Çukurca dağlarının sarp zirvelerinden nizamiyenin beton zeminine doğru süzülen o çiğ, kirli ve gri sabah ışığı, lojman odasının çıplak duvarlarına vurduğunda zaman bir kez daha Alparslan için felaketin habercisi gibi durdu. Göz kapakları, damarlarındaki o ağır antibiyotiklerin ve ateş düşürücülerin yarattığı kurşun gibi ağırlıkla aralandı. Alparslan, bilincinin yerine gelmeye başladığı o ilk saniyede, genzini yakan o tanıdık kokuyu aldı: antiseptik, sargı bezi ve hemen ardından, dün geceden beri odanın tavanında asılı kalan o sivil, hayata dair parfüm kokusu. Şakaklarındaki o zonklama, beyninin içinde bir havan mermisi patlamış gibi şiddetliydi. Bakışlarını yavaşça yatağın kenarına, sağ tarafına doğru çevirdiğinde gördüğü manzara, bacağındaki o patlayan dikişlerin acısından kat kat daha b

