k

2653 Words
Sabah istediğim saatte uyanıp elimi yüzümü yıkadım ve kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Merkezde yemekleri genelde bana hazırlatırlardı, hem pratik hem de el lezzetim vardı. Kalabalığı seviyordum ama bazen dinlenmek için yalnız kalmak istiyordum, Kevin ve Alex buna hiç izin vermezdi. Çayı demleyip içine biraz bergamot karıştırdım, mutfağın kapısı açıldı birden. Dinçer bana bakıyordu uykulu uykulu, saçları dağıldığı için daha bir seksi görünüyordu. "Demek harika kokuların kaynağı burası." gülümseyerek ona döndüm, yanıma gelip bardak aldı ve kendisine su doldurdu. "Günaydın, daha erken biraz daha uyu istersen." kafasını iki yana sallayıp bar sandalyesini çekti ve oturdu. "Eve geçmem gerek, evim okula uzak ve dersim erken başlayacak." Dinçer'e teşekkür etmeliydim, gerçekten gecenin bir yarısı benim için kalkıp gelmişti. "Kahvaltıya kalmayacak mısın?" kafasını iki yana salladı. Tost ekmeğini ve malzemeleri çıkarıp ona döndüm. "Avokadolu tost sever misin?" yanıma geldi. "Zahmet etmene gerek yok Arya, ben yolda hallederim." kafamı iki yana salladım. "Benim için gecenin bir yarısı buraya geldin Dinçer, zahmet falan değil her sabah yaptığım bir şey bu." gülümsedi ve avokadoyu soymaya başladı. "Öyleyse birlikte hazırlayalım." itiraz etmedim, tostu makineye koyduktan sonra sevdiği kahveden yapıp termoslarımdan birisine koydum. Eşyalarını topladıktan sonra çıkmak için hazırlandı, ona sıkıca sarıldım. "Her şey için teşekkür ederim, okulda görüşürüz." saçlarımı karıştırdı. "Görüşürüz sarışın." Dinçer gittikten sonra Gül de uyanmıştı, kahvaltı için her şey hazırdı zaten sadece masaya taşımak kalmıştı. Gül ile birlikte masayı hazırladıktan sonra zil çaldı. Lobideki güvenlikler misafirlerimin geleceğini bildiği için aramamışlardı beni, kapıya açtım. Ilgaz abi Pars Bora ve Melodi sırayla içeri girdiler. Ilgaz abi elindeki simit poşetini bana uzattı, herkese tek tek hoşgeldin dedikten sonra masayı gösterdim onlara. Gül de Tan'ı uyandırıyordu, hepsi üzerindeki ceketleri çıkarıp koltuğun üzerine koydu. "Sanırım tahmin ettiğimden de hamaratmışsın sarı." dedi Ilgaz abi gülümseyip yanlarına gittim. "Ne içmek istersiniz, kahve meyve suyu çay?" hepsi bana baktı, Melodi de dahil. "Herkes çay içer, sadece Tan.. o meyve suyu içer." sebebi belliydi zaten, Tan çocuk ruhluydu. Gül ve Tan da masaya geldiler. "Gül 40 yılın başı mutfağı güzel kokutmuşsun, ne yaptın?" büyük bir şaplak sesi geldi. "Gerizekalı bir daha yapmayacağım sana yemek." hepsi pis pis gülüyordu, Melodi bile. En başından beri hiç konuşmamıştı benimle yada bir başkasıyla. Sanırım sessiz kalmayı seviyordu. Herkesin çaylarını doldurup Tan'ın meyve suyunu uzattım. Bora ile göz göze gelmekten kaçınıyordum artık, gözlerinin benim üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. "Sahi Dinçer nerede, sabah sesi geliyordu." Gül'e baktım. "Dersi erken başladığı için eve geçti." Gül gülümsedi, gülümsemek bu kıza çok yakışıyordu kesinlikle. İsminin anlamını sonuna kadar hak ediyordu. "Dün gece gerçekten çok yardım etti, iyi bir çocuğa benziyor." tabağına kahvaltılıkları dolduruyordu. "Sanırım ikizim aşık olmuş, kızım 2 saat yalnız bıraktım sizi bu ne hız." herkes bir Tan'a bir Gül'e bakıyordu. Gül ise kardeşini öldürecek gibi bakıyordu. "Aşık falan olmadım Tan, zevzek zevzek konuşup durma." kahvaltı yapmayı seven birisi olmadığım için tabağıma pek bir şey koymamıştım. "Dinçer kim?" dedi Ilgaz abi, soruyu Gül'den çok bana yöneltmiş gibiydi. "Okuldan arkadaşım, Bilgisayar mühendisliği okuyor. Dün gece ödevim için yardıma geldi, Gül'ün ve onun yardımıyla bitirebildim ödevimi." Bora gözlerini bir an olsun benden çekmiyordu. "Kesinlikle sana karşı bir şeyler hissediyor." dedi Pars sessizliğini bozarak, şaşkınca baktım ona ve kafamı iki yana salladım. "Hayır.. sadece arkadaşız." bana çevirdi gözlerini. "Seni izliyorum Arya, o çocuğun sana bakışları, seninle ilgilenmesi senden hoşlanıyor." omuz silktim. "Yanılıyorsun ama öyle bir şey olsa bile pek de umurumda olmazdı." Gül'e baktım, biraz bozulmuş gibiydi. Kesinlikle Tan bir şeyler anladığı için bu imada bulunmuştu. "Beni de arayabilirdiniz." dedi Bora, ondan kaçırdığım gözlerimi en sonunda ona çevirdim. Lacivert gözlerinin rengi üzerine giydiği beyaz sweatshirt ile daha da açık görünüyordu, saçları dağılmıştı. Dudağımı dişledim yanlışlıkla ve gözlerimi ondan kaçırıp tabağıma baktım. "Aklıma gelmemişti, ayrıca gerek yok arkadaşımla hallettim." Gül diğerlerine baktı. "Sadece biz değil hocaların ve arkadaşların da yardım etti çok. Sayende Harvard'ın hocalarını canlı kanlı görme fırsatım oldu. Hepsi seni gerçekten seviyorlar, ayrıca bilim alanındaki çalışmalarına da yardımcı olmuşsun. Mehmet şerefsizi olmasaydı belki eğitimini orada tamamlayabilirdin." Gül'ün hayallerinin arasında Harvard olduğunu anlamıştım, bilgisayarımın ekranına bakarken gözlerinin içi parlamıştı. Aslında bu herkesin hayali olabilirdi ama Gül başarılı ve hırslı birisiydi. Burukça gülümsedim, Mehmet benden sadece eğitimimi elimden almamıştı, o benim çocukluğumu hayallerimi umutlarımı da çalmıştı. "Oğlum bence biz bundan sonra bu evde kalmalıyız, kızın silah odasından tut spor odası bilgisayar odası ısıtmalı havuzu her şeyi var." dedi Tan çocuksu bir heyecanla. Hepsi bana baktı, onları evime almakla yanlış mı yapmıştım acaba. Ajan kimliğimi herkesten gizlediğim gibi onlardan da gizleyecektim elbette, onlara güvenmiyordum. Zaten benden şüphelenmeleri de saçma olurdu, okulum için Amerika'da yaşıyordum, daha gençtim bu ajan olabilmem için büyük bir engeldi. Amerika'da kaldığım süre zarfında evimde büyük bir düzenek vardı, işleri oradan yönetiyordum. Görevlere gideceğim zaman ya helikopter ya da uçakla gidiyordum, bu yüzden jet lag oluyordum ve uyku bozukluğumun en büyük nedenlerinden birisi de buydu. "Görebilir miyiz?" dedi Pars bana bakarak, kafamla onayladım onu. "Bundan sonra bizim evin aşçısı kesinlikle Arya olmalı, gerçekten her şey harika. dedi Tan yine aynı çocuksu tavrıyla. "Kesinlikle katılıyorum, her şey harika olmuş." dedi Ilgaz abide, Gül ve Melodi kaşlarını çatarak onlara bakıyordu. "Valla hayatımda ilk defa katılıyorum bu gerzeğe, ellerine sağlık." dedi Pars bana bakarak, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Melodi Pars'ın karnına sert bir dirsek attı. "Valla bravo hepinize, bundan sonra ölseniz bir damla su vermeyeceğim size." dedi Gül sinirle, Melodi de onu onaylayarak tepki verdi. Neden konuşmadığını bilmiyordum ama çözecektim. "Üzülme hayatım, ben senin o güzel ellerin yorulmasın diye söyledim hepsini." kahvaltıdan sonra Gül ve Melodi ile kahvaltı masasını topladık, Tan da diğerlerine evi gezdiriyordu. "Arya kapılar kilitli." dedi Tan bana bakarak, dün Dinçer geldiği için kilitlemiştim kapıları. "Anahtarlar nerede?" "Dün Dinçer geldiği için kilitlemiştim, telefonumun şifresi 759365." Tan telefonumu alıp şifreyi girdi. Bu şifrenin anlamı skydoll demekti, Alex lakabımı o kadar çok seviyordu ki şifrelerimin neredeyse hepsini bu yapmıştı. "Sevgilinden mesaj gelmiş, okuyabilir miyim?" şaşkınca baktım ona, Gül ve Melodi de aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Sevgilim?" dedim anlamayarak. "Kevin diye bir çocuk, seni çok özledim yazıp yanına da kırmızı kalp koymuş." gözlerimi devirdim. "Sadece arkadaşım Tan, kilitleri açabildin mi?" yanıma geldi ve telefonumu bana gösterdi. "Bunların üzerinde numaralar var." "7 ve 8 numaralı olanlar." Tan kapıları açıp telefonumu masaya bıraktı ve koşar adım diğerlerinin yanına gitti. "Tan çok kafa ağrıtır, onu umursama." kafamı iki yana salladım. "Eğlenceli birisi, çocuk ruhlu. İçindeki çocuğu kaybetmemesi çok güzel bence." bana baktı ikiside. "Ya sen.. elini bıraktın mı o içindeki çocuğun." burukça gülümsedim. "Bırakmadım ama onu benden zorla aldılar." işimiz bittikten sonra ortalığı topladım ve hazırlanmak için odama geçtim. Siyah elbisemi giyip üzerine de kahverengi kazağımı giydim, altıma da siyah çizmelerimi giyip saçlarımı ön taraflardan kısacık örüp dağınık bıraktım. Hafif makyaj yapıp çıktım odamdan, siyah kabanımı evden çıkarken giyecektim. Herkes silah odasındaydı hala, yanlarına gittim. Pars ve Ilgaz abi silahları inceliyordu. "Çok garip, bu silahlar yalnızca özel üretilir ve belirli kişilere verilir. Silah odasının içinde bir oda daha vardı, orası da resim odasıydı ama oraya benden başka kimse giremezdi. Çünkü resimlerimi kimsenin görmesini istemezdim, zaten kimsenin fark edebileceği bir kapı değildi. "Şu odada ne var?" dedi Bora resim odasının kapısını göstererek, bu kadar dikkatli olması çok tuhaftı. Ben bile hemen fark edememiştim kapının yerini. Kafamı iki yana salladım. "Kara kutum diyebiliriz." hepsi Bora'nın gösterdiği yere baktı ama hiçbir anlamamıştı. "Orada bir oda daha mı var?" dedi Tan büyük bir heyecanla, kafamla onayladım onu. Büyük bir heyecanla yanıma geldi ve ellerimi tuttu. "Orayı da gösterir misin? Lütfen." kafamı iki yana salladım. "Üzgünüm Tan, orası bana özel bir yer." dudaklarını büktü ve kollarını küsen çocuklar gibi göğsünde birleştirdi. "Bu kadar gizlediğine göre önemli bir şey olmalı." dedi Pars kapıya doğru ilerleyerek. "Aslında sadece benim için önemli, sizi oraya götürsem bile pek ilginizi çeken bir şey olmayacaktır." dedim umursamaz bir sesle. "Öyleyse göster." dedi Tan çocuksu bir neşeyle ama bunu yapamazdım, orası benim sınırımdı. "Özel alana saygı duy Tan, hadi geç kalıyorsunuz. Akşam geç kalmadan gelin, eğitimlere bugünden itibaren başlayacağız." bu kadar erken başlayacağımızı düşünmüyordum. "Arya sen Bora'nın arabasıyla git, Melodi ve Pars ile biraz işim var." Bora'ya baktım, o da bana bakıyordu. Hep birlikte evden çıktıktan sonra Ateş ile birlikte arabasına bindik, bugün neredeyse hiç konuşmamıştık. "Yarın dersin kaçta bitiyor?" ilk konuşan o olmuştu, telefonumdan ders programıma baktım. Yarın dersim yoktu aslında. "Yarın dersim yok, neden sordun bunu?" torpido gözünden bir tablet çıkarıp kucağıma koydu. "Kıbrıs'da kafasından aşağı içki döktüğün adam, her yerde seni arıyor. O gün masada oyunla ilgilenmeyip dakikalarca seni izlemişti, ilgisini çektiğin ortada. Yarın iş görüşmesi için buraya gelecek ve o iş görüşmesindeyken odasına girip dosyalarını almamız gerek. Onun dikkatini dağıtmanı istiyorum, bize zaman kazandırman gerek." basit bir işti ama bu kadar çabuk olması beni şaşırtmıştı. Telefonumu elimden alıp rehbere girdi ve bir şeyler yaptı, çok geçmeden kendi telefonu da çalmaya başladı. Anlaşılan numarasını kaydediyordu bana. "Bilgileri sana göndereceğim, yarına kadar incelemeni istiyorum. Oraya silah götüremezsin, bu yüzden sakın yanına silah alma." silahsız asla bir yere gitmezdim. "Peki zor durumda kalırsam onu öldürebilir miyim?" bana baktı kaşlarını çatarak. "Öldürmekten bu kadar rahat bahsedebildiğine göre bu konularda tecrübelisin." kafamı iki yana salladım. "Sadece insanları öldürüp öldürmediğinizi merak ediyordum, sahi insanları öldürüyor musunuz?" bana baktı. "Seri katil değiliz Arya." ilk defa ismimi söylemiş gibi geldi, belki de öyleydi. "Masum insanları öldürürsen seri katil olursun, kötü adamları öldürürsen de kahraman. Seri katil olmadığınıza göre kahraman mısınız?" alayla gülerek bana baktı. "Ne kahramanız ne de seri katil, biz sadece kendimizi savunmak için insanlara zarar veririz." sıkıldığımı belli ederek bir nefes verdim. "Yani öldürüyorsunuz." kafasını iki yana salladı. "Çok nadir durumlarda, masum insanlara zarar vermeyiz." camımı açtım biraz. "Peki ya Kıbrıs'da peşime düşen adam, o kötü birisi mi?" alt dudağını dişlerinin arasına aldı, bu dikkatimin dudaklarına kaymasına sebep olmuştu. "Bilmem, sence nasıl birisi?" tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. "Yani onu sadece 1 defa gördüm gurursuz ve yüzsüz olduğuna adım kadar eminim. Onu kandırmak çok kolay olacak gibime geliyor. Ama bunlar onu kötü yapmaz, sen onu benden daha iyi tanıyorsun. Sence nasıl birisi?" "Pis işlerle uğraşıyor, buda onu kötü birisi yapıyor. Şimdi sen seç, kötü birisini öldürür müsün yoksa onu adalete mi teslim edersin?" düşünüyormuş gibi yaptım. "Ben olsam masum insanların daha rahat bir nefes alabilmesi için kötü insanları yok ederdim. Dünya daha yaşanılabilir bir hale gelirdi." "Bu da senin öldürmeye meyilli birisi yapar, öldürmekten korkmuyorsun." kafamı iki yana salladım. "Daha önce kaç kişiyi öldürdün?" okula ne ara geldiğimizi ne ara arabayı otoparka park ettiğini bilmiyordum. Bana döndü. "Günlük soru kotanı doldurma derim, dersine git. Geç kalacaksın, ayrıca.." arka koltuktaki ödevimi bana uzattı, bunu ne ara odamdan aldığını bilmiyorum ama almasaydı ödevimi evde unutacaktım. Şaşkınca bakıyordum ona. "Bu kadar dikkatsiz olma, arkanı toplamayacağım." laf atmasa olmazdı zaten. Dosyamı alıp ona baktım. "Teşekkür ederim bay ukala, gönderdiklerini inceleyeceğim.. ha birde, dersin kaçta bitiyor?" gözleri hafif kısılmıştı. "11 gibi." saatime baktım, benimki de o civarda bitiyordu. Yani yetişebilirdim. "Sonra görüşürüz." bir şey demesini beklemeden arabadan indim ve kendi fakülteme doğru yürümeye başladım, aslında tıp fakültesi ve mühendislik fakültesi yan yanaydı. İpek sınıfta beni bekliyordu, Gülseren hocadan birkaç dakika önce gelmiştim sınıfa. Gülseren hoca bu ödevi sadece bana vermişti ve puan kırması neredeyse imkansızdı. Başım o kadar fazla ağrıyordu ki dersin bir an önce bitmesini istiyordum ve bir an önce ağrı kesici almak istiyordum. Dersin sonuna doğru ellerim titremeye başlamıştı, Allahtan dersi erken bitirmişti. İpek ile eczaneye geçip ağrı kesici aldım, titremem biraz daha azalmıştı. Dinçer'in dersinin bitmesine çok az bir zaman kalmıştı, Berk'i ve İpek'i masada bırakıp Dinçer'e aldığım kahveyle birlikte sınıfının önüne gittim. Dersin bitmesine birkaç dakika vardı. Ellerimdeki titreme bir türlü durmuyordu, kahveyi camın önüne koyup gözlerimi yumdum ve sakinleşmeye çalıştım. Dersliğin kapısı açıldığında dikkatimi oraya yönelttim, Dinçer yanındaki kız arkadaşıyla bir şeyler konuşarak çıktı sınıftan. Beni görünce yanındaki arkadaşına veda edip gülümseyerek yanıma geldi. "Bu sürprizinizi neye borçluyuz." güldüm ve kahveyi ona uzattım. "Teşekkür etmek istemiştim, sayende Gülseren hocanın verdiği ödevi yaptım. Beni büyük bir yükün altından kurtardın." bana sarıldı birden, bunu neden yaptığını anlayamamıştım. Ateş de sınıftan çıkmıştı o sırada ve bizi sarılırken görmüştü, ondan ayrıldım. "Teşekkür etmene gerek yok Arya, ben arkadaşlık görevimi yaptım sadece. Ayrıca zaten tost ve kahve yapmıştın bana buna gerek yoktu." Bora konuşmalarımı duymuştu. Neden bu kadar önemsemiştim ki bu durumu bu gayet normal bir şeydi. Dinçer benim arkadaşımdı ve bende ona teşekkür için kahve yapmıştım. Birlikte İpek ve Berk'in yanına doğru yürümeye başladık. Pars Melodi ve Tan'da kafede yan masamızda oturuyorlardı. Biz masaya oturduktan birkaç dakika sonra Bora'da oturmuştu arkadaşlarının yanına. Onlarla aynı grupta olduğum için onlarla takılacak değildim, beni aralarında istemediklerini biliyordum zaten. "Hangi kulübe gideceğini söylemedin hala, bir karar verebildin mi?" kafamla onayladım Berk'i ve kahvemden bir yudum aldım. "Resim kulübüne gideceğim sanırım." Dinçer gülerek bana baktı, güzel gülüyordu. "Anlaşılan aramızda bir ressam var."gülümsedim, o sırada Ateş ile göz göze gelmiştik. Bana çok kötü bakıyordu, gülüşüm anında solmuştu. "Yani öyle eğlence olarak aslında." Berk çantasından çıkardığı kalemi ve kağıdı bana uzattı. "Beni çizsene." Dinçer ve İpek aynı anda Berk'e göz devirdi. "Saçmalama Berk sanatı başka başka yerlere çekiyorsun, sanat soyut bir şeydir. Kendi emellerin için kullanamazsın onu." kalemi elime alıp Berk'i çizmeye başladım. Berk'in arkasında Bora olduğu için gözüm ikide bir ona kayıyordu. Sürekli karşımdaki cisimleri insanları herhangi bir şeyi çizdiğim için Berk'i çizmem kısa sürmüştü. Tabi verdiği tükenmez kalemle birazcık zor olmuştu ama bitirdiğimde hepsinin hayran bakışları üzerimdeydi. "Bu eğlence için falan değil, sen bir ressamsın." dedi Dinçer hayranlıkla. Telefonumun zil sesi konuşmamızı bölmüştü, arayan kişiye baktım. Pars arıyordu, gözlerimi onların masasına çevirdim, Pars çaktırmadan yanımıza gel dedi. Bizimkilere veda edip onların yanına gittim, bir tek Bora'nın yanındaki sandalye boştu bu yüzden oraya oturmak zorunda kaldım. "Attığımız bilgileri inceleyebildin mi?" kafamla onayladım onu telefonumu masanın ortasına koydum. "Aslında yaptığı işler arasında bir tanesi dikkatimi çekti, bu adamın CIA ile bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum." hepsi aynı anda kaşlarını çattı. "Bunu nereden çıkardın?" dedi Bora düz bir sesle. Sıkıntılı bir nefes verip telefonumdan bir fotoğraf açtım. "Eğitim aldığım kişilerin çoğu emekli ajanlardı, bu kadar donanımlı ve bilgili olmamın sebeplerinden biriside buydu. Bazen sohbet ederken bana yeraltı dünyasından bahsediyorlardı. CIA bu tür işleri gizlice pek bilinmeyen iş adamlarına veriyordu, böylece kimse şüphelenmiyordu. Yani karşımızda sadece bir iş adamı olmayabilir." hepsi kaşlarını çattı. "O zaman CIA'i de karşımıza alırız." dedi Pars sıkıntılı bir sesle. "Yaşlı nüfusunu azaltmak için o gıdaları piyasaya sürmelerine izin mi vereceğiz yani?" dedi Tan ciddi bir sesle. Onu ilk defa bu kadar ciddi görüyordum, bunun olmasına izin vermemeliydik. "Aslında.. bir yol var. CIA'i tehdit edebileceğimiz bir şey." hepsi bana baktı kaşlarını çatarak, kafe kalabalık olduğu için bizi kimse duymuyordu. Bora ayaklandı ve onu takip etmem için kafasıyla bir işaret verdi ve birlikte yürümeye başladık, okulun arka tarafında boş bir yere gelmiştik. "CIA'i tehdit edebilecek bilgiyi nereden biliyorsun sen?" dedi ters bir sesle. "Meraklı birisiyim, bir gün başımın belaya gireceğini düşündükleri için bu bilgileri verdiler bana." kaşları çatıldı. "Neymiş o bilgi?" telefonumdaki fotoğrafı açıp ona uzattım. "Bunlar öldürülen CIA ajanları, göğüslerinde ki ismi görüyor musun? Skydoll, CIA'in baş düşmanı. Kendisi de bir ajan ama onu bu zamana kadar ne duyan ne de gören var. Madem Paul kötü bir adam, CIA'in korkulu rüyasını kullanarak onları kendimizden uzak tutabiliriz. CIA bunca zaman onun peşindeydi ama onu hiçbir zaman yakalayamamış, şuan nerede olduğu bilinmiyor. En son Finlandiya'da birisini daha öldürmüştü, bizde onu taklit ederek CIA'i kendimizden uzak tutarız." kendi lakabımı kullanarak onları koruyacaktım bir nevi. "Bu emekli ajanlar neden sana bu bilgileri veriyor, onlar için değerli misin?" bilmem der gibi dudak büktüm. "Belki de benim bu işlere bulaşacağımı az çok tahmin ediyorlardı. Ben bu iğrenç dünyada doğdum Bora, istesem de istemesem de bulaşacaktım bu işlere." onun ismini ilk defa söylemiştim. "Peki neden Mehmet'de kullanmadın bu kozlarını?" kollarımı iki yana açtım. "Mehmet benim zayıf noktamı biliyor, ona yaklaşırsam beni nereden vuracağını kestirebiliyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor." ellerini arkasında birleştirdi ve hafifçe bana doğru eğildi. "Neymiş o zayıf noktan?" alayla güldüm ve sabah bana yaptığı gibi taklit ettim onu. "Günlük soru kotanı doldurma derim, derse geç kalacaksın." belli belirsiz güldü, belki de ben öyle sandım bilmiyorum. "Bir daha sakın, beni kendi işlerin yüzünden kullanmaya çalışma." anlamayarak kaşlarımı çattım. "Neyden bahsettiğini anlamıyorum." gözlerime son kez bakıp kafeye doğru yürümeye başladı. Neyden bahsetmişti ki.. bir saniye.. Dinçer. Ona dersinin kaçta bittiğini sormuştum, Dinçer'e kahve götürebilmek için. Demek buna sinirlenmişti, sıkıntılı bir nefes verip bende arkasından gittim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD