Alparslan’ın başparmağı, Tuana’nın yanağından süzülen o tek damla yaşın bıraktığı ıslaklığı teninde eritirken, parmak uçlarına sızan o sivil sıcaklık Yüzbaşı’nın göğsünde aylardır kilitli duran son kapıyı da menteşelerinden sökmüştü. Genç kadının o titreyen nefesi, kışla lojmanının gri duvarlarına çarpan radyo melodisinin son tınılarına karışıyor, oda ilk kez ölümün ya da intikamın değil, yaşayan iki insanın sinsi silsilesine ev sahipliği yapıyordu. Alparslan elini yavaşça geri çektiğinde, Tuana başını hafifçe yana eğip adamın o nasırlı avcuna doğru sığınmak isteyen o anlık refleksini son anda dizginledi. İçindeki o büyük fırtına dinmişti belki ama ayların biriktirdiği o köklü kırgınlık, o gurur kırıklığı bir çırpıda buharlaşacak kadar hafif değildi. Geriye doğru yarım adım atarak aralarındaki o yoğun mesafeyi sinsi bir inatla yeniden açtı; kolları yine göğsünün üzerinde kenetlenmişti ama bu kez bakışlarındaki o sert yeşil duman, yerini dökülmeye hazır taze bulutlara bırakmıştı.
"Laf cambazlığında da askeri stratejileriniz kadar mahir olduğunuzu bilmiyordum, Yüzbaşı," dedi Tuana, sesini yeniden o buz gibi mesafeli tona çekmeye çalışarak. Ama bu kez kelimelerin kenarları tırtıklıydı, titremesini gizlemek adına çenesini her zamankinden daha dik tutmaya gayret ediyordu. "İki güzel sözle, bir parmak dokunuşuyla dün gece kışla koridorlarında fırlattığınız o telsizlerin, o sivil fantezi hakaretlerinin üzerini örtebileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben İstanbul’dan buraya, bu dağların tepesindeki bir askerin vicdan azabı cüretine ortak olmak için gelmedim. Yaralarınızı sarmış olmam, sizin o bencil dünyanızın uydusu olmayı kabul ettiğim anlamına gelmez."
Alparslan, kadının bu sinsi direnci, bu hala teslim olmayan dik başlılığı karşısında içindeki o derin, erkeksi memnuniyeti gizleme gereği duymadı. Bastonuna biraz daha ağırlık vererek sol bacağının üzerindeki yükü dengeledi. Tuana’nın ona böyle yukarıdan bakarak, her kelimesini tartarak fatura kesmesi, Alparslan’ın o operasyon sahalarında unuttuğu insani gururu sarsıyordu. "Vicdan azabı değil bu, doktor," dedi, sesi odanın tavanındaki cılız ışıkta adeta mühürlenir gibi vakurdu. "Bu, bu dağlarda ilk kez bir gerçeği teslim etmek. Ben cephede düşmanın hamlesini gözünden anlarım ama senin bu sitemlerinin hangi menzile varacağını kestiremiyorum. Haklısın. Dilim ağırdır, öfkem can yakar. Ama o gece lojmanda kapıyı çarpıp çıktığında, içimde bir yerlerin o kırılan camlar gibi dağıldığını hissettim. Benim o sığınakta Agit’in alnına dayadığım namluyu indiren şey, senin o 'Yaşayan bir ölüsün' deyişindi. Ölmek kolaydı Tuana; ben senin karşında ilk kez yaşamayı deniyorum, cezam neyse kes ama yüzünü çevirme."
Tuana, bu sözlerin ağırlığı altında ezilmemek için dişlerini sıktı. Alparslan’ın o sarsılmaz, dağları titreten duruşunun altında sakladığı bu saf itiraf, genç kadının tüm savunma mekanizmalarını felç ediyordu. Yine de kolayca teslim olmayacaktı; o lojman odasında uğradığı aşağılanmanın, sabaha kadar çoraplarına sızan kan lekelerini temizlerken çektiği o sessiz acının bir bedeli olmalıydı. "Yaşamayı denemek bir hekimin reçetesiyle olmaz, Alparslan," dedi, sesine bilerek sinsi bir alaycılık katarak. "Siz o dağlarda mermilere meydan okurken nasıl bana sormadıysanız, şimdi de kendi kendinize iyileşmeyi öğreneceksiniz. Şimdi müsaadenizle, odamdan çıkın. Revirdeki sıhhiye astsubayına talimat verdim, yarın sabah dikişlerinizin kontrolünü o yapacak. Benim ellerim sizin o barut kokan teninize lüks kaçar."
Tuana arkasını dönüp masanın üzerindeki stetoskopunu ve not defterini çantasına yerleştirmeye başladığında, Alparslan kadının bu çocuksu ama bir o kadar da kesin sınır çizme çabasına karşı hamlesini yaptı. Bastonunu duvara yasladı, sol bacağının üzerinde yaylanarak Tuana’nın arkasından uzandı ve masanın üzerindeki çantanın fermuarını elinin tersiyle yavaşça kapattı. Tuana hızla arkasına döndüğünde, Alparslan’ın o devasa gövdesiyle burun buruna geldi. Aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, Tuana adamın kamuflajından yayılan o Kırmızı Dere’nin nemli toprak ve barut kokusunu en derinden hissetti.
"Sıhhiye astsubayı o pansumanı yapamaz, doktor," dedi Alparslan, gözlerini kadının gözbebeklerine çivileyerek. Sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da emrediciydi. "Çünkü o bacağın dikişlerini sen attın, sökülecekse de senin ellerinle sökülecek. Bana kışla bürokrasisiyle trip atma. Yarın sabah o revirde, o masanın başında seni göreceğim. Eğer gelmezsen, o bacakla lojmanın merdivenlerini tek tek çıkar, bu kapıyı bir kez daha zorlarım. Bu kez camı değil, tüm duvarı yıkarım, biliyorsun."
Tuana, adamın bu durdurulamaz, o askeri cüretle sivil inadı harmanlayan tehdidi karşısında ne yapacağını bilemedi. İçinden yükselen o hafif tebessümü gizlemek için dudaklarını birbirine bastırdı, gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Alparslan’ın o derin bakışları onu adeta o noktaya hapsetmişti. "Zorba," diye mırıldandı Tuana, sesi bu kez tamamen yelkenleri suya indirmiş bir kadının naifliğiyle çıkmıştı. "Saf hatıralarınızın arkasına saklanan bir zorbasınız."
"Öyleyim," dedi Alparslan, yüzünde o aylardır kışlanın görmediği, içten ve sıcak gülüşü tamamen serbest bırakarak. "Ama sadece senin karşında böyleyim. Yarın sabah revirde görüşürüz, doktor. Pansuman malzemelerini çift porsiyon hazırla; zira senin bu sitemlerin bende daha çok yara açacak gibi görünüyor."
Alparslan yavaşça arkasını döndü, duvara yasladığı bastonunu aldı ve sol bacağına yüklenerek odadan çıktı. Koridorda yankılanan o ritmik baston sesleri bu kez Tuana’nın kalbinde bir korku ya da kasvet değil, sinsi bir ritim, yepyeni bir başlangıcın ayak sesleri gibi çınlıyordu. Genç kadın kapıyı arkasından kapatıp yatağına doğru yürürken, Çukurca dağlarının üzerinden süzülen o berrak ay ışığı, lojman odasının pencerelerinden içeri girerek yerdeki o kırık camların temizlenmiş izlerini tamamen sildi. Savaş bitmişti, intikam geride kalmıştı; şimdi o sarp dağların gölgesinde, merhametin ve sinsi bir aşkın yaraları sarma vaktiydi.