Genç kadın tam vaktinde sınıfa giriyor ama bu şube kendine rahatsızlık veren birini barındırıyor, Efe! Bu hale biraz gerilse de artık bir profesyonel olduğunu hatırlayıp onunla baş edebileceğini düşünüyor. Bu tedirginlik ile içeri adım attığında bakışları sınıfta dolaşıyor. Artık neyle uğraşıyorsa üç kümeye bölünmüş öğrenciler, sadece Efe en arkadaki sırasında tek başına. Çocuk, gevşek kravatı, özgür bırakılmış gömleği, rastgele karıştırılıp da şekil verilmiş gibi duran dik saçları ile sırasına yayılmış halde. Mahalle kahvesinde oturur gibi de rahat. Bacakları ikiye ayrılmış, sıraya sığamayıp dışarı taşmış. Sırtı oturduğu yere dayalı, kolları rahatça ileri uzatılmış. Bu haliyle bir öğrenciden çok her an sorun çıkarabilecek dengesiz birine benziyor.
Elif, onun bu duruşundan epey veriye ulaşıyor kafasında ama sakinliğini koruyor. Öbekleşmiş öğrenciler kendini görünce çil yavrusu gibi dağılıyor, herkes sırasına geçiyor. Görünürde her şey olması gerektiği gibi. Efe'nin yüzüne alaycı ve tehlikeli bir gülümseyiş gelip yerleşiyor. Elif'e bakarken adeta bakışlarıyla konuşuyor onunla.
Yoklama ve sınıf defterinin yazılmasının ardından genç kadın derse giriş yapıyor:
-''Evet çocuklar, bugün yeni bir üniteye geçiyoruz. Öykü, diğer adıyla hikaye. Bana hikaye türü hakkında neler söyleyebilirsiniz? Öykü denince aklınıza ne geliyor? Mesela edebiyatımızda ilk öykü örneği hangi sanatçımıza aittir veya edebiyatımızda ilk öykü örneği ne zaman yazılmıştır?''
Öğrenciler bu peş peşe gelen sorular karşısında bir anda sus pus oluyor. Hani güncel bir şey olsa bu sorular her biri alim kesilebilir ama iş derse gelince zorlanıyorlar. Fakat değişik bir şey oluyor. Efe, yüzündeki hınzır gülümseme eşliğinde parmağını kaldırıyor. Elif, onun bir şeylerin peşinde olduğundan emin ve bir zaman onu görmezden geliyor. Efe ısrarla parmağını havada tutuyor bu arada. Diğer öğrencilerin sessiz kalması üzerine Elif, Efe'ye dönüp konuşuyor:
-''Evet Efe, seni dinliyorum. Öykü türü hakkında bildiklerini benimle ve arkadaşlarınla paylaşır mısın?''
Efe, oturduğu yerden zorla ayağa kalkıyor, hatta bu tam bir kalkış olmuyor, hafiften yerinden doğrulma şeklinde ve biraz saygısızca. Elif hemen duruma müdahale ediyor:
-''Efeciğim bir sıkıntın mı var? Dik duramıyorsun sen!''
Genç kadının bu sözleri birazdan başlayacak bir savaşın ilk habercisi oluyor sınıfta. Elif, çocuğun hadsiz hareketlerine karşı tepkisiz kalsa da aslında içi hiç de öyle değil.
-''Aha ha ha! Çok şakacısınız hocam!'' diyen Efe diğer öğrencilerin de gülmesine neden oluyor, galiba diğerleri onun dersi kaynatacağını düşünüyor ve gülüşmeler erken gelen bir mutluluğun göstergesi.
-''Şaka değil oğlum! Omurgasız gibisin şu an! Neyse, seni dinliyoruz.''
-''Hayat nasıl gidiyor hocam? Aksiyon, macera ha!'' diyen çocuk pis pis sırıtıyor Elif'e bakarak.
-''Konumuz hikaye. Ve senin sorunun konuyla bir ilgisi yok evladım.''
-''Hoca ben hikayeden mikayeden anlamam! Hem zaten hepimizin hayatı bir hikaye değil mi? Ben de sadece sizin hikayenizi merak ettim. Hani bir sorun, bir sıkıntı var mı?''
Elif, çok sinirlense de çocuğa istediğini vermiyor sakinliğini koruyarak ve birkaç saniyenin ardından konuşmaya başlıyor çünkü aldığı bir iki derin nefes ani ve sert bir tepki vermesini engelliyor:
-''Ah benim düşünceli öğrencim! Kendini unutmuş da öğretmenini düşünür! Ya senin sorunlarını ne yapacağız?!''
Efe, bir an duraklıyor, karşısındaki kolayca alt edeceği bir arkadaşı değil. Ama bozuntuya vermiyor, erkekliğine b.. sürdürmemeli kendince:
-''Ne sorunu hoca?! Ben gayet rahatım, mutluyum!''
Elif ciddi bir ifade ile ona karşılık veriyor:
-''Diyorsun! Ama sorunlarından biri de sorunlarının farkında olmamak! Zavallı şey!''
Sınıf bu sefer Efe'ye bakıp gülmeye başlıyor ve çocuk doğal olarak bu hale oldukça bozuluyor. Gülümsemesini kaybeden yüzü biraz öfkeden kızarıyor, eski neşesini kaybediyor. Kendine söylenenlere şiddetle karşı çıkıyor hemen:
-''Benim bir sorunum yok hoca!''
Elif, biraz daha onun üzerine gitmekte kararlı:
-''Var çocuğum var. Birincisi hadsizlik. Kiminle nerede, nasıl konuşacağını bilmiyorsun. İkincisi bu dersi yeterince çalışmıyorsun. Edebiyatla ilgin yok ve notların da epey düşük.''
Efe, susmak zorunda kalıyor, yığılır gibi sırasına çöküyor ama duyduklarını sindiremediği çok açık. Çatılmış kaşları ile önündeki kalemi alıp sırasını karalamaya başlıyor ve burnundan soluyor. Elif onda istediği etkiyi oluşturmaktan memnun sınıfa dönüyor. Çünkü Efe'ye verdiği doz şimdilik yeterli.
-''Haftaya bugün biliyorsunuz sınavımız var. Çok iyi çalışıp hepinizin yüksek puanlar almasını umuyorum. Daha doğrusu umabilir miyim?''
Sınıf yine derin bir sessizliğe gömülüyor ki bu da Elif'e istediği cevabı veriyor. Bu sırada bir parmak görünüyor havada. Bu öğrenci, sınıfın en çalışkanı denebilecek bir kız. Elif ona söz hakkı veriyor:
-''Öğretmenim konular çok birikti. Konuları ayıracak mısınız sınavda?''
-''Hayır. Edebiyat bir bütündür. Kitabın başından işlediğimiz yere kadar sorumlusunuz.''
Elif'in son sözleri sınıfa görünmez bir sancı salıyor adeta. Öğrencilerin çoğunun yüzünün buruştuğunu ve rahatsız olduğunu görüyor. Sınav konusunda biraz kaygılanmaları gayet doğal. Asıl tehlike sınavı hiç umursamaları.
-''Öğretmenim sınav test mi klasik mi?'' diye soruyor sınıfın haylazlarından biri söz almadan.
-''Sen çalışıp gel oğlum. Ne fark eder ki?! Çalışınca her ikisini de yaparsın!'' diyen Elif biraz alaycı. Aslında kopya girişiminin ön hazırlığı bu girişim. Test tarzında elbet işleri çok kolay olacak. Nasıl olsa sınıfta birkaç kişi mutlaka çalışır, onlar da bu arkadaşlarından yararlanır.
Elif, masasına geçiyor ve sınıfa bakarak konuşuyor:
-''Çocuklar sınav karma olacak. Boşluk doldurma, çoktan seçmeli ve elbette klasik. Edebiyat dersi için sadece test sağlıklı bir yöntem değil. Bana duygularınızı ve düşüncelerinizi yazmalısınız. O yüzden klasik soruların puanı daha yüksek olacak.
Sınıf sessizliğini koruyor. Elif, onları biraz rahatlatmak istiyor:
-''Farkındaysanız dersi ağırdan alıyorum çünkü yeni üniteden yani hikayeden sınavda sorumlu değilsiniz. Sınavdan sonra başlarız yeni konuya.''
Bu açıklamasının ardından sınıfta hafiften bir dalgalanma oluyor. Azıcık rahatlamış gibiler ama dil bilgisinden çakılacakları bir gerçek.
Elif kalan süreye baktığında, dersin on dakika sonra bitecek olduğunu görüyor.
-''Çocuklar dersin bitmesine az kaldı, bu süre içinde defterlerinizi, kitaplarınızı açıp sınava hazırlanabilirsiniz.''
-''Öğretmenin arkadaşlarımla beraber çalışabilir miyim?'' diye soruyor ufak tefek bir kız öğrenci.
-''Çalışabilirsin ama gürültü istemiyorum.''
-''Tamam öğretmenim!''
Sonrasında öğrenciler ikişerli üçerli yan yana gelip ders kitaplarını açıyorlar Efe hariç. Efe başını sırasına dayamış uyuyor gibi de uyanık gibi de. Galiba tilki uykusunda. Elif de bunun farkında ama bir şey demiyor ona. Yeter ki sınıfı karıştırmasın!
Elif, kalan dakikaları pencereden bahçeye bakarak geçiriyor. Yalnız bahçe gayet huzurlu ve sakin ama bunun bozulmasına çok az kaldı. Bulutlu hava yağmurun haberini veriyor. Yaklaştıkları Aralık ayı artık kışın başlangıcı. Kışı sevmiyor nedense. Güneşin insanı olduğunu düşünüyor Elif. Yazın cıvıl cıvıl günlerini hiçbir mevsime değişmez ama sanki şimdi Can ile her mevsim ayrı bir güzellik kazanıyor. Elif onu düşündükçe kendini mutlu hissediyor.
Dersin bitişini haber veren yumuşak tondaki zil duyuluyor. Bir anda kapıyı açan öğrenciler adeta mağaradan dışarı fırlar gibi koridora yayılıyor önce, ardından hedefleri bahçe. Elif, sınava çalışın diye son bir tembihte bulunmak istese de bunu yapamıyor. Acaba bu yaşta ben de böyle miydim diye düşünüyor gülümseyerek. Ve ağır adımlarla sınıftan çıkıyor. Ama hemen geri dönüyor sınıfa, Efe sırasında hala uyukluyor gibi. Ona son bir azap vermek istiyor:
-''Efe sınava çok çalış oğlum!''
Efe'nin konuşmadan kendine acı dolu bakışlar attığını görüyor ve bundan memnun oluyor, şeytan azapta gerek! Öğretmenler odasına yöneliyor. Diğer ders için hazırladığı testleri almalı dolabından. Son sınıflar üniversite sınavına odaklı olduğundan ağırlıklı olarak soru çözüyorlar. Elif odanın epey dolu olduğunu görüyor ama rahat haliyle dolabına yöneliyor.
-''Elif Hanımmm!?'' seslenişi ve sorusu bir anda yankılanıyor odada. Elif arkasını dönüp bakınca gençten birini görüyor, elinde de neredeyse çelenk denebilecek büyüklükte bir çiçek demeti var. Elif, bir şey anlamamış haliyle konuşuyor:
-''Buyurun, benim.''
-''Bu çiçekler size!'' diyen adam anlamlı anlamlı genç kadına bakıp gülüyor.
-''Teşekkür ederim.'' diyen Elif birden rahatlığını kaybediyor. Odadaki herkesin dikkati bir anda kendine yöneliyor. Elif sıkıntılı hareketlerle çiçeği odanın dikkat çekemeyecek bir köşesine bırakmak istiyor ama bir an kararsız kalıyor. Okulda daima kendini gözleyen genç, kadın öğretmen atlıyor lafa:
-''Masaya koy da gözümüz gönlümüz açılsın!''
Elif, nedensizce onun istediğini yapıyor ama çiçeğe iliştirilmiş kartı almayı unutmuyor. Dolabından alelacele testleri alıp çıkıyor oradan. Nefes almakta zorlanıyor gibi rahatsız. Bahçeye çıkıyor, iyice alçalan gri bulutların altında temiz havayı içine çekiyor. Ardından elindeki kartı okuyor. ''Annemin yaptıklarından dolayı onun adına özür diliyorum senden. Bana bir şans verir misin? Sinan'' Elif, bu kadar ısrarın yapışık ve kasvetli havasını sevmiyor. İnsanlar bazen hayır yanıtını kabullenmeyi bilmeli. Demek Mert fazla hırpalamamış Sinan'ı. bu çiçeği gönderme cesaretini bulduysa durum öyle olmalı. Elif, sinirle elindeki kartı ufak parçalara bölüyor ve yakınındaki çöpe atıyor.
-''Ooooo hoca gördüğüm kadarıyla bu arala r hayranlarınız pek fazla! Ama haksız da değiller hani, hoş bir kadınsınız!''
Elif, her olmayacak durumda karşısında Efe'yi görmekten sıkılmış haliyle ona yanıt veriyor:
-''Haydi işine! Herkes yerini bilmeli. Haaa! İstersen bunu da hemen ağabeyine yetiştir! Hadsiz!''
Efe, dersteki kötü duruma düşmesinin intikamını aldığını sanıyor kendince ve yılışık bir gülmeyle genç kadına karşılık veriyor:
-''Ağabeyime ilgini biliyorum ve hiç şaşırmadım ha! Kimse ona dayanamaz!''
-''Hadi oradan!'' diyen Elif bu konuşmanın daha da çirkinleşmemesi için onun yanından uzaklaşıyor hızla. Kafası o kadar karışmıştı ki öğle arasına çıktıklarını fark edemiyor. Diğer derse gideyim bari düşüncesiyle içeri girdiğinde mesai arkadaşlarından bazılarının kantinden aldıkları yiyecekleri atıştırdığını görüyor ve ancak o vakit anlıyor öğle arasını.
Elif, öğretmenler odasında kalmak istemiyor. Ve tercihi yine kantinin arka çıkışındaki alan oluyor. Şansına yine kimse yok. Tek masaya yaklaşıyor ve bir sandalyeye bırakıyor kendini. Çantasından telefonunu çıkarıyor ve herhangi bir arama veya mesaj olup olmadığına bakıyor. Ders sırasında telefonunu sessize alıyor çünkü. Ekranı boş görüyor. Demek ki Can için yine yoğun bir gün ama dün akşam çok güzeldi diye düşünüyor. Aslında onunla beraber geçirdiği her saniye oldukça tatlı ve farklı. Akşamın baş döndüren atmosferinde çekildikleri fotoğrafları anımsıyor derken. Ve onu çok özlediğini hissediyor. Açıyor fotoğrafları ve Can yüzündeki her çizgiyi ezberlemek istercesine bakıyor ona uzun uzun.
-''Demek buraya saklandın!''
Elif sesin sahibinin kim olduğunu anlıyor ve başından aşağı kaynar sular dökülüyor o an. Dönüp sesin sahibine sert bir yüz ifadesiyle bakıyor ama ona bir karşılık vermiyor. Kısaca kendi dilinde ona burada istenmediğini belli ediyor ama anlayana!
-''Eeee nasıl gidiyor hayat?!'' diyen Mert, en zorba haliyle yanına oturuveriyor. Elif, bu durumdan çok sıkılsa da artık onunla ciddi ciddi konuşmanın vakti geldi diye düşünüyor ve kaba bir şekilde onu yanıtlamayı uygun buluyor:
-''Size ne benim hayatımdan?!''
-''Aaaa! Hiç yakışmıyor bu üslup sizin gibi kibar geçinen bir hanıma!'' diyen Mert hiç de alınmış görünmüyor genç kadının kararlı halinden.
-''Ne istiyorsunuz benden?'' sözlerinde Elif ona mide bulandırıcı bir nesne gibi bakıyor.
-''Hiççç! Biraz konuşsak fena mı olur?''
-''Yarım saatim var ve bu süre içinde yalnız kalıp kafamı dinlemek istiyorum.''
-''Olur! Beraber yapalım bunu.''
Elif, onun kasıtlı anlayışsızlığı karşısında daha da geriliyor:
-''Neden beni bu kadar takıntı yaptınız ki?! Gidin kendi çevrenize, birini bulmakta zorlanmazsınız!''
-''Aha ha ha! Bakın hele şuna, bir de ban kafa tutuyor!''
-''Ne bekliyordunuz? Aman Mert Şanlı Beyefendi deyip ayaklarınıza mı kapanmalıyım?''
Mert, patron havasında sandalyesine yayılmış, bacaklarını üst üste atmış, elleri kenetli genç kadına bakarak konuşuyor:
-''Bayılıyorum bu hallerine! Bugüne dek hiçbir kadın bana böyle davranmadı. Sen başka bir şeysin.''
-''Başka falan değilim, sıradan ama onurlu ve akıllı bir kadınım! Olmayacak işlere kalkışmam.''
-''Neymiş o olmayacak işler?!''
-''Ooooo şimdi uzun uzun laf anlatamam size!''
Mert hiç de vazgeçmeye niyetli değil, asılan yüz ifadesiyle genç kadına soruyor:
-''Bugün o çiçekleri sana kim gönderdi?!''
-''Beni mi takip ediyorsunuz siz? Veya ufak ajanımız Efe mi hemen haber uçurdu size? Hem size ne? Genç ve özgür bir kadınım ben!''
-''Sevsinler seni! Kimden geldi o çiçekler?!'' diyen Mert, bir anda Elif'in bileğini tutuyor sıkıca. Elif, sert bir hareketle onun pençeye benzeyen elinden kurtuluyor:
-''Özel hayatım sadece bana aittir.''
Mert, birden değişiyor. Az önceki sert hali kayboluyor, biraz yalvarır gibi konuşuyor Elif ile:
-''Senin özelin sadece ben olabilirim! Hem o sünepe adamda ne buluyorsun bilmem!''
-''Onunla aramda bir şey yok ama sizi de istemiyorum.'' diyen Elif özellikle siz dilini kullanıyor Mert'e ki aralarında hep bir mesafe olsun.
Mert, aramızda bir şey yok cümlesini duyunca birden aşırı bir neşeye kapılıyor:
-''Biliyordum! Senin gibi bir kadın o pısırıkla olamaz! ''
Elif, onun boş yere umutlanmasını istemiyor:
-''Bakın Mert Bey onunla olur veya olmaz. Hatta hayatımda başka biri de olabilir ama sizinle olmaz! Hem sizin yapacak işiniz yok mu? Kocaman iş adamı neden burada zaman harcıyor?!''
-''İnat yapıyorsun bana! Ne kadar zorlu ve kaliteli olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun değil mi? Ben anlarım!''
-''Aha ha ha! Hiç güleceğim yoktu! Sandığınız gibi bir niyetim de yok!''
Mert bir an konuşmakta zorlanıyor, ardından hali bir isyana dönüyor:
-''Ne istiyorsun be kadın? Benimle beraber olmak için can atan bir sürü kadın var ve ben seni seçmişim! Daha ne istiyorsun?!''
Elif, bir sürü kadın ve seçmek kelimelerini bir hakaret olarak görüyor. Sevgi seçmekle olmaz ki! Sevgi, aşk birden, nedensizce gelir ve sadece yaşanır. Bu duyguların pazarlığı olmaz.
-''Yanılmadığımı görüyorum sizin hakkınızda. Ve kendimi kutluyorum. Siz ve ben diye bir şey olamaz!''
-''Nedennnn?!''
-''Benimle zaman geçirip sonra bıkıp yolunuza devam edeceksiniz çünkü. Bu kadar basit!''
-''Ben o kadar kişiliksiz miyim?''
-''Sizi pek tanımıyorum, o yüzden şimdi ne desem yalan olur. Ama anlayın artık, benim de kendime ait bir hayatım var, öncelikle bunu kabul edip buna saygı duymalısınız. Ben sizin emrinize amade bir köle değilim. Hem belki bir sevdiğim var!''
Elif'in sözleri Mert'in aklını arap saçına çeviriyor bir anda. Sanki görünmeyen bir el sinirlerinin her noktasına aynı anda basıyor tüm tuşlara dokunmak gibi.
Mert, allak bullak olmuş yüzüyle kalıyor genç kadının karşısında. Ne diyebilir ki ona? Tek çıkış yolu onun kalbini kazanmak ama bunun için de geç kalmış gibi görünüyor. Koskoca Mert Şanlı geri çevrilmiş ve kendini biraz da aşağılanmış hissediyor. ama çabuk toparlıyor kendini:
-''Bir sevdiğin olamaz!''
-''Nedenmiş o? Şimdiye dek hep sen mi vardın yanımda?''
Mert bir kez daha dumura uğruyor. Genç kadın her sözüyle onu ezdikçe eziyor adeta.
-''Oooo Mert Bey nasılsınız?'' sorusu Elif'in imdadına yetişiyor. Genç bayan öğretmen içeride sıkılmış olacak ki bahçeye çıkmış olmalı ve kendilerini de fark etmiş. Mert, yalnızlıklarını bozan kadına ters bir cevap veriyor:
-''İyiyim teşekkür ederim!'' dese de sesi çok başka bir hali anlatıyor. Mert, öfkeyle oradan gitmesi gerektiğini anlıyor ama Elif'e son bir lafı olmalı:
-''İyi günler Elifff Hanımmmm! Görüşmek üzere!'' derken her heceyi, her sözü bastıra bastıra söylüyor. Elif, onun ne demek istediğini gayet iyi anlıyor. Anlaşılan o ki bir süre daha Mert peşinden ayrılmayacak ama Can karşısında hiç şansı yok.
Mert, hızla oradan uzaklaşırken genç, kadın öğretmen onun arkasından uzun uzun bakıyor ve Elif'e soruyor:
-''Çok ilginç ya! Kavga mı ettiniz yoksa?!''
-''Ne münasebet! Mert Bey ile ne ilgim var ki kavga edelim?! Sanırım sinirleri başka bir şeye bozuk. Her gün iyi günümüz olmuyor değil mi?''
Genç, kadın öğretmen aradığı malzemeyi bulamamanın sıkıntısında konuşuyor bu kez:
-''Yakışıklı adam ama değil mi?''
Elif, karşısındaki kadının kendini yokladığının farkında:
-''Yakışıklı mı?! Bilmem, fark etmedim ben!'' deyince şaşırma sırası karşısındaki kadına geliyor.
-'''Mert Şanlı için mi söylüyorsun bunları?''
-''Evet! Havalı ve zengin olması mükemmel olduğu anlamına gelmez! Ondan çok daha hoş erkekler de var. Hem de aşkı ve sevmeyi bilen erkekler!''
-''Yaaa!''
Elif, son söylediklerinin karmaşasında kalan genç öğretmenin yanından kalkıyor. Öğleden sonraki derslerin başlamasına az kalmış. Bir an önce gün bitse de Can'ın yanına gidebilsem diye düşünüyor. Ama bir yandan da sorunların sürdüğünü görüyor. Bunlar, aman aman, çok önemli ve hayati meseleler değil ama can sıkmaya yetiyor. Sinek küçük olsa da mide bulandırıyor sonuçta. Sinan hiç zor değil, hakkından gelebilir ama Mert kendini düşündürüyor. Geniş çevresi ve gücü ile Can'a zarar verebilir ama buna asla izin veremez! O yüzden aşkını saklamaya devam etmeli. İkisinin karşı karşıya gelmesi felaket olur. Varsın Mert şimdilik Sinan ile uğraşsın!
Elif, ön bahçeye geçip okulun kapısından girmek üzere ve Efe ile karşılaşıyor yine. Çocuk elindeki meyve suyunu içiyor keyifle ama Elif sinirli. Onu kolundan tutup kapını yan tarafındaki girintiye çekiyor ve onunla bir yılanın tıslaması tonunda konuşuyor:
-''Seni müzevir seni! Her şeyi yetiştirmek zorunda değilsin ağabeyine! Seni paramparça ederim bir daha olursa, ona göre!''
Efe kutudan birden ayrılmak zorunda kalan dudaklarının arasına sıkışıp kalan pipetiyle boş boş bakıyor genç kadına:
-''Ben kimseye bir şey demedim ki?'' cümlesini söylerken pipet birden dudaklarını arasından fırlayıp yere düşüyor. Elif, ona inanmamış bakışlar atıyor. Ama iyi yapmıştı, sorunun en küçüğünden başlamak çok akıllıca bir iş!
-