Çukurca’nın sınır hattını bir bıçak gibi kesen askeri jipin motor uğultusu, tekerleklerin altından fırlayan çakıl taşlarının gövdeye çarpma sesleriyle birleşirken, Alparslan gözlerini o ön camın ardındaki zifiri karanlığa sabitlemişti. Sağ bacağındaki o zonklama, sanki etinin içinde sinsi bir akrep varmış da her saniye iğnesini platinlerin olduğu o hassas dokuya batırıyormuş gibi amansızdı. Bastonunu iki elinin arasında sıkıca kavramış, parmak eklemleri beyazlayana kadar güç alıyordu. Araçtaki Fırtına Timi’nin hiçbir üyesi tek bir kelime bile etmeye cesaret edemiyordu; çünkü biliyorlardı ki Yüzbaşı şu an fiziksel acının çok ötesinde, ruhunu esir alan o muazzam öfke dalgasıyla kendi içinde bir ölüm kalım savaşı veriyordu.
Kışla lojmanında, o kırık cam parçalarının ortasında bıraktığı Tuana’nın hayali ise, zihninin en kuytu köşesinden sinsi bir sızı gibi süzülüp duruyordu. Alparslan dudaklarını hırsla ısırdı, ağzına yayılan o hafif metalik kan tadı bile lojman odasında kadının bıraktığı o sivil sıcaklığı unutturmaya yetmiyordu. Bir başkasının dokunuşu, bir başkasının onu yaşatmak adına gösterdiği o durdurulamaz feryat, Alparslan’ın Asena’ya olan o katı, o mermerleşmiş sadakat kalesinde devasa yarıklar açmıştı ve Yüzbaşı bu yarıklardan nefret ediyordu. O, acı çekmek için, intikam almak için ve gerekirse o Kırmızı Dere’nin soğuk sularında ölmek için yaratılmıştı; sivil bir kadının şefkatli ellerinde iyileşmek onun kitabında yazmıyordu.
Jip, sınır hattındaki geçici üs bölgesinin nöbetçi kulübesinin önünde sert bir frenle durduğunda, Kürşat Başçavuş kapıyı hızla açarak aşağı atladı. Alparslan, bastonundan güç alarak, sol bacağına muazzam bir ağırlık bindirerek araçtan indiğinde, gecenin o ayazı yüzüne bir tokat gibi çarptı. Sınırın sıfır noktasındaki o eski tütün depoları, sisin içinde birer hayalet sığınağı gibi yükseliyordu. İstihbaratın belirttiği o sivil lojistik aracı, kapıları ardına kadar açık, tekerlekleri çamura batmış bir vaziyette depoların önünde terk edilmişti.
"Ömer!" diye seslendi Alparslan, sesi gecenin o tekinsiz sessizliğinde yankılanırken bir kurdun hırıltısını andırıyordu. "Sinyal takibi ne alemde? O şerefsiz ne kadar mesafe kat etmiş?"
Telsizci Ömer, sırtındaki devasa cihazın kulaklığını tek eliyle bastırarak öne çıktı. "Komutanım, Kırmızı Dere havzasına giden o sarp patikada telsiz trafiği tamamen kesildi. Agit’in yanındaki lojistik unsurlar muhtemelen cihazları kapattı ya da frekans değiştirdi. Ancak iz köpekleri vadinin girişinde taze kan ve sargı bezi kalıntıları buldu. Kaçarken bacağındaki o kurdurduğun yara açılmış olmalı. Çok hızlı ilerleyemiyorlar."
Alparslan, "Kan" kelimesini duyduğu an gözlerindeki o delilik ışığı yeniden parladı. Agit de yaralıydı; o da bu dağların koynunda acı çekerek, sinsi bir yılan gibi sürünerek kaçmaya çalışıyordu. Bu ortak kader, Alparslan’ın içindeki o infaz güdüsünü daha da biledi. Bastonunu çamurlu toprağa sertçe saplayarak timin önüne geçti. "Fırtına!" diye fısıldadı, sesi namludan fırlamaya hazır bir mermi kadar gergindi. "Gece görüşlerini açın. Bu gece o Kırmızı Dere’ye sızıyoruz. O hain o sığınak kompleksine ulaşmadan, nefesini o dağlarda keseceğiz."
Kürşat Başçavuş, Yüzbaşı’nın bacağındaki o kalın sargıların altından sızan ve pantolonunun kumaşını koyu bir leke haline getiren kanı bir kez daha fark etti. İçindeki o eski askerin, o babacan dostun feryadı dudaklarına kadar geldi ama Alparslan’ın o tavizsiz, o ölümü arayan bakışlarını gördüğünde kelimeler boğazına düğümlendi. Selam durdu ve timin arkasındaki yerini aldı. Fırtına Timi, sisin ve karanlığın o sağladığı muazzam kamuflajla birlikte, sınır hattını sessizce geçerek Kuzey Irak’ın o sarp, o geçit vermez derinliklerine doğru süzülmeye başladı.
Aynı saatlerde Çukurca’daki o sessiz lojman odasında, Tuana yatağın kenarına çökmüş, dizlerini göğsüne vurarak karanlığı izlemeye devam ediyordu. Gözyaşları kurumuştu belki ama içindeki o haksızlığa uğramışlık hissi, o aşağılanmışlık duygusu kalbini bir mengene gibi sıkıyordu. Alparslan’ın ona bir düşman gibi haykırışı, o "Sen kimsin sivil fantezilerinle benim namusuma dil uzatamazsın" deyişi her aklına geldiğinde teni ürperiyordu. Ancak bir hekim olarak, o yatakta yatan adamın sabaha karşı nasıl bir ateşle sayıklandığını, o dikişlerin altındaki etin nasıl parçalandığını da çok iyi biliyordu.
"Neden umurumda ki?" diye sordu Tuana, sesindeki o çaresiz feryat odanın boş duvarlarında yankılanırken. "O beni bu kışladan sürmekle, beni nizamiyeden atmakla tehdit etti. Benden nefret ediyor. O zaman neden hala onun o bacakla, o sarp kayalıklarda nasıl acı çektiğini düşünüp duruyorum?" Ayağa kalktı, odanın içinde amaçsızca birkaç adım attıktan sonra Alparslan’ın odasının kapısının önüne geldi. Kapı hala aralıktı; yerdeki o kırık cam parçaları, sabaha karşı atılan pansumanın kalıntıları, darmadağın haritalar aynen duruyordu.
Tuana içeri girdi, yerdeki o kırık telsiz bataryasını ve Alparslan’ın elinden düşen o kanlı makası yavaşça yerden kaldırdı. Masanın üzerine koyarken, Alparslan’ın o her zaman kalbinin üzerinde taşıdığı Asena’dan kalan o kanlı bayrak armasının orada olmadığını fark etti. Alparslan onu yanına almıştı; intikam yolculuğuna çıkarken, o kutsal emaneti bir kez daha cehennemin ortasına taşımıştı. Tuana, masanın kenarına tutunarak içini çekti. Bu adam iyileşmeyecekti. O, o dağların karanlığında, o nefret ettiği Agit’in kanıyla yıkanmadan, ya da kendi canını o kayalıklarda bırakmadan durmayacaktı. Ve Tuana, o sivil dünyasından getirdiği tüm o sevgiyle, o yaşatma arzusuyla bu çelikten duvarı aşamamıştı.
Sınırın ötesinde, Kırmızı Dere havzasının o sarp ve dik yamaçlarında ise fırtına yerini dondurucu bir ayaza bırakmıştı. Alparslan, her adımda bastonunu kayaların arasındaki çatlaklara sıkıştırarak, sol bacağına binen muazzam yükle gövdesini yukarıya doğru çekiyordu. Sağ bacağındaki dikişler çoktan tamamen koyu bir kan gölüne dönmüştü; postalı sızan kanla ağırlaşmıştı ama Yüzbaşı acıyı beyninde tamamen felç etmişti. Gözleri, gece görüş gözlüğünün o yeşil ekranında, dağ patikasındaki taze ayak izlerini ve çalılara takılmış o sargı bezi ipliklerini takip ediyordu.
"Komutanım," diye fısıldadı Kürşat Başçavuş, kayaların arkasından sızarak Alparslan’ın yanına geldi. "Sığınak kompleksinin girişine yaklaşık iki yüz metre kaldı. Girişte iki nöbetçi tespit ettik. Agit içeride olmalı; dışarıda sivil aracın kaçışında kullanılan o yerel mihmandarın şapkası düşmüş."
Alparslan bastonunu yavaşça yere bıraktı ve sırtındaki o ağır piyade tüfeğini kavradı. Sol dizinin üzerine çökerek namluyu sığınak girişine doğru uzattı. Sağ bacağı arkaya doğru uzanmış, tamamen hareketsiz ve uyuşmuş bir vaziyetteydi. "Nöbetçileri sessizce alın," dedi Alparslan, sesi dağların uğultusuna karışan bir ölüm fermanı gibiydi. "İçeriye ben gireceğim. Kimse müdahale etmeyecek. Agit benimdir."
Fırtına Timi’nin iki keskin nişancısı, susturuculu tüfekleriyle aynı anda tetiği çektiğinde, sığınak girişindeki o iki terörist tek bir ses bile çıkaramadan karanlığın içine serildi. Alparslan, bastonunu orada bırakarak, tüfeğinden güç alıp sürünerek ve sol bacağını iterek sığınağın o dar, o zifiri karanlık ağzına doğru ilerledi. İçerideki o rutubet, o eski mühimmat ve mağara kokusu, sekiz ay önceki o pusu gecesinin kokusunun aynısıydı.
Sığınağın derinliklerindeki o cılız gaz lambası ışığı, Alparslan’ın gözlerini kamaştırdı. Koridorun sonundaki o geniş mağara odasında, Agit’i bir sedirin üzerine uzanmış, bir başka teröristin onun bacağına pansuman yapmaya çalışışını gördü. Agit’in yüzündeki o sinsi, o kışla nezathanesinden kaçarken takındığı küstah ifade, acının getirdiği o bitkinlikle birleşmişti.
Alparslan, mağaranın taş duvarına sırtını dayayarak namluyu o odaya doğru çevirdi. "Hesap vakti, Agit," dedi Alparslan, sesi mağaranın tavanında yankılanıp bir çığ gibi adamların üzerine çökerken.
Agit ve yanındaki terörist ani bir panikle silaha davrandı ama Alparslan’ın namlusundan çıkan peş peşe üç mermi, pansuman yapan teröristi anında yere sererken, Agit’in sağ omzunu parçaladı. Agit, acı içinde sedirden yere yuvarlanırken, Alparslan sol bacağını sürükleyerek, tüfeğini adamın tam alnına dikerek odanın ortasına kadar geldi.
"Yine karşı karşıyayız," dedi Alparslan, göğsü körük gibi inip kalkarken. Sağ bacağından akan kan, mağaranın kirli zeminindeki barut tozlarıyla karışıyordu. Gözlerindeki o delilik, o Asena’nın intikamıyla beslenen o vahşi canavar şimdi tamamen serbestti. "Bu kez seni koruyacak ne bir zindan kapısı var, ne de beni durduracak bir doktor merhameti. Şimdi o döktüğün kanların, o aldığın canların bedelini ödeyeceksin."
Agit, alnına dayanan o sıcak namluya bakarken bile o sinsi, o mide bulandırıcı gülüşünü kaybetmedi. Ağzından sızan kanla birlikte sırıttı. "Öldür beni Yüzbaşı," dedi, sesi mağaranın o karanlığında bir yılan gibi tıslayarak. "Beni öldürsen de o kadını geri getiremeyeceksin. O toprağın altında çürürken, sen de bu dağlarda, bu bacakla yaşayan bir ölü olarak kalacaksın. Sen zaten kaybettin."
Alparslan, bu sözlerle birlikte tetiğe basmak üzere parmağını gerdi. Tam o saniyede, zihninde lojman odasındaki o kırık camların parıltısı ve Tuana’nın o ağlayarak söylediği sözler çınladı: "Sen yaşayan bir ölüsün... Kendini bu nefretle yok ediyorsun." Alparslan bir an duraksadı; tetiği çekmek, bu şerefsizi öldürmek onun en büyük hakkıydı belki ama onu orada öldürmek, kendi ruhunu da o karanlık mağaraya sonsuza kadar gömmek demekti. Alparslan, namluyu adamın alnından çekip sağ diz kapağına indirdi ve gözünü kırpmadan tetiğe bastı. Agit’in feryadı mağarayı sarstırken, Alparslan telsiz düğmesine bastı: "Kürşat... Paketi aldım. Canlı. Sınır hattına helikopter isteyin. Bu hesap kışlada kapanacak."
Sabaha karşı Fırtına Timi, Agit’i sedyeyle kışlanın nizamiyesinden içeri soktuğunda, tüm tabur binası ayağa kalkmıştı. Alparslan ise, jipten indiğinde bastonuna bile ihtiyaç duymadan, sadece o sarsılmaz askeri iradesiyle, sağ bacağını tamamen hiçe sayarak yürüdü. Nizamiyenin ortasında, elindeki o kanlı bayrak armasını sargılı elinin içinde sımsıkı tutuyordu. Başını kaldırdığında, revirin penceresinde ona gözyaşlarıyla bakan Tuana’yı gördü. Alparslan, kadının bakışlarına bu kez nefretle değil, o içindeki canavarı ilk kez evcilleştirmiş bir kurdun vakurluğuyla baktı. Silahını kınına koydu, armayı kalbinin üzerine yerleştirdi ve Tuana’ya doğru hafifçe başını salladı. O an, Çukurca dağlarının arkasından doğan o güneş, iki yaralı ruhun arasındaki o aşılmaz çelik duvarların üzerinde ilk kez sıcak bir parıltı bıraktı. Savaş bitmişti, intikam alınmıştı ve şimdi iyileşme sırası Alparslan’daydı.