SEVE SEVE 🥀

3632 Words
Koridordaki o ritmik baston sesleri yavaşça uzaklaşıp kışlanın beton dehlizlerinde erirken, Tuana kapının arkasına yaslanmış halde uzun bir süre kıpırdamadan durdu. Göğsünün içinde neredeyse ritmini kaybetmiş gibi düzensiz çarpan kalbinin sesini, odadaki cılız radyonun pürüzlü cızırtısı bile örtemiyordu. Odada asılı kalan o koku; Kırmızı Dere’nin çamurlu toprağı, soğuk gece rüzgârı ve adamın tenine sinmiş o keskin barut kokusu, havadaki nemle birleşip genç kadının genzini yakıyordu. Parmak uçlarına baktı. Alparslan’ın yanağındaki ıslaklığı silerken bıraktığı o sıcaklık hâlâ oradaydı; sanki o temas, sadece derisini değil, aylardır İstanbul’dan taşıdığı gururunu da katman katman soyup atmıştı. ​Masasının üzerine yürüdü. Parmakları gayriihtiyari stetoskopunun soğuk metaline gitti ama dokunmadı. Gözleri yerdeki fırçalanmış ama tamamen kaybolmamış cam kırığı izlerine takıldı. O gece, Alparslan’ın telsizden savurduğu o ağır, incitici cümlelerin ardından odaya girip camı kırdığı an zihnine çakıldı. O zaman Alparslan bir insan değil, acısını etrafındaki her şeye zehir olarak saçan yaralı bir canavardı. Tuana ise o canavarın pençeleri arasında kendi mesleki onurunu ve kadınlık gururunu korumaya çalışan bir yabancıydı. Şimdi ise aynı adam, göğsündeki kilitleri kendi elleriyle söküp önüne sermiş, cezasını çekmeye razı bir mahkûm gibi karşısında durmuştu. ​Çukurca’nın dağlarından süzülen rüzgâr, lojmanın ahşap pencere pervazlarını zangırdatırken Tuana üzerindeki beyaz önlüğün düğmelerini tek tek çözdü. Önlüğü sandalyesinin arkasına astı, küçük odanın içindeki dar yatağına oturdu. Çoraplarını çıkardığında, geçen gece Alparslan’ın pansumanını yaparken zemin kaplamasından sızan kanın kuruduğu o hafif sertliği hissetti. Bir hekim için kan sıradan bir sıvıydı; acilin o ışık altındaki steril fayanslarında yüzlerce litre kan görmüştü. Ama bu kan, bir adamın ruhunun dışarı sızan parçası gibiydi. O gece Alparslan’ı dikerken, sadece bir bacağın adele dokusunu birleştirmediğini, bir adamın yaşamla olan tek bağını tuttuğunu şimdi daha net anlıyordu. ​Gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda, nöbetçi kulelerinin Projektörleri belirsiz aralıklarla kışla bahçesini sarı bir ışık hüzmesiyle tarıyordu. Tuana gözlerini kapattı ama uyku ona uzak bir coğrafyaydı. Zihninde İstanbul’un o şaşaalı hastane koridorları, uzmanlık sınavının ardından önüne konan parlak kariyer fırsatları ve hepsini bir kenara itip "Güneydoğu’ya, sınır hattına gideceğim" dediğinde ailesinin gözlerinde gördüğü o dehşet belirdi. Onlar Tuana’nın bir kahramanlık peşinde olduğunu sanmışlardı. Oysa Tuana sadece kendi sınırlarını, hekimliğin o steril salondan çıkıp yalın acıyla yüzleştiği yeri arıyordu. Ve işte buradaydı; etrafı Kırmızı Dere’nin dik kayalıklarıyla çevrili, barut kokan bir lojman odasında, bir Yüzbaşı’nın nasırlı ellerinin izini yanağında hissederek sabahı bekliyordu. ​Şafak sökmeden hemen önce kışla içindeki hareketlilik başladı. Nöbet değişimlerinin o tok, askeri bot sesleri, uzaktan gelen dizel motor gürültüleri ve içtimaya hazırlanan timlerin boğuk sesleri lojmanın duvarlarına vuruyordu. Tuana saat altıda ayağa kalktı. Yüzünü soğuk suyla yıkadı, saçlarını ensesinde sıkı bir topuz yaptı. Aynadaki yansımasına baktığında, gözlerinin altındaki hafif morluklara rağmen bakışlarına yerleşen o yeni, belirsiz kararlılığı gördü. Artık kaçmıyordu. Ne Alparslan’ın emredici cüretinden ne de adamın gözlerinde gördüğü o savunmasız derinlikten. ​Odasından çıkıp revir binasına doğru yürürken sabah ayazı yüzünü bıçak gibi kesti. Kışlanın avlusundaki çamur, gece ayazıyla sertleşmiş, yer yer buz tutmuştu. Askerler ellerinde küreklerle yolları temizliyor, giren çıkan zırhlı araçların tekerleklerinden yükselen buhar pusuya karışıyordu. Tuana, adımlarını hızlandırıp revirin çinko kaplı ağır kapısını itti. İçerideki tanıdık tentürdiyot, dezenfektan ve hafif rutubet kokusu onu hemen sarmaladı. ​Sıhhiye Astsubayı Kadir, masasında oturmuş nöbet defterine bir şeyler yazıyordu. Tuana’yı görünce hemen ayağa kalktı, kepini düzeltip saygıyla selam verdi. "Hayırlı sabahlar doktor hanım. Bu kadar erken beklemiyordum sizi. Bir durum mu var?" ​Tuana üzerindeki kalın kabanı çıkarıp hemen girişteki askıya astı ve beyaz önlüğünü giydi. "Yok Kadir Astsubayım, rutin kontroller. Dünkü operasyondan sonra yatan hastaların durumuna bakmak istedim. Bir de... Yüzbaşı Alparslan’ın pansumanı var bugün." ​Kadir Astsubay hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte askeri bir mahcubiyet ile derin bir saygı gizliydi. "Yüzbaşı sabah altıda kalkmış doktor hanım. Bizim çocuklara içtimayı kendisi yaptırdı. Bacağına yüklenmemesi gerekiyordu ama dinletemedik. Biliyorsunuz, Alparslan Komutanı durdurmak pek mümkün değildir. Ama dünden beri... Nasıl desem, kışlada bir hava değişti. Askerler bile farkında. Yüzbaşı aylardır ilk kez birine bağırırken sesinde o katı nefreti taşımıyordu." ​Tuana masanın üzerindeki steril gazlı bezleri, batikon şişesini ve neşteri düzenlerken gözlerini astsubaydan kaçırdı. "Bacağı hâlâ enfeksiyon riskine açık. İç dikişler atıldı ama dış doku çok yıpranmıştı. Kendi kafasına göre hareket etmesi tamamen sorumsuzluk. Bir Yüzbaşı olarak örnek olması gerekirken iyileşme sürecini sabotaj ediyor." ​"Komutanımız kendini bildi bildiği bu dağlarda yaşar doktor hanım," dedi Kadir, sesi daha alçak, neredeyse babaçan bir tona bürünerek. "Biz onu Agit’in pususunda üç arkadaşını kaybettiği günden beri hiç gülümserken görmedik. Kendini o sığınakta ölmeye adamıştı. Siz buraya geldiğinizden, o dikişleri attığınız geceden beri komutanım ilk kez 'sonrasını' düşünüyor gibi. Bağırsa da çağırsa da, o dikişlerin sökülmesini sizden başkasına yaptırmaz." ​Tuana cevap vermedi, sadece tepsiyi dezenfekte etmekle yetindi. Fakat kalbinin ritmi, kapıdan gelen o tanıdık adım sesleriyle yeniden hızlandı. Bastonun beton zemine tıkır tıkır vuran tok sesi ve ardından gelen o aksak step ritmi... ​Kapı açıldı. Alparslan, kamuflaj ceketinin önü açık, içinde siyah termal tişörtüyle içeri girdi. Saçları hafif nemliydi, yeni tıraş olmuştu ve yüzündeki o sert çizgilere rağmen gözlerinde dün geceden kalan o dingin, kararlı ifade duruyordu. İçeri girer girmez gözleri doğrudan Tuana’yı buldu. Sıhhiye Astsubayı Kadir durumu anında kavrayarak hemen toparlandı. "Komutanım, ben dışarıdaki ecza deposunu kontrol edeyim," diyerek selam verdi ve hızla revirden çıktı. ​Odaya çöken sessizlik, masadaki kaynar su ısıtıcısının hafif tıslamasıyla bölündü. Alparslan kapıyı arkasından kapatmadı, hafifçe aralık bıraktı; askeri bir nezaket miydi bu yoksa Tuana’nın kendini kapana kısılmış hissetmesini istememesi miydi, Tuana kestiremedi. ​"Geldin," dedi Alparslan. Sesi sabahın soğuğunu kıran, derinden gelen gür bir tondaydı. ​"Görevimin başındayım Yüzbaşı," dedi Tuana, profesyonel mesafesini korumak adına sesine buz gibi bir netlik katmaya çalışarak. "Ayrıca kışla bürokrasisiyle değil, hekimlik sorumluluğumla hareket ediyorum. Lütfen muayene masasına oturun ve pantolonunuzun paçasını yukarı sıyırın." ​Alparslan bir şey söylemeden bastonunu masanın kenarına dayadı. Ağır adımlarla sedyeye yürüdü ve oturdu. Sol bacağını dikkatle uzattı. Pantolonunun paçasını dizinin üzerine kadar sıyırdığında, Tuana dünkü sargının hafifçe kanla lekelendiğini gördü. Kaşları anında çatıldı. ​"Sana bacağına ağırlık vermemeni söylemiştim!" dedi Tuana, bir anlık refleksle siz ekini unutup doğrudan hitap ederek. Sedyenin yanına diz çöktü. Parmakları hafifçe sargı bezinin kenarına dokundu. "Kadir Astsubay sabah içtimayı senin yaptırdığını söyledi. Amacın ne Alparslan? Bu bacağı sakat bırakıp burada bir gazi olarak kalmak mı, yoksa bana itiraz etmek için sebep yaratmak mı?" ​Alparslan yukarıdan kadının eğilmiş başındaki o kestanör saçlara, ensesinden firar eden ince tutamlara baktı. Tuana’nın parmakları pansumanı sökerken inanılmaz bir zarafetle hareket ediyordu ama gözlerindeki o öfke gerçekti. ​"Sakat kalmak umrumda değildi," dedi Alparslan, sesi odadaki dezenfektan kokusuna karışan bir itirafla kısıldı. "Ama şimdi o bacakla yürümem gereken yollar var. İçtimaya çıktım çünkü asker benim ayakta durduğumu görmek zorunda. Bu dağlarda zayıflık gösterirsen, sadece sen değil, altındaki elli adam ölür. Benim kurallarım böyle işler doktor." ​Tuana gazlı bezi yavaşça kaldırdı. Yaraya yapışan yerleri serum fizyolojik ile ıslatırken Alparslan’ın adelelerinin kasıldığını, adamın dişlerini gıcırdattığını hissetti. Hiç ses çıkarmıyordu ama göğsünün hızla kalkıp inmesi acının derecesini gösteriyordu. Tuana, adamın uyluk kemiğine paralel uzanan o derin yara izine baktı. Dikişler düzgündü ama cilt etrafı kızarmıştı. ​"Acıyor mu?" diye sordu Tuana, elindeki batikonlu pamuğu yavaşça yara kenarlarında gezdirirken. Bu kez sesi sert değildi; bir hekimin şefkatiyle bir kadının saklayamadığı kaygısı arasında gidip geliyordu. ​"Sen dokunana kadar acımıyordu," dedi Alparslan. ​Tuana başını kaldırıp adama baktı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Alparslan’ın gözlerindeki o koyu kahverengi harelerin içindeki altın sarısı pırıltıları görebiliyordu. Adamın nefesi Tuana’nın alnına vuruyordu. ​"Laf cambazlığına devam ediyorsun," dedi Tuana, dudaklarını hafifçe bükerek. Elindeki pensetle dikiş iplerinden birini tuttu. "Bu dikişleri alacağım. Canın yanacak, uyuşturucu kullanmayacağım çünkü doku hassasiyetini kontrol etmem lazım." ​"Öyle bir şey yap ki doktor," dedi Alparslan, yüzünde beliren o hafif, meydan okuyan gülüşle, "acısı dün geceki sitemlerinin yanında hafif kalsın. Neşter senin elindeyse, ben bağırmam." ​Tuana makasın ucunu ipin altına soktu ve ilk dikişi kesti. Alparslan’ın bacağındaki kaslar bir anlığına taş gibi sertleşti ama adam tek bir mimik bile yapmadı. Tuana sırayla ipleri keserken, adamın bakışlarını üzerinde hissediyordu. O bakışlar bir baskı değil, bir sığınaktı. Tuana hayatında ilk kez bir hastasını tedavi ederken kendi ellerinin titrememesi için bu kadar büyük bir çaba sarf ediyordu. Her dikiş çekildiğinde, aralarındaki o görünmez duvarlardan bir taş daha devriliyordu. ​"Dün gece..." dedi Tuana, son ipi de kesip tesiye bırakırken. Gözlerini yaradan ayırmadan konuştu. "...O bahsettiğin sığınak meselesi. Agit’in alnına namluyu dayadığın an. Gerçekten beni mi duydun?" ​Alparslan derin bir nefes verdi. Göğsü genişledi, bakışları duvarın üzerindeki haritaya kaydı ama ruhu hâlâ Tuana’nın ellerindeydi. "O sığınak karanlıktı Tuana. Dışarıda üç şehidimin cesedi duruyordu. Agit denen şerefsiz gözlerimin içine bakıp gülüyordu. Tetiğe basmak benim için nefes almak kadar doğaldı. O an içimdeki tek duygu intikamdı. Ama senin o koridorda yüzüme savurduğun kelimeler... 'Yaşayan bir ölüsün, ellerindeki kanı öfkeyle yıkayamazsın' deyişin, zihnimde bir patlama gibi çaktı. Tetiği çekseydim, Agit ölecekti evet. Ama ben tamamen bitecektim. O tetiği çekmedim çünkü... Senin karşında tamamen yok olmuş bir adam olarak durmak istemedim." ​Tuana temiz tülbendi yaranın üzerine kapatıp tıbbi bantla sabitledi. İşi bitmişti ama dizlerinin üzerinde durmaya devam etti. Başını yavaşça kaldırıp Alparslan’a baktı. Gözleri buğulanmıştı ama bu kez ağlamamak için direnmeyecekti. ​"Ben seni yargılamak için gelmedim buraya Alparslan," dedi, sesi bir fısıltı gibi revirin soğukluğuna yayıldı. "Ben sadece... O barut kokusunun altında bir insanın kalıp kalmadığını görmek istedim. Ve o gece, o telsizleri kırdığında, seni o kadar bencil ve acımasız gördüm ki... İçimdeki bir şeyler kırıldı." ​Alparslan sedyeden hafifçe öne doğru eğildi. Nasır tutmuş, üzeri eski yara izleriyle dolu devasa elini kaldırdı ve Tuana’nın çenesini hafifçe tuttu. Bu temas emredici değildi; adeta bir rica, bir af dileme biçimiydi. ​"O telsizleri kıran adam, acısından ne yapacağını bilmeyen bir korkaktı," dedi Alparslan, gözlerinin içi titreyerek. "Seni o lojman koridorunda incittiğim için, o kanlı çorapların hesabını kendi vicdanıma veremediğim için buradayım. Beni affetme hemen doktor. Hak etmiyorum biliyorum. Ama beni kendinden mahrum etme." ​Tuana, adamın elinin sıcaklığına çenesini hafifçe yasladı. Artık geri çekilmiyordu. Güçlü görünmek, o katı hekim zırhına bürünmek gereksiz bir yüktü şimdi. "Seni affetmek bir günde olacak iş değil Yüzbaşı," dedi hafifçe gülümseyerek. Gülüşü, sabahın kasvetini yaran bir güneş gibiydi. "Önce o bacağın tamamen iyileşecek. Sonra bana O İstanbul’dan getirdiğim ama burada tıkılıp kalan gururumun hesabını vereceksin." ​"Anlaştık," dedi Alparslan. Yüzündeki o sert ifade tamamen silinmiş, yerini bir adamın bir kadına bakabileceği en derin hürmete bırakmıştı. "Her gün o hesabı ödemeye hazırım." ​Tam o sırada revirin kapısı vurulmadan açıldı. Teğmen Melih, elinde bir dosya ve telsizle içeri daldı. "Komutanım! Kırmızı Dere sektöründen haber var—" Melih cümlesini tamamlayamadı. Sedyede eğilmiş olan Alparslan’ı ve onun önünde diz çökmüş, çenesi komutanın avcunda duran Doktor Tuana’yı görünce bir anlık felç geçirdi. Yüzü anında kızardı, gözleri büyüdü ve hızla arkasını döndü. "Çok affedersiniz komutanım! Ben... Dışarıdayım!" ​Alparslan elini yavaşça çekerken hafifçe öksürdü ama yüzündeki rahatlığı bozmadı. "Gel Melih, saçmalamalık etme. İşimiz bitti." ​Tuana hızla ayağa kalktı, üzerindeki önlüğü düzelterek masaya geçti. Yanaklarının yandığını hissediyordu ama içindeki o garip hafiflik hissi her şeyin üzerindeydi. Melih içeri girdiğinde gözlerini tavana dikmiş, resmiyetini korumaya çalışıyordu. ​"Rapor nedir Melih?" diye sordu Alparslan, sedyeden kalkıp bastonuna dayanarak ayağa kalkarken. ​"Komutanım, Kırmızı Dere mevkiindeki arama tarama faaliyeti tamamlandı. Agit’in grubundan kalan son mühimmat sığınağı da imha edildi. Bölge tamamen emniyete alındı. Tabur Komutanı sizin durumunuzu sordu, telsizle merkeze bilgi vermeniz gerekiyor." ​Alparslan başını salladı. "Tamamdır. On dakikaya tabur binasındayım." Melih selam verip hızla dışarı çıktı; kapıyı kapatırken attığı o kaçamak bakış Tuana’nın gözünden kaçmamıştı. ​Alparslan bastonuna dayanarak kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu, arkasını dönüp Tuana’ya baktı. "Akşam lojmandaki radyoyu tamir ettireceğim. O klasik müzik kanalını ayarlatırım. Akşam çayı benim odada mı içiyoruz, senin odada mı?" ​Tuana elindeki makası tepsiyi bırakırken başını salladı, gözlerinde sinsi bir muziplik belirdi. "Benim odamda cam kalmadı Yüzbaşı, rüzgâr esiyor. Senin odanın kapısı sağlam ise orada içeriz. Ama çayları sen demlersin. Benim ellerim senin dediğin gibi... 'sivil fantezilere' lüks kaçar." ​Alparslan alçak sesli bir kahkaha attı. Bu kahkaha, kışlanın beton duvarlarında yankılanırken sanki ayların biriktirdiği tüm o kasveti söküp götürdü. "Çaylar benden doktor. Hatta kurabiye bile bulurum kışla gazinosundan." ​Alparslan dışarı çıktığında Tuana pencereye yürüdü. Camın ardından adamın aksayarak ama vakur adımlarla kışla bahçesinde yürüyüşünü izledi. Askerler ona selam veriyor, o ise başıyla selamı alırken her zamankinden farklı bir duruş sergiliyordu. Artık o dağlarda sadece ölümü bekleyen bir hayalet değildi. Yaşamayı deneyen, iyileşmek isteyen bir adamdı. ​Gün kışlanın üzerine tamamen çöktüğünde, revirdeki yoğunluk arttı. Rutin sağlık kontrolleri, hafif soğuk algınlığı vakaları ve devriye dönüşü burkulma yaşayan askerlerle uğraşırken Tuana zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Ancak zihninin bir köşesinde her an o akşamki randevu duruyordu. Randevu... Bu kelime Çukurca’nın dağlarında, bir kışla ortamında ne kadar garip tınlasa da, ikisi için de yeni bir hayatın ilk adımıydı. ​Öğleden sonra saat dört civarında, hava yeniden kararmaya yüz tutmuşken, Sıhhiye Astsubayı Kadir elinde küçük bir ahşap kutuyla revire girdi. "Doktor hanım, bunu Yüzbaşı gönderdi. Tabur binasındaki marangozhanede yaptırmış." ​Tuana merakla kutuyu aldı. Kaba ahşaptan yapılmış, üzeri zımparalanmış sade bir kutuydu. Kapağını açtığında içinde kırmızı kadife bir kumaşın üzerine yatırılmış, nikelajı parıldayan yeni bir neşter sapı ve yanında kışlanın etrafındaki kayalıklardan toplanmış, kurumuş bir dağ sümbülü buldu. Kutunun kapağının iç tarafında, Alparslan’ın o köşeli, sert el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı: ​"Bu dağlarda neşter de senin elinde güzel, çiçek de. Yaralarımı sardığın için değil, bana yaralarımla yaşamayı öğrettiğin için..." ​Tuana parmağını o kurumuş çiçeğin taç yapraklarında gezdirdi. Birkaç saat önce adamın yanağındaki ıslaklığı eriten parmakları şimdi bu sade hediyenin dokusuyla karıncalanıyordu. İstanbul’daki lüks restoranlarda, şık kutularda gelen pahalı hediyelerin hiçbiri, bu kaba ahşap kutu kadar yüreğine dokunmamıştı. ​Hava tamamen karardığında Tuana revirdeki işlerini bitirip lojmana doğru yola koyuldu. Gece ayazı yine bastırmıştı ama bu kez hava o kadar da soğuk gelmiyordu ona. Lojman koridoruna girdiğinde, kendi odasının kapısının önünde duran bir çift bot gördü. Yan odadan, Alparslan’ın kaldığı mekândan hafif bir radyo sesi geliyordu. Tıpkı dün geceki gibi bir klasik müzik parçası hüzzam tınılarla koridora yayılıyordu ama bu kez ses pürüzsüzdü; cızırtılar temizlenmişti. ​Tuana kendi odasına girmek yerine Alparslan’ın kapısının önünde durdu. Eli kapıya gitti, hafifçe vurdu. ​"Gir," dedi Alparslan’ın tok sesi. ​Tuana kapıyı açıp içeri girdi. Odadaki değişim inanılmazdı. Dün gece o kasvetli, sadece bir yatak ve bir dolaptan oluşan askeri oda, küçük dokunuşlarla bambaşka bir havaya bürünmüştü. Masanın üzerinde alüminyum bir çaydanlık hafifçe tüte tüte kaynıyordu. Yanında iki tane ince belli cam bardak duruyordu—kışla gazinosunda pek bulunmayan, muhtemelen Alparslan’ın subay gazinosunun özel stoğundan getirttiği bardaklardı bunlar. Odanın köşesindeki soba yakılmış, üzerindeki portakal kabuklarından odaya tatlı, sıcak bir koku yayılmıştı. ​Alparslan masanın başında oturuyordu. Üzerindeki kamuflajı çıkarmış, koyu yeşil bir kazak giymişti. Tuana’yı görünce ayağa kalkmaya yeltendi ama Tuana eliyle dur işaret etti. ​"Kalkma," dedi Tuana kapıyı kapatırken. "O bacak bugün yeterince yoruldu." ​Alparslan gülümsedi. "Doktor sözü dinleyeceğiz yani?" ​"Gerekirse zorla dinletirim Yüzbaşı," dedi Tuana kabanını çıkarıp sandalyenin arkasına asarken. Ahşap kutuyu masanın üzerine bıraktı. "Hediye için teşekkür ederim. Neşter sapı harika ama... Dağ sümbülünü nereden buldun? Bu mevsimde Çukurca’da çiçek açmaz." ​Alparslan bardaklara tavşankanı çayı doldururken gözlerini Tuana’ya dikti. "Kırmızı Dere’nin güney yamacında, kayaların duldasında açarlar. Soğuğa direnirler. Dün bizim keşif timi o bölgedeydi, haber gönderdim. 'Bana bir dağ sümbülü getirin, yoksa hepinizi hafta sonu nöbetine yazarım' dedim." ​Tuana hafif bir kahkaha attı. Sandalyesini çekip masanın diğer tarafına oturdu. "Yani koskoca Yüzbaşı, askerlerini çiçek toplamaya mı gönderdi? Kışla duyarsa karizman ne olur?" ​"Karizma dediğin şey dağda mermiden korumuyor doktor," dedi Alparslan çay bardağını Tuana’nın önüne uzatırken. "Ama o çiçek senin masanda durursa, benim icimdeki o fırtına biraz olsun diniyor." ​Tuana sıcak bardağı ellerinin arasına aldı. Bardağın ısısı avuçlarına yayılırken, Alparslan’ın gözlerinin içine baktı. Artık aralarında ne operasyon sahasının o kanlı gölgesi vardı ne de kışla koridorlarının kırgınlığı. Sadece iki insan vardı; biri dağlarda kaybolmuş ruhunu yeniden bulmaya çalışan bir asker, diğeri ise onun yaralarında kendi evini bulan bir kadın. ​"Anlat," dedi Tuana yumuşak bir sesle. "Bana Agit’ten önceki Alparslan’ı anlat. O dağlara çıkmadan önce nasıl bir adamdın?" ​Alparslan çayından bir yudum aldı. Gözleri pencereden dışarıdaki karanlığa, ay ışığının aydınlattığı karlı zirvelere kaydı. "Aydın’lıyım ben," dedi sesi derinleşerek. "Zeytin bahçelerinin içinde büyüdüm. Babam ilkokul öğretmeniydi, annem ise o zeytin ağaçlarının dilinden anlayan bir kadındı. Ben deniz kokusuyla, zeytin yapraklarının hışırtısıyla büyüdüm. Harp Okulu’na gittiğimde babam bana bir saat hediye etmişti. 'Oğlum, zamanı nere harcayacağına dikkat et, geri getiremezsin' demişti. Ben zamanımın çoğunu bu dağlarda harcadım Tuana. Arkadaşlarımı gömdüm, gençliğimi gömdüm. Zeytin kokusunu unuttum ben burada. Sadece barut ve çamur kokusunu bildim." ​Tuana dinliyordu. Adamın her cümlesi, zihninde o sert Yüzbaşı imajının arkasındaki ince ruhlu çocuğu ortaya çıkarıyordu. ​"Sonra sen geldin," diye devam etti Alparslan. Bakışlarını yeniden Tuana’ya çevirdi. "Elinde o hekim çantasıyla, üzerinde o steril kokunla kışlanın kapısından içeri girdiğin gün... 'Bu kadının burada ne işi var, iki güne kaçar gider' dedim kendi kendime. Ama sen kaçmadın. Kanın içine girdin, soğukta bekledin, bana kafa tuttun. En çok da neye şaşırdım biliyor musun?" ​"Neye?" diye sordu Tuana merakla. ​"Benim öfkeme boyun eğmedin. Herkes benden çekinirken, sen gözlerimin içine bakıp bana 'Yaşayan bir ölüsün' dedin. O gün anladım ki, sen beni iyileştirmeye değil, beni uyandırmaya geldin." ​Tuana bardağını masaya bıraktı. Elini masanın üzerinden uzatıp Alparslan’ın nasırlı, iri elinin üzerine koydu. Bu kez kaçan taraf Alparslan değildi; adam parmaklarını kadının parmaklarıyla kenetledi. ​"Seni uyandırmak kolay olmadı Yüzbaşı," dedi Tuana, sesinde hafif bir tebessümle. "Radyoyu kırmandan, telsizleri fırlatmandan belli. Çok inatçısın." ​"Askerlikte buna kararlılık derler doktor," dedi Alparslan, yüzündeki o sıcak gülüşü yeniden serbest bırakarak. "Ama kabul ediyorum, sana karşı biraz fazla ileri gittim. O gece... Koridorda sana söylediklerim için her gün kendimi lanetliyorum." ​"Geçti," dedi Tuana net bir sesle. "O gece bitti Alparslan. Cam kırıkları temizlendi. Şimdi yeni bir sayfa açıyoruz. Ama bir kuralım var." ​Alparslan tek kaşını kaldırdı. "Nedir o kural?" ​"Bana bir daha asla 'sivil' diye hitap etmeyeceksin. Ve bir daha canın yandığında bunu saklamayacaksın. Ben senin emrindeki bir asker değilim, senin yaralarını saran hekimim. Eğer bacağın acıyorsa söyleyeceksin, ruhun acıyorsa yine söyleyeceksin." ​Alparslan kadının kenetlendiği elini hafifçe sıktı, ardından eğilip elinin sırtına derin, hürmet dolu bir buse kondurdu. Dudaklarının sıcaklığı Tuana’nın teninde bir elektrik akımı gibi yayıldı. ​"Emredersiniz doktor," dedi Alparslan, sesi bir ant içme merasimindeki gibi ciddi ve samimiydi. "Bundan sonra her acımı sana rapor edeceğim." ​Radyodaki melodi yavaşça değişti. Eski bir Türkçe Türkünün kanun ve ney tınıları odayı doldurmaya başladı. Dışarıda Çukurca’nın çetin kışı devam ediyordu; dağlarda rüzgâr uğulduyor, kar serpiştiriyordu. Ama o küçük lojman odasında, bir sobanın sıcaklığında ve iki çay bardağının buğusunda, iki yaralı ruh birbirine tutunmuştu. ​Gece ilerlerken uzun uzun konuştular. Tuana İstanbul’un karmaşasını, Boğaz’ın akşamüstü kokusunu, tıp fakültesindeki uykusuz gecelerini anlattı. Alparslan ise Aydın’ın zeytin hasatlarını, Ege’nin o sakin denizini ve dağlarda yaşadığı irili ufaklı anıları paylaştı. Savaşın, ölümün ve yetim kalan duyguların yerini, yaşama arzusu ve filizlenen bir sevda almıştı. ​Saat gece yarısına yaklaşırken Tuana ayağa kalktı. "Artık gitsem iyi olacak. Yarın sabah erken kalkmam lazım, tabur sağlık taraması var." ​Alparslan da ayağa kalktı. Bastonunu almadı; sol bacağına hafifçe yüklenerek yürümeyi denedi. Ağrı vardı ama bu kez bu ağrı ona bir yük değil, yaşadığının bir kanıtı gibi geliyordu. Kapıya kadar Tuana’ya eşlik etti. ​Tuana kapının eşiğinde durup arkasına döndü. Alparslan’ın boyu ondan uzundu, hafifçe başını kaldırarak adamın gözlerine baktı. "İyileşiyorsun Yüzbaşı. Sadece bacağın değil." ​"İyileşiyorum doktor," dedi Alparslan, elini hafifçe kadının yanağına götürüp pürüzsüz tenine dokunarak. "Çünkü iyileşmek için bir sebebim var artık." ​Tuana parmak uçlarında hafifçe yükselip Alparslan’ın sakallı yanağına yumuşak, sıcak bir öpücük kondurdu. Sonra arkasını dönüp kendi odasına doğru yürüdü. Kapısını kapatmadan önce arkasına baktığında, Alparslan’ın hâlâ eşikte durduğunu ve yüzünde o hayranlık dolu gülümsemeyle kendisini izlediğini gördü. ​Kendi odasına giren Tuana, ışığı yakmadan pencerenin önüne gitti. Dışarıda Çukurca dağlarının üzerindeki bulutlar dağılmış, gökyüzünü binlerce parlak yıldız kaplamıştı. Ay ışığı, yerdeki kar birikintilerini bir elmas gibi parlatıyordu. Tuana elini göğsüne koydu. Kalbi artık bir belirsizliğin korkusuyla değil, geleceğin umuduyla atıyordu. ​Ertesi sabah kışla yepyeni bir güne uyandı. Güneş, Kırmızı Dere’nin sarp kayalıklarının arkasından doğarken, buz tutmuş zemin yavaşça çözülmeye başladı. Revire gelen askerler, Komutanları Yüzbaşı Alparslan’ı revirin bahçesinde bastonsuz, sadece hafif bir aksamayla yürürken gördüklerinde gözlerine inanamadılar. Alparslan, elindeki çay bardağıyla revirin kapısında duran Doktor Tuana’ya bakıyor, aralarındaki o sessiz dille konuşuyorlardı. ​Karakolun hoparlörlerinden sabah içtiması için boru sesi yükseldiğinde, Alparslan adımlarını kışla bahçesine doğru yöneltti. Her adımında sol bacağındaki hafif sızı ona dünü, attığı her kararlı adım ise yarını hatırlatıyordu. Savaş bitmişti, acı yerini metanete bırakmıştı. Ve o sarp dağların gölgesinde, iki insanın kalbinde açan o dağ sümbülü, sert kışa rağmen büyümeye devam edecekti. ​Öğlene doğru tabur binasında düzenlenen kısa bir brifingin ardından Alparslan yeniden revirin yolunu tuttu. Bu kez elinde herhangi bir dosya ya da resmi bir gerekçe yoktu. Sadece koridordan geçerken askerlerin bakışlarındaki şaşkınlığı umursamadan doğrudan Tuana’nın çalışma odasına yürüdü. Kapıyı hafifçe vurdu ve içeri girdi. ​Tuana masasında oturmuş, askerlerin muayene fişlerini inceliyordu. Kapının açılmasıyla başını kaldırdı. Alparslan’ın elindeki bastonun olmadığını görünce gözleri parladı. ​"Bastonsuz yürüyorsun," dedi Tuana, sesindeki gururu gizleyemeyerek. ​"Doktorum emretti, ben uyguladım," dedi Alparslan, masanın önüne gelip sandalyeyi çekti ve oturdu. "Ayrıca bir haberim var." ​"Nasıl bir haber?" ​"Tabur Komutanı ile görüştüm. Önümüzdeki hafta Kırmızı Dere sektöründeki devriye görevleri tamamlanıyor. Birlik bakıma çekilecek. Ve ben... İki haftalık zorunlu idari izne çıkarılıyorum. Bacağın tamamen iyileşmesi için." ​Tuana dosyayı kenara bıraktı. "Bu harika bir haber Alparslan. Dinlenmen gerekiyordu zaten." ​Alparslan öne doğru eğildi, gözlerini kadının yeşil gözlerine sabitledi. "İznimi nerede geçireceğime henüz karar vermedim doktor. Ama duydum ki İstanbul bu mevsimde çok güzel oluyormuş. Özellikle Boğaz kenarında içilen bir çayın tadı başka oluyormuş. Bana rehberlik edecek bir hekim bulabilir miyim dersin?" ​Tuana’nın yüzünde kocaman, pırıl pırıl bir tebessüm açtı. Kalbindeki tüm o kırgınlıklar, Çukurca’nın soğuk rüzgârlarında savrulup gitmişti. ​"Eğer o hekimin hastası söz dinleyen bir Yüzbaşı olursa..." dedi Tuana, sesi sevgiyle sarmalanarak, "...Seve seve rehberlik eder." ​Dışarıda helikopter pervanelerinin sesi dağlarda yankılanırken, kışlanın kasvetli duvarları arasında iki insanın yazdığı bu hikâye, zorbalığın değil, merhametin ve sevginin zaferiyle tamamlanıyordu. Kırmızı Dere’nin nemli toprağına düşen her damla acı, yerini taze filizlere bırakmış; o sarp dağlar ilk kez iki insanın birbirine sığınışına şahitlik etmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD