Akşamüstü - Mardin Sancaktar Konağı
Mardin’in taş duvarlı avlusu, akşamüstünün son kızıl ışıklarıyla yıkanıyordu. Hava ağır ve tozlu,
dağlardan esen hafif rüzgâr konağın avludaki zeytin ağaçlarının yapraklarını hafifçe hışırdatıyordu.
Baran Sancaktar, amcasıyla birlikte sevkıyat listelerini masanın üzerinde inceliyordu. Geniş
omuzları, yılların dağ adamı duruşuyla gerilmişti; kalın parmakları kâğıtların üzerinde ritmik bir
şekilde geziniyordu. Gözleri, her zamanki gibi keskin ve uyanıktı. Tam o anda telefonu çaldı.
Ekranında “Gizli Numara” yazıyordu. Baran kaşlarını hafifçe çatarak telefonu açtı. Arayan, Ömer
Akın’ın isimsiz kaynağıydı. Haber, bir hançer gibi saplandı kalbine. Cansel’in Ömer Akın eliyle
Mardin’e sızdırdığı zehirli haber, Sancaktar konağında anında deprem etkisi yarattı.
Baran’ın yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesildi. Damarları şakaklarında zonkluyor, göz
bebekleri büyüyordu. Masadaki kahve fincanını ani bir hareketle duvara fırlattı; porselen parçaları
avlunun taş zeminine dağılırken sert bir çınlama yankılandı. Ardından gözlerinden ateş fışkırır gibi
bir bakışla kükremeye başladı. Sesindeki öfke, dağları inletiyordu:
“ASLAN KARADAĞ! Sen benim kardeşimi masalara meze mi yapacaksın lan? Sen kimsin benim
kanımı pazarlık konusu edersin?”
Rojda Hanım, oğlunun bu kükremesini duyunca avluya doğru korkuyla koştu. Elleri titriyor, yüzü
endişeyle buruşmuştu. Kalbi hızla çarpıyordu. Yanına varır varmaz sordu, sesi titrek ve endişeliydi:
“Ne oldu oğlum? Derin’e bir şey mi yaptılar?”
Baran, ceketini sertçe sırtına geçirirken dişlerini sıktı. Gözleri öfkeyle parlıyor, adeta alev alev
yanıyordu. Adımları hızlı ve kararlıydı. Cevabı, avluyu bir kez daha inleten bir kükremeyle geldi:
“Derin’i satmaya kalkmış ana! Kendi kirli işleri için kardeşimi harcamaya kalkmış! Hazırlayın uçağı! İstanbul’a gidiyoruz! O konağı bu gece Karadağlara mezar etmezsem Sancaktar kanı bana
haram olsun!” Konak bir anda ayaklandı. Adamlar koşuşturmaya başladı, arabalar hazırlanırken Baran’ın özel uçağı pistte motorlarını ısıtmaya koyuldu. Mardin’den İstanbul’a uzanan o uzun gece, Baran’ın
içinde bir volkan gibi kaynıyordu. Her nefeste kardeşinin adı yankılanıyordu zihninde.
Saat sabahın 04:00’üydü. İstanbul’un Karadağ Malikânesi, davet bittikten sonra derin bir uykuya dalmıştı. Malikânenin ışıkları neredeyse tamamen sönüktü; sadece bahçedeki birkaç lamba, loş ve sarı bir ışık yayıyordu etrafa. Gece sessizdi, rüzgâr hafifçe esiyor, yapraklar hışırdıyordu. Aslan Karadağ, kütüphanede tek başına koltuğuna gömülmüş oturuyordu. Elinde viski bardağı vardı, bakışları boşluğa dalmıştı; yüzü taş gibi ifadesizdi ama o taşların altında derin bir dinginlik gizliydi.
Derin ise üst katta, büyük yatak odasında uykusuzlukla boğuşuyordu. Yatağında dönüp duruyor,
tavana bakıyor, içindeki huzursuzluk her geçen dakika artıyordu. Cansel ise Ömer Akın ile birlikte
balkonda pusuya yatmıştı. İkisi de karanlığın içinde sessizce bekliyordu. Şafağın sökmesini, o anı
kolluyorlardı.
Cansel fısıltıyla, sesi hafifçe titreyerek sordu:
“Geliyor mu Ömer? Şafak sökmek üzere…”
Ömer Akın telefona bakarak, sakin ama tetikte bir sesle cevap verdi:
“Havaalanından çıktılar Cansel Hanım. Beş dakikaya burada olurlar. Baran Sancaktar uçağından
inerken barut kokuyordu dediler. Öfkesi şehri yakacak cinsten.”
Cansel zalimce gülümsedi. Dudaklarında ince bir kıvrım oluştu, gözleri karanlıkta parlıyordu. Sesi
alçak ve soğuktu:
“Hazır ol. Bu sabah bu konakta sadece silahlar konuşacak. Aslan o kıza her baktığında bu sabah
dökülen kanı hatırlayacak.”
Malikâne o anda hâlâ sessizdi. Ama o sessizliğin altında fırtına kopmak üzereydi. Bahçenin
karanlığı, yaklaşan adımları gizliyordu.
Sahne 3: Baskın - Kapıların Kırılışı
Konağın dev demir kapıları, Baran’ın zırhlı araçları tarafından yerinden sökülürken metalin çığlık
gibi sesi geceyi yırttı. Kapılar gıcırdayarak eğildi, menteşeler yerinden fırladı. Baran, arkasında
elleri tetikte on adamıyla içeri daldı. Adımları ağır ve kararlıydı, botları taş zeminde gürültü
çıkarıyordu. Yüzü öfkeyle gerilmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Salona kükreyerek daldı, sesi
malikâneyi inletiyordu:
“ÇIK DIŞARI KARADAĞ! Emanete ihanet etmenin bedelini ödetmeye geldim!”
Aslan, kütüphaneden sakin bir şekilde çıktı. Elinde hâlâ viski bardağı vardı ama bakışları bir kaplan
kadar keskindi. Merdivenlerin başında durdu, duruşu dimdik ve otoriterdi. Sesi buz gibi soğuk ve
kontrollüydü:
“Baran? Bu ne cüret? Sabaha karşı kapımı kırmak ne demek? Mardin’deki dağlarla karıştırdın
herhalde burayı.”
Baran silahını Aslan’ın alnına doğrulttu. Eli titremiyordu, namlu tam hedefteydi. Gözlerinden
fışkıran öfke salonu dolduruyordu:
“Dağı da denizi de sana dar edeceğim! Kardeşimi masalarda pazarlık konusu yapmak ne demek
lan? Cevap ver! Onu o yabancı ortaklarına peşkeş çekmek ne demek? Hani emanetti? Hani
dokunulmazdı?”
Salonun havası gerilmiş, elektrik yüklüydü. İki adamın arasında görünmez bir duvar yükselmişti.
Baran’ın adamları tetikte bekliyor, silahlar hazırdı.
Derin, yukarıdaki gürültüye uyanıp geceliğiyle aşağı koştu. Saçları dağınık, gözleri korkuyla
irileşmişti. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyordu. Abisinin elindeki silahı ve Aslan’ın o
soğukkanlı, buz gibi duruşunu görünce dehşete düştü. Hiç düşünmeden ikisinin arasına atıldı,
kollarını iki yana açtı. Sesi yalvarır gibiydi:
“Abî! Ne yapıyorsun? Dur! Yanlış biliyorsun!”
Baran gözü dönmüş halde bağırdı. Yüzü kıpkırmızı, damarları boynunda kabarmıştı:
“Çekil yolumdan Derin! Bu adam seni satmış! Seni harcamış! Kendi evladımı kurtaracağım diye
seni bu canavarın eline bıraktım, ama bu sabah seni buradan ya canlı alacağım ya da ikimizi birden
bu salona gömeceğim!”
Aslan Baran’ın gözlerine milim kıpırdamadan baktı. Bakışları sakin ama deliciydi. Sesi hâlâ
kontrollü ve güçlüydü:
“Kim soktu bu yalanı aklına Baran? Benim evimde, benim nefesim altındaki kadını kimseye
harcatmam ben! Bunu o kafana sok!”
Gerilim doruktaydı. Derin’in kalbi deli gibi atıyor, gözleri bir abisine bir Aslan’a gidip geliyordu.
Salonun ortasında üçü de donmuş gibi duruyordu. Cansel yukarıdan, balkondan izlerken tırnaklarını
avucuna batırıyordu. Acı hissediyor ama gülümsemesini bastıramıyordu. Ömer Akın ise yanında
tetikte bekliyordu, her an hazır.
Sahne 5: Karanlıkta Patlayan Silah
Cansel yukarıdan izlerken tırnaklarını avucuna batırır, Ömer Akın ise tetiktedir. Tam o sırada
malikânenin dışından, bahçenin karanlığından bir el ateş edildi. Ses, geceyi yırtan bir patlamaydı.
Salonun dev avizesi büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Kristaller paramparça oldu, cam kırıkları
havada uçuştu. Her yer anında kararır. Toz ve karanlık her şeyi yuttu. Karanlığın içinde tek bir
feryat yankılandı, çaresiz ve keskin:
“DERİN!”
Bu, Baran’ın sesiydi. Panik, öfke ve korku karışımı bir çığlık. Malikâne artık tamamen karanlığa
gömülmüştü. Ayak sesleri, nefesler, silahların şıkırtısı birbirine karışıyordu. Şafak vakti infaz
başlamıştı. Dışarıda gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken, içeride kan ve ihanet kokusu
havayı dolduruyordu. Cansel’in planı işlemişti. Ömer Akın yanında fısıldadı ama Cansel sadece
gülümsedi. Bu sabah, Karadağ Malikânesi’nde her şey değişecekti.
Baran’ın adamları karanlıkta pozisyon almaya çalışıyordu. Aslan ise viski bardağını yavaşça yere
bıraktı; camın şıngırtısı duyuldu. Derin yere çökmüştü, elleri cam kırıklarına değiyor ama acıyı
hissetmiyordu. Sadece korku ve şaşkınlık vardı. Herkes bekliyordu. Bir sonraki hareketi. Bir
sonraki kurşunu.
Bu, dokunulmaz emanete ihanet edenlere karşı şafak vakti infazın tam ortasıydı.
Malikânenin bahçesinden esen rüzgâr, dışarıdaki ilk ışıklarla karışıyordu. Ama içeride hâlâ karanlık hâkimdi. Ve
o karanlık, her şeyi yutmaya devam ediyordu.