EMANET VE ÖFKE

1398 Words
Gece, İstanbul Boğazı’nın serin rüzgârıyla konağın bahçesini yalayıp geçiyordu. Karadağlar’ın devasa konağı, sanki bir kale gibi yükseliyordu tepede; taş duvarları, yüksek pencereleri ve denize uzanan iskeleleriyle hem ihtişam hem de tehdit saçıyordu. Bu ev, yıllardır sırlar, intikamlar ve güç savaşlarıyla doluydu. Ama o gece, sessiz bir ihanetle yeni bir yarık açılmıştı duvarlarında. Cansel, ayaklarını halıya değdirmeden, Derin’in odasına süzüldü. Oda loştu; sadece komodinin üzerindeki antika masa lambası yanıyordu. Komodinin üzerinde duran eski, paslanmış saat, Derin’in en değerli emanetiydi. Abisi Baran Sancaktar’ın yıllar önce hediye ettiği, babalarından kalan tek hatıra. Cansel’in parmakları saati kavradığında, gözlerinde soğuk bir kararlılık vardı. “Bu paslı şey bu eve yakışmıyor,” diye mırıldandı kendi kendine. “Sancaktarların gölgesi bile burada fazla.” Hızlı adımlarla iskeleye çıktı. Ayaklarının altındaki tahtalar gıcırdıyordu. Karanlık sular, ay ışığını yutarcasına dalgalanıyordu. Cansel kolunu geriye attı ve saati var gücüyle fırlattı. Saat, havada kısa bir yay çizerek denizin derinliklerinde kayboldu. Suyun yüzeyinde sadece minik bir halka kaldı, sonra o da yok oldu. Aslan Karadağ, balkonun gölgesinden her şeyi izliyordu. Sigarasının dumanı yavaşça yükselirken, yüzü taş gibiydi. Öfke, damarlarında lav gibi akıyordu ama tek kelime etmedi. Sadece sigarasını parmaklarının arasında ezdi ve külleri rüzgârasavurdu. Cansel, hanımıydı evin; ama bu evin kurallarını o koyuyordu. Ve Cansel, o kuralları çiğnemişti. Sabah olduğunda kahvaltı sofrası, her zamanki gibi gergin bir sessizlikle kurulmuştu. Derin odaya girdiğinde elleri titriyordu. Gözleri doğrudan Aslan’a kilitlendi. “Saat yok! Aslan, o saat yerinde yok! Sen mi aldın?” Sesinde hem korku hem de öfke vardı. Cansel, sakin bir ifadeyle ekmeğine reçel sürüyordu. Hiç acele etmeden, sanki havadan sudan bahsediyormuş gibi konuştu: “Boşuna aranma Derin. O paslı hatıra bu eve yakışmıyordu, ben de gerekeni yaptım. Denizin dibinde şimdi, ait olduğu karanlıkta.” Derin’in yumruğu masaya indi. Bardaklar zangırdadı, ses salonda yankılandı. “Sen ne hakla benim eşyama dokunursun? Sen kimsin ya?” Aslan yavaşça ayağa kalktı. Boyu, masanın başında bir kule gibi yükseldi. Sesi alçak ama buz gibiydi: “Cansel… Sen ne yaptığını sanıyorsun? Benim evimde, benden habersiz böyle bir şeye nasıl cesaret edersin?” Cansel dik duruşunu bozmadı. Gözleri Aslan’ın gözlerine kenetlendi. “Ben bu evin hanımıyım Aslan! Sancaktarların yasını bu çatının altında tutmak zorunda değiliz. Evimin huzurunu korudum sadece.” Aslan masaya yaklaştı, Cansel’in tam karşısında durdu. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu. “Sen huzuru değil, benim sabrımı zorluyorsun! Bu evde neyin kalıp neyin gideceğine sadece ben karar veririm. Kendi kafana göre iş çevirmeyeceksinCansel! Bir daha benim bilgim dışında tek bir adım atarsan, o zaman gerçekten bu evin hanımı kimmiş hep beraber görürüz. Çık şimdi odana, gözüm görmesin seni!” Cansel bir an sarsıldı. Aslan’ın sesindeki o buz gibi ton, omurgasını titretti. Ama asaletinden ödün vermedi. Sandalyeyi sertçe itip kalktı ve merdivenlerden yukarı çıktı. Her adımında topuklarının sesi, evin sessizliğinde yankılanıyordu. Derin, olduğu yere çöktü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Saat gitmişti. Abisinin son hatırası da yok olmuştu. Bu ev, artık bir hapishane gibi geliyordu ona. Öğleden sonra bahçe, denizin tuzlu kokusuyla doluydu. Derin iskelede oturmuş, dalgaları izliyordu. Gözleri kızarmıştı, saçları rüzgârda savruluyordu. Aslan sessizce yanına geldi. Aralarında uzun bir sessizlik oldu. Sadece martıların çığlıkları ve dalgaların vuruşu duyuluyordu. Derin’in sesi boğuk çıktı: “Mutlusun herhalde. Abimin son hatırası da gitti.” Aslan denize bakıyordu. Sigarasından derin bir nefes çekti. “Mutlu değilim Derin. Cansel haddini aştı, cevabını da aldı. O saat gitti diye senin buradaki yerin değişmedi. Sadece… artık hatırlayacak bir şeyin kalmadı bu evde. Belki de böylesi daha iyidir.” Derin nefretle ona döndü. Gözleri alev alevdi. “Senin için iyidir Karadağ. Ama benim için değil.” Akşam çökerken konağın kapısı, beklenmedik bir fırtınayla sarsıldı. Dev gibi siyah araçlar, lastikleri çakılları ezerek durdu.Baran Sancaktar, arkasında on tane silahlı adamıyla kapıya dayandı. Korumalar hemen silahlarını çekti. Bahçe, bir anda savaş alanına döndü. Havada gerilim o kadar yoğundu ki, nefes almak bile zordu. Baran’ın sesi kükremeydi: “DERİN! Kardeşimi göreceğim! Aslan Karadağ, aç şu kapıyı! Kardeşime bir şey yaptıysanız bu şehri başınıza yıkarım!” Aslan bahçeye çıktı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dimdik duruyordu. Eli silahına gitmedi ama bakışları çelik gibiydi. “Bu ne cüret Baran? Adamlarını toplayıp kapıma dayanmak ne demek? Anlaşmayı bozmak mı niyetin?” Baran öfkeyle soluyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. “Anlaşma umurumda değil! Günlerdir sesini duymadım, merakımdan ölüyorum! Kardeşimi kendi gözlerimle görmeden, sağ salim olduğunu bilmeden buradan bir milim kıpırdamam! Çıkart o kızı dışarı!” Derin, abisinin sesini duyunca merdivenlerden aşağı koştu. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Bahçeye fırladığında Baran’ı gördü ve kendini onun kollarına attı. İki kardeş birbirine sıkıca sarıldı. Baran’ın güçlü kolları Derin’i sararken, kızın gözlerinden yaşlar akıyordu. “Abi… İyiyim ben. Vallahi iyiyim.” Baran kardeşinin saçlarını okşadı. Kokusunu içine çekti, sanki yıllardır özlemiş gibi. Sonra Aslan’a döndü. Bakışları hâlâ öfkeyle doluydu. “Bak Karadağ… Onu buraya emanet ettim diye unuttum sanma. Gözüm hep üzerinizde. Kardeşimin yüzü bir gün asılırsa, o zaman gerçek savaşı görürsün!”Aslan hiçbir şey demedi. Sadece başıyla onayladı. Kapı açılmıştı. Baran’ın adamları geri çekildi. Kardeşler bir süre daha sarılı kaldı. Sonra Baran, Derin’in alnına bir öpücük kondurdu ve arabasına bindi. Araçlar gürültüyle uzaklaştı. Bahçe yine sessizliğe gömüldü. Gece yarısı, Derin’in odası bomboştu. Yatağın kenarında oturuyordu. Abisinin sıcaklığı hâlâ ellerinde, saçlarında hissediliyordu. Pencereden dışarı baktı. Aslan bahçede tek başına sigara içiyordu. Dumanı yavaşça yükseliyordu. İki farklı dünyanın insanı, aynı sessizliğin içinde sabahı bekliyorlardı. Derin içinden geçirdi: “Abimin sıcaklığı hâlâ ellerimde… Geldi beni gördü ya, dünyalar benim oldu. Aslan o kapıyı açtı, bizi engellemedi. Neden? Belki de o da benim kadar yalnızdır bu koca konakta. Cansel’in o saati atması içimde bir şeyi kopardı evet, ama abimin gelişi o yarayı biraz olsun kapattı. Aslan Karadağ… Seni hâlâ tanımıyorum ama bugün abime o kapıyı açtığın için ilk kez sana düşman gibi bakamıyorum.” Aslan sigarasını bitirdi, izmariti toprağa gömdü. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Bu ev, emanetlerle doluydu. Derin, Baran’ın emanetiydi. Cansel ise kendi öfkesinin esiriydi. Ve o saat… O saat, artık denizin karanlığında yatıyordu. Belki de bazı hatıralar gerçekten unutulmalıydı ki, yeni yaralar açılmasın. Konak, o gece yine ağır bir sessizliğe büründü. Ama bu sessizlik, fırtınadan önce gelen dinginlik gibiydi. Baran’ın gelişi, yeni tartışmaların tohumlarını ekmişti. Cansel’in evdeki otoritesi sarsılıyordu. Derin ve Aslan arasında ise, ilk kez ortak birmasada sessizlik bozulacaktı. Belki de bu, nefretin değil, anlayışın başlangıcı olacaktı. Ya da daha büyük bir savaşın. Aslan odasına döndüğünde, Cansel’i yatakta otururken buldu. Kadın, kollarını dizlerine sarmış, düşünüyordu. Aslan kapıyı kapattı ve derin bir nefes aldı. “Bugün haddini aştın Cansel. Bir daha böyle bir şey yaparsan…” Cansel başını kaldırdı. Gözlerinde pişmanlık yoktu, sadece inat vardı. “Ben evin hanımıyım dedim ya. Senin kurallarına göre oynamıyorum Aslan. Bu evde Sancaktarların izi kalmamalı.” Aslan yatağın kenarına oturdu. Ellerini ovuşturdu. “Derin burada emanet. Baran bugün geldiğinde ne kadar kırılgan olduğunu gördün mü? O saat onun için her şeydi. Sen onu denize attın. Şimdi o kızın gözlerinde hem bana hem sana karşı bir kin var. Bunu sen başlattın.” Cansel güldü ama gülüşü acıydı. “Kin mi? O kız zaten kinle dolu buraya geldiğinde. Seninle evlendiğim günden beri bu evde bir yabancı gibi yaşıyorum. Her köşede Sancaktarların gölgesi. O saat de son damlaydı.” Aslan kalktı, pencereye yürüdü. Bahçeyi izledi. Derin’in odasının ışığı hâlâ yanıyordu. “Belki de haklısın. Belki de bu evde herkes biraz yabancı. Ama emanet emanettir Cansel. Baran bugün kapıma dayandığında, anlaşmayı bozmak üzereydi. Eğer Derin’i koruyamazsam, bu şehir kan gölüne döner. Senin o saati atman, sadece Derin’in kalbini kırmadı. Bana da meydan okudun.” Cansel ayağa kalktı, Aslan’ın yanına geldi. Elini omzuna koydu ama Aslan silkelenmedi. “O zaman beni de koru Aslan. Ben debu evin bir parçasıyım. Senin karınım. Sancaktar kızı burada kraliçe gibi dolaşırken, ben ne olacağım?” Aslan dönüp Cansel’e baktı. İlk kez o gece gözlerinde bir yumuşama vardı. “Sen benim yanımdasın. Ama kurallarımı çiğnemeyeceksin. Yarın Derin’le konuşacağım. Belki de o saatin yerine başka bir şey koyarız. Hatıralar denizin dibinde kalsa bile, insanlar hâlâ burada.” Derin ise odasında, yatağa uzanmıştı. Gözlerini tavana dikmişti. Abisinin sarılmasının sıcaklığı hâlâ bedenindeydi. “Abi… Teşekkür ederim geldin. Biliyorum, bu ev seni de korkutuyor. Ama ben iyiyim. Aslan… o kapıyı açtı. Belki de o kadar kötü biri değildir. Belki de bu emanet, bir gün dostluğa dönüşür.” Sabahın ilk ışıkları konağın pencerelerinden sızmaya başladığında, herkes ayrı odalarında kendi fırtınalarıyla boğuşuyordu. Cansel’in öfkesi, Aslan’ın sabrı, Derin’in yalnızlığı ve Baran’ın tehdidi… Hepsi aynı çatı altında, aynı sessizlikte bekliyordu. Bu ev, artık sadece taş ve betondan ibaret değildi. İçinde yaşayanların duyguları, kinleri, sevgileri ve emanetleriyle doluydu. Ve o gece atılan saat, denizin karanlığında sonsuza dek kaybolsa da, yarattığı dalgalar hâlâ konağın duvarlarında yankılanıyordu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD