Okula doğru yürürken, dilime dolanan bir şarkıyı mırıldanmaya başladım. Sabah annem televizyonu açtığı sırada duymuştum sanırım. Bu yılların en meşhur şarkılarından biriydi kendileri, hâlâ tüm sözleri dün gibi ezberimde olan. Candan Erçetin- Yalan.
Yalan diyordu.
Başkası yalan.
Dünyada ölümden başkası yalan..
Öyle değil miydi? Şu yalan dünyada ölümden başkası yalan değil miydi cidden?
Düşüyordun mesela, canın acıyordu. Geçiyordu bir kaç güne ağrısı.
Ağlıyordun ya da, sevgilim terk etmiş. Geçiyordu bir kaç gün acısı.
Ya da sivilce çıkıyordu yüzünde, çirkin olduğunu düşünüyordun. Geçiyordu kullanınca ilaçları.
Dişin ağrıyordu, ilaç içiyordun ya da çektiriyordun direkt. Bitiyordu ağrı.
Kaza geçiriyordun, kolu kupuyordu ya da bacağın. Sonra önemli olan onların değil, ruhunun yaralı olmaması gerektiğini öğreniyordun, kalbinin sakat olmaması gerektiğini.
Her şey, eninde sonunda dönüyordu eski düzenine. Mutlu oluyordun bir şekilde. Öyle ya da böyle, yaşadığın şeyin dünyanın sonu olmadığını anlıyordun.
Ama ölüm.. onun dönüşü yoktu. Ölen bir insan geri gelemiyordu bu dünyaya. Dişi ağrımıyordu, canı yanmıyordu, sivilcesi çıkmıyordu. Gülemiyordu bir daha.
Okulun bahçesinden içeri girerken, şarkıyı mırıldanmayı bırakıp "Hayır." dedim kendi kendime. "Seninle birlikte intihar etmem gerekse bile, senin ölümünü izlemeyeceğim."
Sınıfa girip üzerimdeki hırkayı ağır ağır çıkartarak Kubilay'ın bana bakmasını sağladıktan sonra "Günaydın." dedim.
"Günaydın. Sen ömrümü yemeden önce defteri vereyim."
Tek kaşımı kaldırarak "Ben mi?" diye sordum. "Melek gibi kızım ben be. Ne demek ömrümü yeme?"
Gülerek kafasını iki yana sallayıp sıranın altındaki defteri önüme koydu. Çıkarttığım hırkayı sıranın altına koyup gülerek yerime oturdum ben de.
Çizimlere tek tek bakarken, çok güzel olduklarını fark ettim. Bana merakla bakan Kubilay'a dönüp "Neden bu kadar karamsar tüm çizimler?" diye sordum.
"Karamsar mı?"
"Ya çocuk yalnız, ya kızın arkası dönük."
"Kızın arkası dönük, çünkü ne yaoarsa yapsın çocuğu görmüyor. Çocuk yalnız, çünkü kızdan başkasını istemiyor."
"O zaman buluştur sen de." deyip gülümseyince, o da gülümsedi. Sessizce bir şeyler mırıldanınca "Anlamadım?" diye sorduğum sırada derse giren hocaya baktı bana cevap vermek yerine.
Yok arkadaş. Ben de mi mallık vardı acaba? Neden anlayamıyordum şu çocuğun ne düşündüğünü, ne hissettiğini? Hah, bendeki de soruydu yani. Ben, beni aldatan sevgilimden ni haber yaşayan bir insandım son ana kadar.
Zil çalınca "Artık defterimi alabilir miyim?" diyen Kubilay'a bakıp "Yoo." dedim. "Daha bakmadım doğru dürüst. Ben iki dakika ver de geri al diye mi istedim bu defteri kaç gündür?"
"Iyi, tamam. Ama kaybetme." diyerek sıradan kalkarak sınıftan çıktı Kubilay. Ben de resimleri incelemeye devam edip, bir yandan da onun söylediklerini düşündüm.
Zamanında birini sevmişti de terk mi edilmişti acaba?
Ya da annesi tarafından sevilmiyor olabilirdi.
Bir şekilde olan biteni öğrenmem lazımdı.
Son sayfalara gelince bir kız resmi daha gördüm. Diğerlerinden farkı, saçlarındaki lastik tokanın gerçek olması ve yapıştırıcıyla oraya yapıştırılmış olmasıydı. Defterde başka hiçbir şey bulamayınca oflayarak kapatıp Kubilay'ın çantasına koydum. O kadar emek vermişti, kaybolmasını ya da sınıftaki beyinsizlerin eline geçmesini istemezdim.