*7 Yıl Önce*
İçeriden gelen onca bağırış, çağrıştan sonra duyduğum tokat sesi içimi titretmişti. Henüz on iki yaşımdaydım ve açıkçası bunca şiddete şahit olmak için küçük bir yaş sayılabilirdi. Gerçi şahit olmak başka, maruz kalmak başkaydı tabi. Asıl içeride babamın tokatlarını ve tekmelerini yiyen Seçkin, o küçük değil miydi? On beşindeydi.
Sakince buz dolabından kolonyayı ve pamuğu çıkartıp tepsiye koydum. Babam şeker hastası olduğu için her ikisi de buz dolabında, inüsilin iğnelerinin yanında dururdu. Bir çay bardağının tabağına birazcık zeytin yağı damlatıp onu da tepsiye koydum. Yara izi kalmasını engelliyordu. Uzanıp buzluğu açtım, buz torbasını aldım. Tepsiyi alıp sakince Seçkin'in odasına bıraktım. Alışmıştık artık her akşam bu manzaraya.
Salona geçtim. Firuze abla çığlıklar atarak babama engel olmaya çalışıyordu. Babam bağırıyor, Seçkin altta kalmayıp daha çok bağırıyordu. Gözlerimi devirdim. Bıkmamışlardı.
Firuze abla ve babam gençken çok aşıklarmış birbirlerine... Ama babam yaşı gelip de askere gidince, Firuze ablanın babası, başkasıyla evlendirmiş onu. Babam, deli divane olmuş aşkından. İki yıl kadar kimse yanına yaklaşamamış. Sonra aile baskısına dayanamayıp annem Nazan'la evlenmiş. Ben olmuşum. Adımı bile Firuze Naz koymuş babam. Adım bile babamın gönül işlerinin kanıtı niteliğinde... Annemin sevgisi hep yarımmış babamda.
Ama iş bu ya... Adam, başka bir kadın sevip kapıya koymuş Firuze ablayı. Firuze abla da garibim ne yapsın? Kucağında oğluyla; baba evine, mahalleye dönmüş geri. Annem yolda yürürken dikkatsizce yola atlayıp bir arabanın altında can verdikten tam altı ay sonra... Tekrar birbirlerini bulmuşlar anlayacağınız. Ben üç yaşındaymışım o zaman. Annemin yüzü çok silik bir şekilde aklımda. Tek bir anı var. Parkta, endişeyle bana doğru koştuğunu hatırlıyorum. Ama bunun gerçek bir anı mı, yoksa fotoğraflardan gördüğüm güzel yüz sayesinde aklımın bana armağan ettiği bir hayal mi olduğunu bile ayırt edemiyorum.
Yine de sağ olsun Firuze abla, bana, elinden geldiğince annelik etmeye çalışmıştı. Ama babam... O, Firuze ablanın evladına babalık etmek istemiyordu. Hayatta aşık olduğu tek kadının bir başkasıyla olduğunun ayaklı bir kanıtıydı o! Üstelik asiydi, problemliydi! Sürekli kavga ediyor ve öğretmenlerinden şikayet geliyordu. Yine ne yapmıştı kim bilir? Babamın bahanesi çoktu. Belki bir kez başını okşamış olsaydı Seçkin'in, o da ehlileşecekti, sakinleyecekti...
Anne ve babalarımızın ayrı olması hiç önemli değildi. Seçkin, benim ağabeyimdi. Beni gördüğü ilk günden itibaren bunun böyle olduğunu söylerdi hep. Mavi ve öfkeli gözleri, bir beni görünce yumuşardı. Öyle ya... Bu hayatta hiç kimse benim kadar iyi gelmemiş ona. Hep böyle söylerdi. Herkese öfkeliydi. Annesiyle kendisini kapıya koyup, bir kez olsun aramayan babasına, hiç arkasında duramayan güçsüz karakterli annesine, onu sevmeyi hiç denemeyen üvey babasına, geri zekalı arkadaşlarına, anlayışsız öğretmenlerine... Herkeseydi öfkesi. Bir ben başkaydım onun için.
Gerçi ben herkes için başkaydım. Şeytan tüyü varmış bende. Firuze abla öyle söyler. İlk kucağına aldığında bir kız evlat sahibi olmuş gibi hissetmiş kendini. Çok güzel, güleç bir bebekmişim. Sonra babam... Bir bana kıyamazdı, beni incitemezdi. Dünyanın geri kalanı, hatta uğruna delirdiği Firuze bile bir yere kadardı onun için. En kıymetlisi bendim hep. İnsan on iki yaşındayken bilmiyor, anlamıyor ama şimdi anlıyordum. Ben, onun vicdan azabıydım. Anneme de Seçkin'e davrandığı gibi davranmış meğer. Mahallede konuşan bir kesim, annemin ölümünün kaza değil intihar olduğunu söyler dururmuş. Belki de doğru. Kim bilir? Ama babam anneme her ne kadar eziyet ettiyse, onun erken ölümünden kendisini sorumlu tutuyordu belli ki. Hep üzerime titrerdi benim.
Arkadaşlarım, öğretmenlerim, akrabalarım... Hepsinin gözdesi sayılırdım. Onların nazarında güzel, akıllı uslu, çalışkan ve zeki bir çocuktum. Firuze abla gülerdi hep. Bir de bize sorsalar keşke, içi bizi dışı onları yakar derdi. Evet, nazımın geçtiğine dediğim dediktim. Alışmıştım beni şımartmalarına. Ben istedim mi, almalıydım. Ben istedim mi, vermelilerdi.
Dik dik baktım babamın gözlerinin içine. Gözleri, benimkilere değince havadaki yumruğu dondu kaldı.
"Kızım, uyumadın mı sen?"
"Uyumadım. Abimi bırak, baba."
"Yavrum, sen karışma. Git yat hadi."
"Sesinizden uyunmuyor zaten. Abimi bırak, baba!"
"Şuna abi deyip durma! Üç senesi kaldı koyacağım kapının önüne! Hiçbir şeyin değil bu zibidi herif, senin!"
"Seçkin, benim abim. Kapının önündeyken de abim, içindeyken de abim. Abimi bırak, baba!"
"Naz! Dilin çok uzadı senin! Git, yat. Benim canımı sıkma!"
"Sen akşam vakti hepimizin canını sıkıyorsun ama! Komşular bile sürekli bizi konuşuyor! Her gün kavga ediyorsun bu evin içinde! Senin yüzünden her gün uykusuz gidiyoruz okula! Abimi bırak, baba!"
İstediğim olana kadar tekrar etmekten yorulmazdım. Gerekirse tekrar tekrar, gerekirse bağırarak, gerekirse çığlık atarak... Ne istiyorsam, söylerdim. Ve olurdu.
"Ehh!"
Homurdanarak çekti Seçkin'in yakasından elini. Halıya doğru itekleyip bıraktı. Firuze ablanın yaşlı gözleri teşekkür eder gibi bakıyordu bana. Ona acımadım. Benim içim Seçkin'e acıyordu. Bir anne, nasıl müsaade edebilirdi evladına bu yapılanlara? Aklım almıyordu. Ödü kopuyordu mahalleli "Firuze durup durup koca değiştiriyor!" diyecek diye... Varsın desinlerdi. Seçkin'in canından kıymetli miydi?
Koluna girdim abimin. Odasına götürdüm hemen. Yatağına oturtup gömleğini çıkardım. Altından tişört giyerdi hep. Belli ki okulu kırıyordu sürekli.
"Hadi bir elini yüzünü yıka, gel. Şişmeden buz koyalım. Kolonya da getirdim."
"Çok yakıyor o ya!"
"Bana ne, onu babamı sinirlendirmeden önce düşünecektin! Kolonya sürmeyince mikrop kapıyor işte. Sende gördün! Pis pis iltihap aktı geçen sefer!"
Gözlerini devirdi. Başını sallayarak kalkıp kendine kıyafet aldıktan sonra banyoya gitti. On beş dakika kadar bekledim. Geldiğinde duş almış olduğunu gördüm. Saçları nemliydi. Güzel yüzü yara bereyle doluydu.
"Yüzün, tamamen babamın eseri mi?"
"Yok. O çok bir şey yapamadı. Okulda dövüştüm ben."
"Dayak yemişsin işte."
"Sen, bir de karşı tarafı gör bakalım!"
"Bu sefer konu ne? Kız meselesi mi yine?"
"Yok. Sınıflar arası basketbol maçları vardı. Orada kavga çıktı. İçlerinden biri bana küfür edince, mevzu, ikimizin mevzusu haline dönüştü."
"İyi bakalım. Aferin sana."
Kolonyayı kaşına sürerken, bir yandan da canı yanmasın diye üflüyordum.
"Boncuğum!"
İkimizin de gözleri renkliydi. O yüzden bana böyle seslenirdi. Belki öz kardeş değildik, ama bunu dışarıdan kimse anlamazdı. Benzerdik yani.
"Hm?"
"İyi ki benim kardeşimsin sen. Seni çok seviyorum. Biliyorsun değil mi?"
"Sende iyi ki varsın, Seçkin! Bende seni çok seviyorum!"
"Seçkin değil! Abi, abi!"
"Bana ne? Sen, bana sürekli kardeşim diye mi sesleniyorsun ki? Abim olman için, sana abi dememe gerek yok bir kere!"
"Çok bilmiş!"