Çukurca dağlarının sarp zirvelerinden nizamiyenin beton zeminine doğru süzülen o çiğ, kirli ve gri sabah ışığı, lojman odasının çıplak duvarlarına vurduğunda zaman bir kez daha Alparslan için felaketin habercisi gibi durdu. Göz kapakları, damarlarındaki o ağır antibiyotiklerin ve ateş düşürücülerin yarattığı kurşun gibi ağırlıkla aralandı. Alparslan, bilincinin yerine gelmeye başladığı o ilk saniyede, genzini yakan o tanıdık kokuyu aldı: antiseptik, sargı bezi ve hemen ardından, dün geceden beri odanın tavanında asılı kalan o sivil, hayata dair parfüm kokusu. Şakaklarındaki o zonklama, beyninin içinde bir havan mermisi patlamış gibi şiddetliydi.
Bakışlarını yavaşça yatağın kenarına, sağ tarafına doğru çevirdiğinde gördüğü manzara, bacağındaki o patlayan dikişlerin acısından kat kat daha büyük bir şok dalgası gibi göğsüne çarptı. Tuana, sabaha kadar onun o yangın yeri gibi yanan bedenine soğuk kompres yapmaktan, elini tutmaktan bitkin düşmüş bir vaziyette, başını Alparslan’ın yatağının kenarına koyarak uyuya kalmıştı. Genç kadının parmakları, hala gevşek bir şekilde Alparslan’ın o nasırlı, tetik çekmekten sertleşmiş sol elinin üzerinde duruyordu. Üzerindeki o gri hırka hafifçe yana kaymış, darmadağın olmuş kahverengi saçlarının birkaç teli Alparslan’ın çarşafına serpilmişti.
Alparslan, eline dokunan o tenin sıcaklığını hissettiği an, sanki çıplak bir elektrik kablosuna basmış gibi muazzam bir irkilmeyle elini geriye doğru çekti. Gözleri dehşet, öfke ve saf bir delilikle açıldı. Dün gece o lojman odasında yaşanan o sarsıcı an, Tuana’nın dudaklarındaki o sıcaklık, ardından kendisinin kadını masaya doğru fırlatışı ve Asena’nın kutsal hatırasına karşı hissettiği o devasa ihanet duygusu bir anda zihninde devasa bir alev topuna dönüştü. Uyandığı bu sabah, bir kadının onun yatağının başucunda, onun elini tutarak sabahlamış olması, Alparslan’ın zihnindeki o militarist, o acıyla örülmüş kutsal kale duvarlarını yerle bir etmeye yetmişti.
"Sen..." diye tısladı Alparslan, boğazından yükselen o kuru, yırtıcı ses odanın sessizliğini bıçak gibi kesti. Sesi o kadar doluydu ki öfkeyle, yan odadaki duvarlar bile titredi.
Tuana, bu ani ve sert sesle birlikte adeta yatağından fırlayan bir asker gibi gözlerini açtı. Uykusuzluktan kızarmış, altları morarmış gözleriyle Alparslan’a baktığında, adamın yüzünde gördüğü o ifade karşısında donakaldı. Karşısında yatan adam, dün gece ateşi yükseldiğinde "Asena, çok soğuk, bayrak üşüyor" diye sayıklayan o çaresiz ruh değildi; karşısındaki, gözlerinden saf nefret ve delilik dökülen, önüne çıkan her şeyi katletmeye hazır bir canavardı.
Alparslan, sağ bacağındaki o taze dikişlerin, o gerilen platinlerin yaratacağı korkunç acıyı zerre kadar umursamadan yatakta hırsla doğruldu. Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. "Sen ne yüzle hala buradasın?!" diye kükredi Alparslan, sesi lojmanın koridorlarında bomba gibi patlarken. Elini yatağın demir kenarına o kadar sert vurdu ki, demir aksam acı bir çınlamayla sarsıldı. "Ben sana ne dedim dün gece?! Benim hayatımdan, benim odamdan defol git demedim mi?! Sen kimsin de benim başucumda sabahlıyorsun, benim elimi tutuyorsun?!"
Tuana, uğradığı bu ani sözlü saldırı karşısında şaşkınlıkla ayağa kalktı, sendeledi. İçindeki o sabaha kadar süren nöbetin yorgunluğu, yerini derin bir kırgınlığa ama aynı zamanda bir hekimin sarsılmaz gururuna bırakıyordu. "Alparslan, saçmalama! Ateşin kırk dereceye vurmuştu!" diye bağırdı Tuana, sesini adamın o kükremesine karşı duyurmaya çalışarak. "Dikişlerini patlatmıştın! Eğer dün gece o yarayı temizleyip yeniden dikmeseydim, o bacak enfeksiyon kapacaktı! Kangren olacaktın, anlıyor musun?! Ölümün kıyısındaydın!"
"Ölseydim!" diye haykırdı Alparslan, gözü tamamen dönmüş bir halde yataktan çıkmaya çalışarak. Sol bacağının üzerine basıp doğrulmak istedi ama sağ bacağına binen o ani ağırlık ve yırtılan dokuların acısıyla yüzü simsiyah kesildi, yatağa geri çöktü. Toprağı yumruklar gibi yatağın şiltesini yumrukladı. "Ölseydim de senin o acıyan sivil ellerine muhtaç kalmasaydım! Sen benim namusumla, benim geçmişimle oynamaya mı çalışıyorsun, doktor?! Dün geceki o cüretinden sonra, hangi hakla gelip benim yatağımın kenarında sinsi bir yılan gibi bekliyorsun?! Sen beni Asena’ya karşı katil mi edeceksin, hain mi edeceksin?!"
Tuana, "Asena" ismini duyduğu an, sanki yüzüne sert bir tokat yemiş gibi geriye doğru bir adım attı. Gözlerinden akan o yaşlar, bu kez öfkeden ve aşağılanmışlık hissinden dolayı yanaklarını yakıyordu. Alparslan’ın o bitmek bilmeyen, her iyiliği bir ihanet gibi gören o hastalıklı sadakati artık Tuana’nın da sabrını tüketmişti.
"Yeter artık!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı Tuana, odanın ortasında durup parmağını Alparslan’ın o öfkeden deliren yüzüne doğru sallayarak. "Yeter! Asena, Asena, Asena! O kadın toprağın altında Alparslan! O öldü! Ve sen onun hatırasının arkasına saklanıp yaşayan herkesten, sana yardım etmek isteyen her insandan nefret ediyorsun! Ben seni öptüysem, bunu seni yaşatmak için, o kör karanlığından bir saniye bile olsa çıkarabilmek için yaptım! Dün gece burada sabahladıysam, bu benim hekimlik yeminim yüzündendi! Bir kadının gururunu bu kışla odasında paspas etmeye ne hakkın var senin?!"
Alparslan, Tuana’nın "O kadın toprağın altında, o öldü" sözünü duyduğu an, zihnindeki o son rasyonalite kırıntısını da kaybetti. O kelimeler, Alparslan’ın kalbindeki o kutsal mabede fırlatılmış birer el bombasıydı. Gözlerindeki o delilik ışığı öyle bir parladı ki, Tuana adamın o an yataktan fırlayıp kendisini boğabileceğinden korktu.
"Kapa çeneni!" diye kükredi Alparslan, boyun damarları patlayacakmış gibi şişerek. "Onun adını o sivil ağzına alma! O ölmedi! O benim her nefesimde, o benim bu dağlara attığım her adımda yaşıyor! Sen kimsin ki onun ölümünü benim yüzüme vuruyorsun?! Senin o ucuz merhametin, senin o doktor egon benim acımın tırnağı bile edemez! Defol diyorum sana! Bu lojmandan da, bu kışladan da, benim hayatımdan da defol git! Eğer bir daha seni benim odamda, benim yakınımda görürsem, askeri mülteci falan dinlemem, seni bu nizamiyeden kendi ellerimle fırlatır atarım!"
Tuana, Alparslan’ın bu gözü dönmüş, kendisini adeta bir düşman askeri gibi gören bakışları ve o zehirli sözleri karşısında daha fazla dayanamadı. İçindeki o güçlü, dik durmaya çalışan kadın bir anda yıkıldı. Çantasını yerdeki darmadağın haritaların arasından hızla kaptı. Gözyaşları görüşünü bulandırırken, Alparslan’ın o nefret kusan çehresine son kez baktı.
"Sen insan değilsin, Alparslan," dedi Tuana, sesi hıçkırıklarının arasında bir lanet gibi kışla odasında çınlarken. "Sen yaşayan bir ölüsün. Ve dilerim ki, o dağların karanlığında, o nefret ettiğin Agit’in elinden önce, kendi içindeki o nefret seni yiyip bitirir. Benden bir daha asla tek bir merhamet, tek bir hekimlik yardımı göremeyeceksin. Geber bu yatakta!"
Tuana, arkasını dönüp odanın kapısını öyle bir hızla çarptı ki, kapının üzerindeki eski cam çatlaklarından biri tuzla buz olarak koridorun zeminine saçıldı. Genç kadın, lojmanın merdivenlerini dörder dörder, hıçkırıklarını kışla bahçesindeki askerlerin duymaması için eliyle ağzını kapatarak indi. Nizamiyeden dışarı fırladığında, Çukurca’nın o buz gibi yağan yağmuru yüzüne çarptı ama içindeki o yangını söndürmeye yetmedi. Revire doğru koşarken, hayatında ilk kez bir insandan, bir hastadan ve o çok sevdiği mesleğinden bu kadar iğrendiğini hissetti.
Odasında tek başına kalan Alparslan ise, Tuana’nın gidişinin ardından yerdeki o kırık cam parçalarına, sargı bezi kalıntılarına baktı. Sağ bacağından sızan kan, yeni dikişlerin üzerinden sızarak beyaz çarşafı yeniden kırmızıya boyuyordu; ama o bunu hissetmiyordu bile. Dişlerini kıracak gibi sıktı, başını duvara yasladı ve gökyüzüne doğru, o sisli dağlara doğru sessizce haykırdı. İçindeki o intikam canavarı, Tuana’yı bu sabah odasından söküp atarak mutlak zaferini ilan etmişti belki ama Alparslan, o sinsi zaferin bedelini, etrafındaki son insani ışığı da kendi elleriyle söndürerek çok ağır bir şekilde ödemişti. Artık o dağlarda sadece ölüm, nefret ve Agit’in kanıyla beslenecek bir Yüzbaşı vardı.