Gece, İstanbul Boğazı’nın serin rüzgârıyla konağın bahçesini
yalayıp geçiyordu. Karadağlar’ın devasa konağı, sanki bir kale
gibi yükseliyordu tepede; taş duvarları, yüksek pencereleri ve
denize uzanan iskeleleriyle hem ihtişam hem de tehdit
saçıyordu. Bu ev, yıllardır sırlar, intikamlar ve güç savaşlarıyla
doluydu. Ama o gece, sessiz bir ihanetle yeni bir yarık açılmıştı
duvarlarında.
Cansel, ayaklarını halıya değdirmeden, Derin’in odasına
süzüldü. Oda loştu; sadece komodinin üzerindeki antika masa
lambası yanıyordu. Komodinin üzerinde duran eski, paslanmış
saat, Derin’in en değerli emanetiydi. Abisi Baran Sancaktar’ın
yıllar önce hediye ettiği, babalarından kalan tek hatıra.
Cansel’in parmakları saati kavradığında, gözlerinde soğuk bir
kararlılık vardı. “Bu paslı şey bu eve yakışmıyor,” diye
mırıldandı kendi kendine. “Sancaktarların gölgesi bile burada
fazla.”
Hızlı adımlarla iskeleye çıktı. Ayaklarının altındaki tahtalar
gıcırdıyordu. Karanlık sular, ay ışığını yutarcasına
dalgalanıyordu. Cansel kolunu geriye attı ve saati var gücüyle
fırlattı. Saat, havada kısa bir yay çizerek denizin derinliklerinde
kayboldu. Suyun yüzeyinde sadece minik bir halka kaldı, sonra
o da yok oldu.
Aslan Karadağ, balkonun gölgesinden her şeyi izliyordu.
Sigarasının dumanı yavaşça yükselirken, yüzü taş gibiydi. Öfke,
damarlarında lav gibi akıyordu ama tek kelime etmedi. Sadece
sigarasını parmaklarının arasında ezdi ve külleri rüzgârasavurdu. Cansel, hanımıydı evin; ama bu evin kurallarını o
koyuyordu. Ve Cansel, o kuralları çiğnemişti.
Sabah olduğunda kahvaltı sofrası, her zamanki gibi gergin bir
sessizlikle kurulmuştu. Derin odaya girdiğinde elleri titriyordu.
Gözleri doğrudan Aslan’a kilitlendi. “Saat yok! Aslan, o saat
yerinde yok! Sen mi aldın?” Sesinde hem korku hem de öfke
vardı.
Cansel, sakin bir ifadeyle ekmeğine reçel sürüyordu. Hiç acele
etmeden, sanki havadan sudan bahsediyormuş gibi konuştu:
“Boşuna aranma Derin. O paslı hatıra bu eve yakışmıyordu,
ben de gerekeni yaptım. Denizin dibinde şimdi, ait olduğu
karanlıkta.”
Derin’in yumruğu masaya indi. Bardaklar zangırdadı, ses
salonda yankılandı. “Sen ne hakla benim eşyama dokunursun?
Sen kimsin ya?”
Aslan yavaşça ayağa kalktı. Boyu, masanın başında bir kule
gibi yükseldi. Sesi alçak ama buz gibiydi: “Cansel… Sen ne
yaptığını sanıyorsun? Benim evimde, benden habersiz böyle bir
şeye nasıl cesaret edersin?”
Cansel dik duruşunu bozmadı. Gözleri Aslan’ın gözlerine
kenetlendi. “Ben bu evin hanımıyım Aslan! Sancaktarların
yasını bu çatının altında tutmak zorunda değiliz. Evimin
huzurunu korudum sadece.”
Aslan masaya yaklaştı, Cansel’in tam karşısında durdu.
Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu. “Sen huzuru değil, benim
sabrımı zorluyorsun! Bu evde neyin kalıp neyin gideceğine
sadece ben karar veririm. Kendi kafana göre iş çevirmeyeceksinCansel! Bir daha benim bilgim dışında tek bir adım atarsan, o
zaman gerçekten bu evin hanımı kimmiş hep beraber görürüz.
Çık şimdi odana, gözüm görmesin seni!”
Cansel bir an sarsıldı. Aslan’ın sesindeki o buz gibi ton,
omurgasını titretti. Ama asaletinden ödün vermedi. Sandalyeyi
sertçe itip kalktı ve merdivenlerden yukarı çıktı. Her adımında
topuklarının sesi, evin sessizliğinde yankılanıyordu.
Derin, olduğu yere çöktü. Gözyaşları yanaklarından
süzülüyordu. Saat gitmişti. Abisinin son hatırası da yok olmuştu.
Bu ev, artık bir hapishane gibi geliyordu ona.
Öğleden sonra bahçe, denizin tuzlu kokusuyla doluydu. Derin
iskelede oturmuş, dalgaları izliyordu. Gözleri kızarmıştı, saçları
rüzgârda savruluyordu. Aslan sessizce yanına geldi. Aralarında
uzun bir sessizlik oldu. Sadece martıların çığlıkları ve dalgaların
vuruşu duyuluyordu.
Derin’in sesi boğuk çıktı: “Mutlusun herhalde. Abimin son
hatırası da gitti.”
Aslan denize bakıyordu. Sigarasından derin bir nefes çekti.
“Mutlu değilim Derin. Cansel haddini aştı, cevabını da aldı. O
saat gitti diye senin buradaki yerin değişmedi. Sadece… artık
hatırlayacak bir şeyin kalmadı bu evde. Belki de böylesi daha
iyidir.”
Derin nefretle ona döndü. Gözleri alev alevdi. “Senin için iyidir
Karadağ. Ama benim için değil.”
Akşam çökerken konağın kapısı, beklenmedik bir fırtınayla
sarsıldı. Dev gibi siyah araçlar, lastikleri çakılları ezerek durdu.Baran Sancaktar, arkasında on tane silahlı adamıyla kapıya
dayandı. Korumalar hemen silahlarını çekti. Bahçe, bir anda
savaş alanına döndü. Havada gerilim o kadar yoğundu ki, nefes
almak bile zordu.
Baran’ın sesi kükremeydi: “DERİN! Kardeşimi göreceğim! Aslan
Karadağ, aç şu kapıyı! Kardeşime bir şey yaptıysanız bu şehri
başınıza yıkarım!”
Aslan bahçeye çıktı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dimdik
duruyordu. Eli silahına gitmedi ama bakışları çelik gibiydi. “Bu
ne cüret Baran? Adamlarını toplayıp kapıma dayanmak ne
demek? Anlaşmayı bozmak mı niyetin?”
Baran öfkeyle soluyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. “Anlaşma
umurumda değil! Günlerdir sesini duymadım, merakımdan
ölüyorum! Kardeşimi kendi gözlerimle görmeden, sağ salim
olduğunu bilmeden buradan bir milim kıpırdamam! Çıkart o kızı
dışarı!”
Derin, abisinin sesini duyunca merdivenlerden aşağı koştu.
Kalbi deli gibi çarpıyordu. Bahçeye fırladığında Baran’ı gördü ve
kendini onun kollarına attı. İki kardeş birbirine sıkıca sarıldı.
Baran’ın güçlü kolları Derin’i sararken, kızın gözlerinden yaşlar
akıyordu. “Abi… İyiyim ben. Vallahi iyiyim.”
Baran kardeşinin saçlarını okşadı. Kokusunu içine çekti, sanki
yıllardır özlemiş gibi. Sonra Aslan’a döndü. Bakışları hâlâ
öfkeyle doluydu. “Bak Karadağ… Onu buraya emanet ettim diye
unuttum sanma. Gözüm hep üzerinizde. Kardeşimin yüzü bir
gün asılırsa, o zaman gerçek savaşı görürsün!”Aslan hiçbir şey demedi. Sadece başıyla onayladı. Kapı
açılmıştı. Baran’ın adamları geri çekildi. Kardeşler bir süre daha
sarılı kaldı. Sonra Baran, Derin’in alnına bir öpücük kondurdu
ve arabasına bindi. Araçlar gürültüyle uzaklaştı. Bahçe yine
sessizliğe gömüldü.
Gece yarısı, Derin’in odası bomboştu. Yatağın kenarında
oturuyordu. Abisinin sıcaklığı hâlâ ellerinde, saçlarında
hissediliyordu. Pencereden dışarı baktı. Aslan bahçede tek
başına sigara içiyordu. Dumanı yavaşça yükseliyordu. İki farklı
dünyanın insanı, aynı sessizliğin içinde sabahı bekliyorlardı.
Derin içinden geçirdi: “Abimin sıcaklığı hâlâ ellerimde… Geldi
beni gördü ya, dünyalar benim oldu. Aslan o kapıyı açtı, bizi
engellemedi. Neden? Belki de o da benim kadar yalnızdır bu
koca konakta. Cansel’in o saati atması içimde bir şeyi kopardı
evet, ama abimin gelişi o yarayı biraz olsun kapattı. Aslan
Karadağ… Seni hâlâ tanımıyorum ama bugün abime o kapıyı
açtığın için ilk kez sana düşman gibi bakamıyorum.”
Aslan sigarasını bitirdi, izmariti toprağa gömdü. Yüzünde yorgun
bir ifade vardı. Bu ev, emanetlerle doluydu. Derin, Baran’ın
emanetiydi. Cansel ise kendi öfkesinin esiriydi. Ve o saat… O
saat, artık denizin karanlığında yatıyordu. Belki de bazı hatıralar
gerçekten unutulmalıydı ki, yeni yaralar açılmasın.
Konak, o gece yine ağır bir sessizliğe büründü. Ama bu
sessizlik, fırtınadan önce gelen dinginlik gibiydi. Baran’ın gelişi,
yeni tartışmaların tohumlarını ekmişti. Cansel’in evdeki otoritesi
sarsılıyordu. Derin ve Aslan arasında ise, ilk kez ortak birmasada sessizlik bozulacaktı. Belki de bu, nefretin değil,
anlayışın başlangıcı olacaktı. Ya da daha büyük bir savaşın.
Aslan odasına döndüğünde, Cansel’i yatakta otururken buldu.
Kadın, kollarını dizlerine sarmış, düşünüyordu. Aslan kapıyı
kapattı ve derin bir nefes aldı. “Bugün haddini aştın Cansel. Bir
daha böyle bir şey yaparsan…”
Cansel başını kaldırdı. Gözlerinde pişmanlık yoktu, sadece inat
vardı. “Ben evin hanımıyım dedim ya. Senin kurallarına göre
oynamıyorum Aslan. Bu evde Sancaktarların izi kalmamalı.”
Aslan yatağın kenarına oturdu. Ellerini ovuşturdu. “Derin burada
emanet. Baran bugün geldiğinde ne kadar kırılgan olduğunu
gördün mü? O saat onun için her şeydi. Sen onu denize attın.
Şimdi o kızın gözlerinde hem bana hem sana karşı bir kin var.
Bunu sen başlattın.”
Cansel güldü ama gülüşü acıydı. “Kin mi? O kız zaten kinle dolu
buraya geldiğinde. Seninle evlendiğim günden beri bu evde bir
yabancı gibi yaşıyorum. Her köşede Sancaktarların gölgesi. O
saat de son damlaydı.”
Aslan kalktı, pencereye yürüdü. Bahçeyi izledi. Derin’in
odasının ışığı hâlâ yanıyordu. “Belki de haklısın. Belki de bu
evde herkes biraz yabancı. Ama emanet emanettir Cansel.
Baran bugün kapıma dayandığında, anlaşmayı bozmak
üzereydi. Eğer Derin’i koruyamazsam, bu şehir kan gölüne
döner. Senin o saati atman, sadece Derin’in kalbini kırmadı.
Bana da meydan okudun.”
Cansel ayağa kalktı, Aslan’ın yanına geldi. Elini omzuna koydu
ama Aslan silkelenmedi. “O zaman beni de koru Aslan. Ben debu evin bir parçasıyım. Senin karınım. Sancaktar kızı burada
kraliçe gibi dolaşırken, ben ne olacağım?”
Aslan dönüp Cansel’e baktı. İlk kez o gece gözlerinde bir
yumuşama vardı. “Sen benim yanımdasın. Ama kurallarımı
çiğnemeyeceksin. Yarın Derin’le konuşacağım. Belki de o saatin
yerine başka bir şey koyarız. Hatıralar denizin dibinde kalsa
bile, insanlar hâlâ burada.”
Derin ise odasında, yatağa uzanmıştı. Gözlerini tavana dikmişti.
Abisinin sarılmasının sıcaklığı hâlâ bedenindeydi. “Abi…
Teşekkür ederim geldin. Biliyorum, bu ev seni de korkutuyor.
Ama ben iyiyim. Aslan… o kapıyı açtı. Belki de o kadar kötü biri
değildir. Belki de bu emanet, bir gün dostluğa dönüşür.”
Sabahın ilk ışıkları konağın pencerelerinden sızmaya
başladığında, herkes ayrı odalarında kendi fırtınalarıyla
boğuşuyordu. Cansel’in öfkesi, Aslan’ın sabrı, Derin’in yalnızlığı
ve Baran’ın tehdidi… Hepsi aynı çatı altında, aynı sessizlikte
bekliyordu.
Bu ev, artık sadece taş ve betondan ibaret değildi. İçinde
yaşayanların duyguları, kinleri, sevgileri ve emanetleriyle
doluydu. Ve o gece atılan saat, denizin karanlığında sonsuza
dek kaybolsa da, yarattığı dalgalar hâlâ konağın duvarlarında
yankılanıyordu