın sesini dinliyordu. Gözleri kapalıydı ama zihni çok uzaklardaydı. İçinden bir ses yükseldi, kendi sesiydi ama sanki abisine aitti: “Abimin sesini duyuyorum sanki… ‘Korkma’ diyor. Karadağlar onu toprağa gömdü ama benim içimdeki sevgisini gömediler. Aslan Karadağ, sen beni esir aldığını sanıyorsun ama asıl prangayı bugün kendi kalbine vurdun.”
Derin başını yastığa koydu, gözlerini kararlılıkla kapattı. Kapının altından Aslan’ın gölgesinin geçtiğini fark etti ama yerinden kıpırdamadı. Sadece dudaklarında küçük, inatçı bir gülümseme belirdi. O gülümseme karanlık odada soluk bir umut gibiydi.