TÜRK KADINI 🥀

1288 Words
Gecenin siyah pelerini, Çukurca’nın sarp kayalıklarını ve dipsiz vadilerini yutarken, Fırtına Timi sessiz birer gölge gibi sınır hattının sıfır noktasına doğru süzülüyordu. Alparslan’ın postalları, her adımda altındaki gevşek taşları ezerek ilerliyor, ancak çıkardığı en ufak bir hışırtı bile dağ rüzgarının uğultusunda kayboluyordu. Hücum yeleğinin kalbine denk gelen sol cebinde, Asena’nın o kanlı arması, soğuk geceye inat göğsünü ısıtan bir kor gibi duruyordu. Sekiz aydır bu anı hayal etmişti; Agit’in nefesini hissedeceği, o hain gözlerin içine bakarak namluyu alnına dayayacağı o saniyeyi zihninde binlerce kez kurmuştu. Şimdi ise o ana sadece birkaç kilometre, birkaç saatlik bir patika mesafesi kalmıştı. Dağların doruklarından aşağıya doğru süzülen sis, timin üzerine bir zırh gibi çökerken, Alparslan telsizin mandalına hafifçe basıp iki kısa tık sesi çıkardı; bu, "ilerle" demekti. Kürşat Başçavuş, Yüzbaşı'nın hemen arkasından gelirken gözlerini bir an bile komutanının sırtından ayırmıyordu. Alparslan’ın yürüyüşünde, o eski, yaralı ve çaresiz adamdan eser kalmamıştı; adımları bir infazcının soğukkanlılığı ve mutlak kararlılığıyla toprağa basıyordu. Kürşat, kışladaki o son gecede Doktor Tuana’nın odasının önünde nöbet tutar gibi bekleyişini, Alparslan’ın o çelik duvarlarının nasıl çatladığını çok iyi biliyordu. Doktor hanım bu adama sadece bir hekim gibi dokunmamış, onun insan olduğunu, hala nefes aldığını ve bu vatan için yaşaması gerektiğini ona hatırlatmıştı. Ancak şu an, o sınır ötesi harekatın kalbinde, o lojman odasındaki insani duyguların hiçbirine yer yoktu. Burada sadece barut, kan ve çelikten kurallar geçerliydi. Lojmanda ise Tuana, pencerenin önünde adeta donup kalmıştı. Fırtına Timi’nin nizamiyeden çıkışının üzerinden saatler geçmişti ama o hala karanlığa bakıyordu. Odanın içindeki sessizlik, Alparslan’ın gidişiyle birlikte daha da ağırlaşmış, duvarlar üzerine üzerine gelmeye başlamıştı. Masanın üzerinde, Alparslan’ın odasından topladığı haritaların pürüzlü kenarları, yerdeki kırık bardak parçalarının bıraktığı küçük izler duruyordu. Tuana, ellerini hırkasının cebine soktuğunda parmaklarının hala titrediğini fark etti. Alparslan’ın o panik atak krizi esnasında eline tutuşturduğu o kanlı bayrak armasının dokusu, parmak uçlarına kazınmış gibiydi. Bir adamın, bir kadının hatırasına bu denli sadık, bu denli ölümüne bağlı olması içini acıtmıştı. "Ya geri dönmezse?" sorusu zihninde bir zehir gibi yayılıyordu. Eğer Alparslan o haini öldürdükten sonra kendi canını da orada bırakmayı seçerse, bu sekiz aylık bekleyişin, o dökülen gözyaşlarının hiçbir anlamı kalmayacaktı. Tuana, meslek hayatı boyunca yüzlerce ölüm görmüştü, acil servis koridorlarında can veren insanların arkasından ağlayan feryatları dinlemişti; ama ilk defa bir adamın ölme ihtimali, onun kendi nefesini kesecek kadar canını yakıyordu. Mutfaktaki çaydanlığın soğumuş metali üzerinde göz gezdirdi; daha birkaç saat önce o mutfakta Alparslan ile yan yana durmuş, onun çocukluk anılarını, askeri lisedeki o sert ama gururlu günlerini dinlemişti. O ölü gözlerin arkasında yaşayan o küçük çocuğu görmüştü ve şimdi o çocuğun bir dağ başında harcanıp gitmesine izin vermek istemiyordu. Sınırın ötesinde, Haftanin’in derinliklerindeki mühimmat deposu, kayaların arasına ustalıkla gizlenmiş, üzeri kamuflaj ağlarıyla örtülmüş betonarme bir sığınaktı. Agit, sığınağın içindeki gaz lambasının loş ışığı altında, önündeki haritaya bakarak yanındaki teröristlere yeni eylem planlarını anlatıyordu. Sekiz ay önceki o baskından sonra yerini defalarca değiştirmiş, ölüm korkusuyla her gece başka bir mağarada uyumuştu. Alparslan’ın onun peşinde bir gölge gibi dolandığını, en güvendiği adamları tek tek paketleyip kışlaya götürdüğünü biliyordu. "O yüzbaşı hala peşimde," diye mırıldandı Agit, sesinde eski kibirli tonundan ziyade sinsi bir tedirginlik vardı. "Ama buraya gelemez. Bu dağlar bizim korumamız altında, buraya giren her askerin cesedi bu vadilerde çürür." Ancak tam o sırada, sığınağın dışındaki nöbetçi kulübesinden ne bir çığlık ne de bir silah sesi yükseldi; sadece etin kemikten ayrılırken çıkardığı o boğuk, ıslak ses duyuldu. Alparslan, komando bıçağını nöbetçinin boğazından çekerken gözünü bile kırpmamıştı. Adamın cansız bedeni yere yavaşça serilirken, arkasındaki Kürşat Başçavuş’a eliyle "temiz" işareti yaptı. Fırtına Timi, mühimmat deposunun etrafını bir çember gibi sarmıştı. Alparslan, sığınağın ağır demir kapısına doğru yaklaşırken içindeki o devasa yangının tamamen yatıştığını, yerini buz gibi bir hisse bıraktığını fark etti. Artık acele etmiyordu. O geceki gibi dikkatsizce atlayıp ayağını kıracak o acemi asker değildi. Sekiz ay boyunca bu an için bilenmişti. Kapının önündeki iki korumayı da sessizce bertaraf ettikten sonra, Alparslan sığınağın kapısını omzuyla sertçe iterek içeri girdi. İçerideki loş ışık, onun devasa cüssesini duvara bir azrail gölgesi gibi düşürdü. Agit ve yanındakiler silahlarına davranmaya yeltendikleri an, Fırtına Timi’nin namlularından çıkan bastırıcılı mermiler odayı doldurdu. Agit’in etrafındaki korumalar, ne olduğunu bile anlamadan peş peşe yere yığıldı. Sığınakta sadece Alparslan ve Agit karşı karşıya kalmıştı. Agit, masanın arkasındaki tabancasına uzanmak istedi ama Alparslan’ın postalı elinin üzerine öyle bir indi ki, kemiklerin kırılma sesi odada yankılandı. Agit acı içinde haykırarak yere kapaklandı. Alparslan, adamın saçlarından kavrayıp başını yukarı doğru kaldırdı. Göz göze geldikleri o an, Agit’in gözlerindeki o muzaffer sırıtış tamamen silinmiş, yerini ölümün o soğuk, çiğ korkusuna bırakmıştı. "Beni tanıdın mı, şerefsiz?" dedi Alparslan, sesi adeta toprağın altından geliyordu. Agit, acıdan nefes almaya çalışarak, "Yüzbaşı..." diye fısıldadı. "Beni öldürürsen... bu dağlardan sağ çıkamazsın." Alparslan, hafifçe gülümsedi; bu, aylardır yüzünde beliren ilk tebessümdü ama bir insanın görebileceği en korkunç, en acımasız gülüştü. "Ben zaten o dağda öldüm, Agit," dedi ve hücum yeleğinin cebinden Asena’nın o kanlı bayrak armasını çıkarıp hainin gözünün önüne tuttu. "Bak bu armadaki kan, o gece arkasından güldüğün o Türk kadınının, o Türk askerinin kanı. Şimdi o kanın hesabını ödeme vakti." Alparslan, silahını doğrultup tetiği çekmeye hazırlandığı an, zihninde garip bir şekilde Asena’nın yeşil gözleri değil, Doktor Tuana’nın lojman koridorundaki o dik, inatçı duruşu belirdi. "O haini öldürdüğünde, Asena’nın yanına gitmek için aptalca bir şey yapmayacaksın. Geri döneceksin. Burada seni bekleyen bir arkadaşın var," demişti. Alparslan’ın parmağı tetikte kasıldı. İçindeki o intikam canavarı, bu haini buracıkta parça parça etmesini söylüyordu; ancak kalbinin derinliklerinden gelen o sivil, o insani ses, ona yaşaması gerektiğini, bu zaferin bir ölümle değil, yeni bir başlangıçla taçlanması gerektiğini fısıldıyordu. Alparslan, namluyu Agit’in alnından çekip bacağına doğrulttu ve tetiğe bastı. Agit, feryat ederek yere yığılırken, Alparslan telsizini açtı: "Üs bölgesi, Fırtına konuşuyor. Hedef canlı olarak ele geçirildi. Mühimmat deposu imha edilmek üzere hazırlandı. Dönüşe geçiyoruz." Kürşat Başçavuş ve timin diğer üyeleri, komutanlarının bu kararını duyduklarında gözlerindeki o gurur ifadesi daha da büyüdü. Alparslan, Agit’i saçlarından sürükleyerek sığınaktan dışarı çıkarırken, arkalarında bırakılan patlayıcıların fitili ateşlenmişti. Birkaç dakika sonra, Haftanin’in o karanlık vadisi, mühimmat deposunun havaya uçmasıyla birlikte devasa bir alev topuyla aydınlandı. O alevler, Alparslan’ın sekiz aydır içini yakan o cehennem yangınının dışarıya vurumu gibiydi. Depo patlarken, Alparslan arkasına bile bakmadan sınır hattına doğru yürüyordu. Sabaha karşı, güneş Çukurca’nın dağlarının arkasından ilk kızıllıklarını sunarken, kışlanın nizamiyesinde bekleyen askeri ambulanslar ve personelin arasında Tuana da vardı. Gözlerine tek bir damla uyku girmemişti, önlüğü rüzgarda uçuşurken ellerini kalbinin üzerinde birleştirmişti. Uzaktan, sislerin arasından beliren Fırtına Timi’nin karaltılarını gördüğü an, Tuana’nın dizlerindeki o derman geri geldi. Timin en önünde, devasa cüssesiyle, omzunda yaralı haini taşıyan Alparslan yürüyordu. Yüzü yine barut karasıydı, üniforması çamur içindeydi ama gözlerindeki o yaşayan ölü ifadesi gitmiş, yerine gururlu, nefes alan bir askerin bakışları yerleşmişti. Alparslan, nizamiyeden içeri girdiğinde Agit’i merkez komutanlığının askerlerinin önüne fırlattı. Ardından adımlarını hiç değiştirmeden, doğrudan Tuana’ya doğru yürümeye başladı. Tuana, kalbinin duracağını sandı o an. Alparslan, tam önünde durdu. Aralarındaki o resmi mesafe, o çelik duvarlar tamamen erimiş gibiydi. Alparslan, elini hücum yeleğinin cebine attı, Asena’nın o kanlı, barut kokulu bayrak armasını çıkardı ve Tuana’nın avucunun içine bıraktı. Tuana, elindeki o kutsal emanete bakarken gözlerinden yaşlar sicim gibi boşaldı. Başını kaldırıp Alparslan’ın gözlerinin içine baktı. Alparslan, derin bir nefes aldı; bu nefes, sekiz ay sonra göğsünü sıkıştırmadan, rahatça aldığı ilk gerçek nefesti. "Sözümü tuttum, doktor," dedi, sesi bu sefer buz gibi değil, bir dostun, hayata geri dönmüş bir adamın sıcaklığına sahipti. "Hesap kapandı. Ben geri döndüm." Tuana, armayı göğsüne bastırırken sadece başını sallayabildi. Biliyordu ki Asena’nın yeri Alparslan’ın kalbinde her zaman bir mabet olarak kalacaktı; ama artık o mabedin etrafında ölümün değil, yaşamın fidanları yeşerecekti. Alparslan, Tuana’nın yanından geçip kışla binasına doğru ilerlerken, Çukurca’nın o sert dağ rüzgarı bu kez lojmanın pencerelerini tekinsizce dövmek için değil, yeni bir hayatın müjdesini fısıldamak için esiyordu. İki asker gökyüzünde buluşmamıştı belki ama yeryüzündeki o yaralı kurt, kendine açılan o şefkatli eller sayesinde yeniden ayağa kalkmayı başarmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD