SÖZ VEREMEM 🥀

1873 Words
Alparslan için zaman, Ankara’daki o sessiz şehitlikte, toprağın altına gömdüğü gümüş alyansla birlikte durmuştu. Geriye kalan günler, aylar ya da mevsimler onun için sadece birer teferruattı. Üniformasını hala giyiyordu, görevlerini eksiksiz yerine getiriyordu, timinin başındaydı; ancak içindeki o eski adam, Asena’nın yeşil gözlerinin kapandığı o saniyede nefesini teslim etmişti. Gara Operasyonu’nun üzerinden tam sekiz ay geçmişti. Sekiz uzun, azap dolu ay boyunca Alparslan, sınır hattındaki her istihbarat hücresini, her muhabere kestirmesini, her yerel kaynağı çılgınlar gibi sarsmıştı. "Agit" ismi onun için bir saplantı, geceleri uyutmayan bir karabasan, gündüzleri ise elinde silahla dağ dağ gezmesine neden olan tek yaşama sebebiydi. Ama hain, o gece bindiği o siyah helikopterle birlikte adeta yer yarılmış da içine girmişti. Suriye’nin kuzeyindeki kamplara geçtiği söyleniyor, ardından Avrupa’ya kaçtığı fısıldanıyor, bazen de Kandil’in derinliklerinde saklandığı iddia ediliyordu. Alparslan heryerde onu aramış, örgütün lojistik hatlarına peş peşe darbeler indirmiş, Agit’in en yakın adamlarını tek tek ele geçirmişti ama o baş hain her seferinde bir hayalet gibi izini kaybettirmeyi başarıyordu. Bu başarısızlık, Alparslan’ın içindeki intikam ateşini söndürmek yerine daha da harlıyor, onu daha sessiz, daha tehlikeli ve etrafına karşı daha örülmüş duvarlarla kaplı bir adama dönüştürüyordu. Fırtına Timi, sınırın sıfır noktasındaki o eski, rüzgarın hiç eksik olmadığı Çukurca’daki üs bölgesine geri tayin edilmişti. Burası, her köşesi taş ve barut kokan, geceleri kurtların ulduğu zorlu bir coğrafyaydı. Alparslan, üs bölgesinin kışlasındaki küçük, pencereleri demir parmaklıklı odasında kalıyordu. Odada sadece askeri bir ranza, demir bir dolap ve ahşap bir masa vardı. Masanın üzerinde ise Alparslan’ın bu dünyadaki tek sığınağı, Asena’dan ona kalan son ve en kutsal hatıra duruyordu: Asena’nın şahadet gecesi göğsünden vurulduğunda üzerinde olan, sol tarafı kurşun deliğiyle yırtılmış ve üzeri kurumuş kan lekeleriyle kaplı şanlı Türk bayrağı arması. Alparslan o armayı Asena’nın üniformasından kendi elleriyle sökmüştü. Kumaşın üzerindeki o koyu renkli kan lekesi, Asena’nın son nefesiydi. Alparslan her operasyona çıkmadan önce o armayı eline alır, burnuna götürür ve o barutla karışmış tanıdık kokuyu içine çekerdi. O koku, ona verdiği sözü, etmesi gereken intikamı ve sonrasındaki o büyük kavuşmayı hatırlatan tek şeydi. Armayı her kışladan çıkışında hücum yeleğinin sol cebine, tam kalbinin üzerine koyardı; tıpkı Asena’nın yaşadığı günlerdeki gibi. Üs bölgesindeki bu ağır ve matem dolu hava, tabur binasına yeni atanan bir askeri doktorun gelişiyle kışlanın rutinini değiştirecekti. Dr. Tuana Sağlam, İstanbul’daki lüks bir üniversite hastanesindeki asistanlık görevini yarıda bırakıp, kendi isteğiyle bu zorlu sınır hattına tayin istemiş genç, idealist ve dik başlı bir kadındı. Tuana, beyaz önlüğünün altına giydiği postalları, her zaman dağınık bir topuz yaptığı kahverengi saçları ve gözlerindeki o pes etmeyen, inatçı bakışıyla kışlanın o sert erkek egemen dünyasına meydan okur gibi bir duruşa sahipti. O da buraya kendi içindeki bazı hayal kırıklıklarından, şehrin sahte kalabalığından kaçmak ve gerçekten birilerinin hayatına dokunabilmek için gelmişti. Ancak kışlaya adım attığı ilk gün, buradaki insanların gözlerinde gördüğü o derin, askeri ciddiyet ve özellikle de Fırtına Timi Komutanı Yüzbaşı Alparslan’ın yüzündeki o ölü ifadenin arkasındaki hikayeyi henüz bilmiyordu. Kışlanın hemen arkasında, kayalık yamacın eteğine kurulmuş, subay ve astsubayların konakladığı iki katlı, betonarme lojman binaları yer alıyordu. Sınır hattındaki güvenlik gerekçeleri ve yer darlığı nedeniyle, yeni gelen sivil ve askeri personele oda paylaştırılması yapılıyordu. Tuana’ya lojmanın ikinci katındaki sağ daire verilmişti. Aynı dairenin sol tarafındaki odada ise aylardır kimseyle tek kelime konuşmayan, sadece operasyon emirleri veren Alparslan kalıyordu. İki oda, küçük bir mutfak ve ortak bir koridorla birbirine bağlanıyordu. Alparslan, bir kadının, üstelik sivil bir doktorun onunla aynı daireyi paylaşacağını öğrendiğinde tabur komutanına çıkıp itiraz etmeye yeltenmişti ama kışladaki yer darlığı ve askeri nizam buna mecbur kılıyordu. Alparslan için o daire sadece geceleri başını koyup intikam planları yaptığı bir sığınaktı, bir başkasının varlığı onun duvarlarına bir tecavüz gibiydi. İlk karşılaşmaları, yağmurlu ve zifiri karanlık bir salı gecesi, o ortak koridorda gerçekleşti. Alparslan, dağdaki on sekiz saatlik bir intikalden yeni dönmüştü. Üzerindeki kamuflaj çamur içindeydi, yüzü barut karasıyla kaplıydı ve omzundaki tüfeğin kayışı tenini kesmişti. Postallarını koridorda söküp odasına girmeye çalışırken, mutfaktan elinde bir kupa sıcak bitki çayıyla çıkan Tuana ile burun buruna geldi. Tuana, karşısında boyu iki metreye yakın, gözleri öfkeden ve yorgunluktan deli gibi bakan bu devasa askeri gördüğünde irkildi ama geri adım atmadı. "İyi geceler, yüzbaşım," dedi Tuana, sesini sakin tutmaya çalışarak. "Ben yeni tabur doktoru Tuana. Sanırım aynı çatıyı paylaşıyoruz." Alparslan, kadının yüzüne bile bakmadı. Gözleri bir anlığına Tuana’nın elindeki kupaya kaydı, ardından hiçbir şey söylemeden, sanki karşısında bir insan yokmuş gibi odasının kapısını sertçe kapatıp içeri girdi. Tuana, arkasından kapanan kapıya bakakaldı. İstanbul’da ya da tıp fakültesinde her zaman el üstünde tutulan, saygı gören bir kadındı ama bu adamın gözlerinde gördüğü şey kabalık değil, çok daha derin, çok daha korkutucu bir boşluktu. Sanki Alparslan’ın ruhu o odanın içinde değildi, sadece bedeni yürüyordu. Günler günleri kovalarken, lojmandaki bu sessiz savaş devam etti. Alparslan, Tuana’nın varlığını tamamen yok sayıyordu. Ortak mutfağa asla girmiyor, koridorda karşılaştıklarında başını çeviriyor, onun temiz rütbeli üniformasına ve sivil duruşuna karşı içten içe bir yabancılık besliyordu. Çünkü onun zihnindeki tek kadın, üzerinde çamurlu kamuflajı, elinde keskin nişancı tüfeğiyle dağlarda fırtına gibi esen Asena’ydı. Tuana ise kışladaki revirde çalışmaya başladıkça, Fırtına Timi’nin hikayesini, sekiz ay önce o dağda yaşanan o büyük trajediyi ve Alparslan’ın neden yaşayan bir ölüye dönüştüğünü Kürşat Başçavuş’tan parça parça öğrenmişti. Kürşat Başçavuş, bir gün revire ilaç yazdırmaya geldiğinde Tuana’ya, "Bizim komutanın kalbi o dağda şahadet şerbeti içti doktor hanım," demişti. "Ondan nezaket bekleme. O şimdi sadece o haini bulup öldürmek için nefes alıyor. O hesap kapandığında, korkarım kendi canına da kıyacak. Biz onu tutamıyoruz, bari sen lojmanda dikkat et ona." Tuana, bu hikayeyi duyduktan sonra Alparslan’a olan kızgınlığını kaybetti. Yerini derin bir hekimlik içgüdüsü ve insani bir merhamet aldı. Ancak Alparslan’ın o çelikten duvarlarını yıkmak imkansız gibiydi. Bir akşam, Alparslan odasında yine haritalar üzerinde Agit’in izini ararken, kapısı hafifçe vuruldu. Alparslan kaşlarını çatarak kapıyı açtı. Karşısında Tuana duruyordu, elinde bir tabak sıcak çorba vardı. "Üç gündür operasyondan döndüğünden beri odandan çıkmadın, doğru dürüst bir şey yemedin," dedi Tuana, tabağı ona doğru uzatarak. "Bir doktor olarak söylüyorum, bu gidişle vücudun iflas edecek. Dağa çıkacak dermanın kalmayacak." Alparslan, tabağa baktı, sonra Tuana’nın gözlerinin içine dikti o karanlık bakışlarını. "Benim sağlığım seni ilgilendirmez, doktor," dedi, sesi buz gibiydi. "Sen buradaki askerlerin yaralarını sar, benimkilerle uğraşma. Benim yemeğe değil, o hainin canına ihtiyacım var. Bir daha kapıma bir şey getirme." Tuana, tabağı elinden indirmeden dik bir duruşla cevap verdi: "O aradığın haini bulduğunda, onu vuracak parmağında derman kalmazsa ne yapacaksın yüzbaşı? Ben senin acını küçümsemiyorum ama intikam almak için bile yaşamak zorundasın. Bu çorbayı iç." Alparslan, kadının bu inatçı tavrı karşısında şaşırdı. Asena’nın o dik başlı, lafını esirgemeyen hallerini hatırlattı bu duruş ona bir anlığına. İçinde uyanan o eski hatıranın öfkesiyle tabağı Tuana’nın elinden sertçe aldı ve odasındaki masanın üzerine fırlatırcasına bıraktı. "Gidebilirsin," diyerek kapıyı yüzüne kapattı. Tuana, kapının arkasından gelen o sessizliği dinlerken, en azından çorbayı içeri sokmayı başardığı için hafifçe gülümsedi. O sert kabuğun altında, acıdan delirmek üzere olan bir çocuk olduğunu biliyordu artık. Haftalar geçtikçe, lojmandaki bu zoraki komşuluk ilişkisi tuhaf bir rutine bağlandı. Alparslan hala konuşmuyordu ama artık Tuana’nın mutfağa bıraktığı yemekleri gizlice yiyor, koridorda karşılaştıklarında hafifçe başını sallayarak selam veriyordu. Tuana ise revirdeki işlerinden arta kalan zamanlarda lojmandaki odaya çekiliyor, Alparslan’ın odasından gelen o bitmek bilmeyen telsiz cızırtılarını, harita hışırtılarını ve gecenin bir yarısı uykusundan feryat ederek uyandığı o kabus dolu anların seslerini dinliyordu. Bir gece, kışlanın üzerinde ağır bir kış fırtınası patladığında, Alparslan’ın odasından büyük bir gürültü koptu. Bir şeylerin kırılma sesi lojmanın duvarlarında yankılandı. Tuana hemen odasından fırlayıp Alparslan’ın kapısına vurdu. Cevap gelmeyince, kapının kilitli olmadığını fark edip içeri girdi. Oda darmadağındı. Masanın üzerindeki kitaplar, haritalar yere saçılmıştı. Alparslan, ranzanın kenarına çökmüş, başını ellerinin arasına almış, nefes almakta zorlanıyordu. Geçirdiği şey ağır bir panik ataktı; dağların yükü, Agit’i bulamamanın çaresizliği ve Asena’nın yokluğu adamı boğuyordu. Tuana hemen yanına diz çöktü. Profesyonel bir soğukkanlılıkla Alparslan’ın titreyen ellerini yakaladı. "Alparslan, bana bak," dedi, ilk defa ona rütbesiyle değil, adıyla hitap ediyordu. "Bana bak ve nefes al. Derin nefes al. Buradasın, güvendesin. Benimle kal." Alparslan’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Karşısındaki kadını o an Asena sandı. Elini hızla hücum yeleğinin cebine attı ve o kanlı bayrak armasını çıkarıp Tuana’nın eline tutuşturdu. "Kokla..." diye fısıldadı Alparslan, gözlerinden aylar sonra ilk defa yaşlar boşanırken. "O burada... Kokusu burada ama kendisi yok. Bulamıyorum onu, Tuana. Katilini bulamıyorum." Tuana, elindeki o kanlı kumaş parçasına, Asena’nın şahadet nişanesine baktı. İçindeki hekim sarsıldı ama belli etmedi. Armayı sıkıca tuttu, Alparslan’ın elini de o armanın üzerine kapattı. "Bulacaksın," dedi Tuana, göz yaşlarını tutmaya çalışarak. "Ama şimdi nefes alman lazım. Onun hatırası için, bu bayrak için dayanmak zorundasın." Alparslan, o gece Tuana’nın dizinin dibinde, elinde Asena’nın kanlı armasıyla sabaha kadar sessizce ağladı. İçindeki o çelik zırh ilk defa delinmişti ve o delikten sızan şefkat, lojmandaki o soğuk odayı biraz olsun ısıtmıştı. Tuana, sabaha kadar onun baş ucunda bekledi, saçlarını okşamak istedi ama haddini bildi; o sadece bir dost, bir hekim olarak o yaralı ruhun nöbetini tuttu. Ertesi sabah, Alparslan gözlerini açtığında Tuana odada değildi ama yerdeki haritalar toplanmış, masanın üzerine temiz bir bardak su bırakılmıştı. Alparslan ayağa kalktı, üzerindeki üniformayı düzeltti. Aynaya baktığında, gözlerindeki o delilik halinin yerini daha soğuk, daha planlı bir kararlılığın aldığını gördü. Cebindeki armayı çıkardı, üzerindeki barut kokusunu içine çekti. Bu koku artık sadece ölümün değil, yaşamak ve bitirmek zorunda olduğu bir yeminin kokusudur. Lojmandaki o geceden sonra Alparslan ile Tuana arasındaki ilişki sessiz bir anlaşmaya dönüştü. Artık birbirlerinden kaçmıyorlardı. Akşamları mutfakta karşılaştıklarında, Tuana çay demliyor, Alparslan ise hayatında ilk defa dağlardan, çocukluğundan, askeri lise yıllarından bahsediyordu. Ancak Asena’nın adı ne zaman geçse, mutfağa bir ölüm sessizliği çöküyordu. Tuana, Alparslan’ın kalbindeki o yerin asla kendisine ait olamayacağını, o tahtın toprağın altındaki o yeşil gözlü kadına ait olduğunu biliyordu ve bunu asla değiştirmek istemiyordu. Onun amacı, bu adamı yaşatmak, o intikam girdabından sağ salim çıkarmaktı. Kış biterken, baharın ilk sıcaklarıyla birlikte sınır hattı yeniden hareketlendi. İstihbarat odasından Fırtına Timi’ne acil kodlu bir emir geldi. Alparslan, harita odasına koştuğunda telsizci Ömer’in ellerinin titrediğini gördü. "Komutanım," dedi Ömer, ekrandaki uydu görüntüsünü göstererek. "Haftanin bölgesinde, sınırın hemen beş kilometre ötesinde bir mühimmat deposuna sızma yapıldı. Yerel kaynaklar doğruladı... Agit orada. Örgütün yeni saldırı planını yönetmek için bizzat sahaya inmiş." Alparslan’ın gözleri parladı. Sekiz aydır beklediği an gelmişti. "Fırtına!" diye bağırdı, sesi tüm kışlayı inletti. "Hazırlanın! Bu sefer helikopter yok, sızma harekatı. Yürüyerek gireceğiz, o haini o depoyla birlikte havaya uçuracağız." Tim hızla silah odasına koşarken, Alparslan lojmana gitti. Odasındaki o kanlı armayı aldı, son kez öptü ve hücum yeleğinin sol cebine yerleştirdi. Tam kapıdan çıkacakken Tuana ile karşılaştı. Tuana, onun gözlerindeki o ifadeden bu gidişin diğerlerine benzemediğini anlamıştı. "Gidiyorsun," dedi Tuana, sesi titreyerek. "Gidiyorum, doktor," dedi Alparslan. "Hesap vakti geldi. O haini almaya gidiyorum." Tuana, adımını atıp Alparslan’ın kolunu tuttu. "Bana söz ver," dedi. "O haini öldürdüğünde... Oraya, Asena’nın yanına gitmek için aptalca bir şey yapmayacaksın. Geri döneceksin. Burada seni bekleyen bir timin, bir vatanın... ve bir arkadaşın var." Alparslan, Tuana’nın eline baktı, sonra yüzüne. Dudaklarında aylar sonra ilk defa hafif, minnet dolu bir tebessüm belirdi. "Söz veremem, Tuana," dedi. "Benim kaderim o dağda yazıldı. Ama emin ol, o hesap kapanmadan bu can çıkmayacak." Alparslan arkasını döndü ve koridorda hızla gözden kayboldu. Tuana, lojmanın penceresinden Fırtına Timi’nin gecenin karanlığına, sisli dağlara doğru birer gölge gibi ilerleyişini izledi. Elini kalbine koydu. Biliyordu ki, bu operasyon ya Alparslan’ın intikamıyla yeni bir hayatın başlangıcı olacaktı ya da iki askerin gökyüzündeki o büyük buluşmasının son perdesi. Şimdi tek yapabileceği, kışlanın o soğuk odasında, o yaralı kurt için dua etmekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD