Soğuk Duvarlar

1337 Words
Derin, Karadağ malikanesinin ağır, soğuk duvarları arasında gözlerini açtığında, ilk sabah ışıkları perdelerin arasından sızıyordu. Vücudu yorgundu ama zihni alarma geçmişti. Burası bir evden çok bir kale gibiydi; yüksek tavanlar, antika mobilyalar ve her köşede hissedilen o baskın ağırlık. Nefes almak bile zor geliyordu. Yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerine bastırdı. “Burada ne işim var benim?” diye mırıldandı kendi kendine. Abisi Baran’ın yüzü gözünün önüne geldi. O çocuğu kurtarmak için kendisini bu canavarın inine bırakmıştı. Bir Sancaktar kızıydı o. Ağlamak yoktu. Ağlamak, Aslan Karadağ’ın zaferi olurdu. Aynı gece, malikanenin efendisinin yatak odasında loş bir lamba yanıyordu. Aslan pencerenin önünde dikiliyordu. Siyah gömleğinin kollarını sıvamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Dışarıda yağmur, bahçedeki taşlara vuruyordu. Arkasında Cansel, aynanın karşısında oturmuş, ağır altın küpelerini çıkarıyordu. Aynadan kocasına bakıyordu. Yüzü gergindi. “Ne istiyorsun Aslan? O kızı buraya getirmekle neyi amaçlıyorsun gerçekten?” diye sordu Cansel, sesi keskin. “Baran’ı terbiye etmek için mi, yoksa kendine yeni bir oyuncak bulduğun için mi?” Aslan yavaşça döndü. Gözleri buz gibiydi. “Derin bir oyuncak değil Cansel. O, Sancaktarların damarını elimizde tutan bir bedel. Burada kaldığı sürece Baran’ın eli kolu bağlı kalacak. Her adımını, her kararını düşünmek zorunda kalacak.” Cansel takılarını sertçe masaya bıraktı. “Bu evde huzur kalmayacak. O kızın bakışları bile zehir gibi. Fark etmiyor musun?” Aslan bir adım yaklaştı. Sesini alçaltmadı, aksine daha da sertleştirdi. “Huzur mu istiyorsun? Huzur bizim ailemizden çok önce gitti. Halamın doğmamış bebeğini, gencecik kızlarını toprağa verdiğimiz gün bitti huzur. Sancaktarlar o bebeğin canını aldı. Geleceğimizi katlettiler. Şimdi sıra onlarda. Bedel ödeme sırası onlarda.” Cansel’in gözleri doldu ama gözyaşlarını yuttu. Kocasına karşı çıkmak istemiyordu. Aslan’ın intikam ateşi çok derinlerde yanıyordu. Yılların birikmiş acısı, kin ve öfke, artık kontrol edilemez hale gelmişti. O sırada Derin, yabancısı olduğu odanın penceresinde duruyordu. Yağmur camı dövüyordu. Parmaklarını soğuk cama yasladı. “Dayan Derin,” diye fısıldadı. “Abim bir çocuğu kurtarmak için seni burada bıraktı. Sen bir Sancaktar’sın. Bu canavarların karşısında eğilmeyeceksin. Ağlamak yok. Güçlü ol.” Sabah olduğunda malikane uyanmıştı. Terastaki kahvaltı sofrası, bir kral sofrası gibiydi. Beyaz örtüler, gümüş tabaklar, taze sıkılmış portakal suları, zeytin çeşitleri, peynirler, sıcak ekmekler… Ama atmosfer buz gibiydi. Aslan başköşede oturuyordu. Cansel yanında, Derin ise karşılarında ayakta duruyordu. “Otursana,” dedi Aslan, sesi emreden bir tonda. Derin çenesini kaldırdı. “Ailemden bir lokma yemeden, onların sofrasında oturmam. Bu lokma boğazımda kalır.” Cansel alaycı bir kahkaha attı. “Mutfakta çalışanlarla ye o zaman. Orası sana daha uygun.” Derin’in gözleri parladı. “Mutfaktakilerin kalbi masadakilerden daha temiz en azından. Onlar para için değil, ekmek için çalışıyorlar. Sizse…” Aslan elini masaya vurdu. “Yeter!” Ses terasta yankılandı. “Sağın, sağlığın Baran’ın sadakati demek. Otur ve ye. İstediğin kadar diren, ama aç kalırsan abin bundan sorumlu olacak.” Derin dişlerini sıktı. Yavaşça sandalyeye oturdu ama tek bir lokma bile almadı. Gözleri Aslan’ın gözlerine kilitlenmişti. Bu bir savaştı ve o pes etmeyecekti. Akşam yemeği daha da gergindi. Büyük yemek salonunda kristal avize ışıkları parlıyordu. Derin yine masadaydı ama bu sefer sessizliği bozdu. “Abimle konuşmak istiyorum. Ne zaman izin vereceksiniz?” Aslan çatalını yavaşça bıraktı. “Zamanı gelince.” “Zamanı gelince mi? Beni burada esir tuttuğunuz yetmiyor mu? Ne zamana kadar?” Derin birden ayağa fırladı. Sandalye arkaya devrildi. “Ben eşya değilim! Köle değilim! Beni buraya hapsedemezsiniz!” Aslan da kalktı. Yavaş adımlarla Derin’e yaklaştı. Aralarında sadece birkaç santim mesafe kalmıştı. Derin’in kalbi deli gibi çarpıyordu ama gözlerini kaçırmadı. “Eğer köle olsaydın,” dedi Aslan alçak sesle, “şu an zincirlerin olurdu. Sen sadece… sınırlarını zorlayan bir misafirsin.” Derin’in sesi titredi. “Canavar! Vicdanın yok mu senin? Bir kızı, abisinin hatası yüzünden cezalandırıyorsun!” Aslan’ın gözlerinde karanlık bir acı geçti. Eğildi, kulağına fısıldadı: “Yıllar önce Sancaktarlar benim halama ve karnındaki o masum sabiye kıydılar. Geleceğimizi katlettiler. O bebek doğmadan öldü. Kız kardeşlerim toprağın altında. Şimdi her saniye, her nefeste bu acıyı hissedeceksin. Bu intikam, evin her köşesinde, her bakışında gizli olacak Derin.” Derin’in dizleri titredi. İlk kez o derin acıyı, karşı tarafın acısını hissetmişti. Gözleri doldu ama ağlamadı. Aslan geri çekildiğinde, Cansel masadan kalkmıştı. İçinden yemin ediyordu: “Bu kız gitmezse, onu yok edeceğim. Ne pahasına olursa olsun.” O gece Derin odasına kapandı. Yatağa oturdu, ellerini yüzüne kapattı. Mardin’den getirdiği eski kolye boynundaydı. Parmakları kolyenin işlemeli yüzeyinde gezindi. Bu kolye, ailelerin arasındaki kanlı geçmişin bir parçasıydı. Belki de gerçeği ortaya çıkaracaktı. Ama şimdi değil. Henüz değil. Günler geçti. Malikane, sessiz bir savaş alanına dönmüştü. Cansel tuzaklarını kurmaya başlamıştı. Bir sabah Derin’in odasına “kazara” bir hizmetçi girdi ve Derin’in eşyalarını karıştırdı. Akşam yemeğinde ise Cansel, Derin’in önüne özel bir tabak koydu. “Bu senin için özel tarif,” dedi gülümseyerek. Derin şüpheyle baktı ama Aslan’ın bakışları altında yemeye mecbur kaldı. Gece hafif bir bulantı hissetti. Zehir miydi? Yoksa sadece psikolojik mi? Aslan ise Derin’i izliyordu. Kız dirençliydi. Beklediğinden daha güçlü. Bazen koridorda karşılaştıklarında göz göze geliyorlardı. Aslan’ın içinde garip bir his uyanıyordu. Nefret mi, merak mı, yoksa başka bir şey mi? Kendine kızıyordu. “O sadece bir araç,” diye tekrarlıyordu içinden. Derin ise her fırsatta direniyordu. Bahçede dolaşırken hizmetçilerden biriyle sohbet etti. “Burada ne kadar zamandır çalışıyorsunuz?” diye sordu. Kadın çekingen cevap verdi. Derin yavaş yavaş malikanenin sırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Bir akşam kütüphaneye sızdı. Eski kitapların arasında bir fotoğraf buldu. Aslan’ın halası ve karnı büyük bir kadın… Yanında küçük kızlar. Fotoğrafın arkasında kan lekesi gibi duran bir yazı vardı: “Sancaktarlar ödeyecek.” Kalbi sıkıştı. Gerçekten de aileleri bu kadar mı acımasızdı? Abisi Baran’a ne olmuştu? Telefonu yoktu, dışarıyla bağlantısı kesikti. Sadece Aslan’ın izin verdiği zamanlarda kısa görüşmeler yapabiliyordu. Bir sabah terasta yine kahvaltı vardı. Bu sefer Derin oturdu ama yine az yedi. Cansel laf soktu: “Kilo mu veriyorsun yoksa? Yoksa açlık grevi mi?” Derin gülümsedi. “Endişenize gerek yok. Benim için üzülmeyin.” Aslan araya girdi. “Yeter Cansel. Derin, bugün bahçeye çıkabilirsin. Ama yalnız değil.” Derin şaşırdı. Bu bir tuzak mıydı? Bahçede yürürken arkasından ayak sesleri duydu. Aslan’dı. Yanına geldi, sessizce yürüdüler. “Neden buradasın gerçekten?” diye sordu Derin birden. Aslan durdu. “Çünkü adalet istiyorum. Adaletin bedeli sensin.” “Adalet mi? Bu intikam. Kör bir intikam.” Aslan güldü. Acı bir gülüştü. “Senin ailen de kördü o zaman. O bebeği öldürürken vicdanları sızladı mı?” Derin cevap veremedi. Kolyesini tuttu. Belki bu kolye gerçeği anlatacaktı. Akşam odasına döndüğünde kolyeyi inceledi. İçinde küçük bir kağıt parçası vardı. Eski bir yazı: “Gerçek kanla yazılır. Karadağlar masum değil.” Derin’in gözleri açıldı. Hikaye daha karmaşıktı. Sadece bir tarafın acısı yoktu. İki taraf da kanlıydı. Cansel ise planlarını ilerletiyordu. Bir hizmetçiye para verip Derin’in yemeğine bir şeyler kattırdı. Hafif bir uyku ilacı. Derin o gece derin uyudu ve rüyasında abisini gördü. Baran “Dayan kardeşim,” diyordu. “Geliyorum.” Ertesi gün Derin uyandığında başı ağrıyordu. Aynada kendine baktı. Göz altları morarmıştı. “Dayanacağım,” dedi. “Bu savaş yeni başlıyor.” Malikanede günler böyle geçti. Gergin kahvaltı sofraları, keskin bakışmalar, fısıldanan sözler, gece yarısı koridorlarda duyulan ayak sesleri. Aslan bazen Derin’i çalışma odasına çağırıyor, eski defterleri gösteriyordu. “Oku,” diyordu. “Ailenin ne yaptığını oku.” Derin okuyordu. Her satırda acı büyüyor, ama aynı zamanda şüphe de. Belki her şey göründüğü gibi değildi. Cansel’in kıskançlığı ise doruktaydı. Bir akşam Aslan’la tartıştılar. “O kızı neden bu kadar önemsiyorsun? Bakışların değişti!” Aslan “Sus,” dedi sadece. Ama Cansel susmadı. İçinden “Onu yok edeceğim,” diye tekrarladı. Derin ise Mardin’den getirdiği kolyeyi her gece inceliyordu. O kolye, geçmişin tozlu sayfalarını aralamaya başlamıştı. Belki bir gün gerçeği ortaya çıkaracaktı. Belki o zaman bu soğuk duvarlar arasında gerçek bir savaş başlayacaktı. Haftalar geçti. Derin yavaş yavaş malikaneye alışıyordu ama ruhu isyandaydı. Bir akşam yemeğinde yine patladı. “Bırakın beni! Yeter!” Aslan kalktı, kolundan tuttu. “Henüz değil Derin. Henüz değil.” Göz göze geldiler. İkisinin de içinde fırtınalar kopuyordu. Nefret, acı, merak ve garip bir çekim… Savaş daha yeni başlıyordu. Cansel’in tuzakları, Derin’in direnci, Aslan’ın intikamı ve o eski kolyenin sırrı… Karadağ malikanesinin soğuk duvarları arasında kanlı bir hesaplaşma bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD