Evin her yeri merkezi sistem soğutuluyordu, başka türlü Haziran sıcağına dayanmanın imkanı yoktu zaten.
Ancak Rana hem menopozu gereği hem de kayınpederinin önünde yaşadığı rezaletin etkisinden hala çıkamamış, birilerine zarar vermemek için eline aldığı yelpazeyi hızlı hızlı sallıyordu. Ta ki; bekâret testi lafını duyuncaya kadar.
Flamingo desenli yelpazesini şak diye kapatıp bakışlarını kıstı, doğru mu duymuştu yani? Reşit iki genç, ne olduğunu hatırlamadıkları bir gece yaşadı diye kızı bekâret testine sokacaklardı öyle mi?
Hiç kimse Rana’nın yanında buna cüret edemezdi.
İstemsizce sinirlendi, fark etmeden ayağa kalktı. Uzun bacaklarını zarif adımlarla Bedirhan ve kardeşlerine doğru atarken “Benim oğlum aylaktır, hovardadır kabul! Ama hiçbir kıza isteği olmadan zorla dokunmamıştır! Öyle bir karakterde yetiştirmedik biz onu!”
Cengiz bey kimlerle karşı karşıya olduğunun farkındaydı ama karısı her zamanki gibi dik başlılığını konuşturmuştu.
“Rana!” dedi kapalı dudaklarının arkasından. Onu susması için uyardı. Zaten çok ince mevzuların üzerinde topuklu ayakkabı giymiş duruyorlardı, karısı neler olacağını bilmeden o ipi sallıyordu birde.
“Zorla olmayacağına göre, bir şeyler yaşandıysa yaşandı! Ağzınıza aldığınız sözleri kardeşinize nasıl yakıştırabiliyorsunuz aklım almıyor!”
Bedirhan yine tek kaşını kaldırıp “Nasıl bir karakterde yetiştirdiğinizi cümle alem toplanıp izledik! Elinde sut-“ söylemedi Bedirhan dudaklarına sanki yapıştırıcı sürmüş gibi açılmamak üzere birbirine bastırdı. Sinirlenmemek için kendini tuttu.
“Bu kardeşinizin özeli! Kalıbı yerinde dört abisiniz ama kardeşinizin özelini ortaya dökmeye pek heveslisiniz!”
“Bak teyze!” diye çıktı Neco arkadan, “Kardeşimiz bir namussuzluk ettiyse bu hepimize ait bir namussuzluktur! Ödeyeceksek hepimiz öderiz, ödeteceksek hepimiz ödetiriz! Durduk yere öğrenmeye meraklı değiliz herhalde!”
“Nasıl? Ne diye öğrenmek istiyorsunuz o halde?” diye safça, bilmeyerek sordu.
“Ne yapacağımıza ö-“
“Neco yeter!” diye susturdu Bedirhan. Belli ki verecekleri kararı da baltalayacaktı bu kadın, şimdi ona adetlerini anlatıp anlamasını bekleyemezdi, kabul etmemesi halinde yaşayacağı sözlü tartışmaları düşünerek “Açıklama yapmak zorunda değiliz!” dedi. “Kız bizim kızımız!”
Onlar yerine getirilmesi gerekeni elbette yerine getireceklerdi.
Rana farklı bir merakla “Neden buradasınız o zaman?” diye sordu.
“Rana!” Kocası ise bu işin nereye doğru gittiğini çok iyi biliyordu.
“Oğlunuzu siz başı boş bırakmışsınız onu anladık! O görüntülerden sonra, tüm memleket Dicle’yle oğlunuzu gördükten sonra artık biz başını boş bırakmayız!”
O sırada Efe uyanmaya başladı.
Bir şeyler mırıldanıyordu.
“Diyarbekir yoluna
Le le!”
Cengiz hemen yanında “Efe! Ne diyorsun oğlum?” diye sordu gözlerini açan Efe’ye “Delal- delal!” Başını kaldırıp korkuyla karısına baktı, “Olan aklını da aldın! Delirdi herhalde ne dediğini bilmiyor!”
Beste lavabodan gelmiş herkesi süzerken Efe oturuşunu dikleştirdi.
“Bu çalıyordu!”
“Ne çalıyordu?”
“Çadırda aynı böyleydi kafam, balyoz yemiş gibi, gözlerimi açacaktım ki bu çalmaya başladı. Nırım rım, nırım rım, nırım rım, nırrrrııııı rrııııımmmm!” diye Dicle’nin zil sesini mırıldandı.
Beste heyecanla yaklaştı onlara “Hatırlıyor musun?”
Sinirlenmişti Efe, şakakları gergin, “Sonra o, sen kimsin ben kimim? Nerdeyim? Hepsi bu işte amına koyayım ya! Devamı da çadırdan çıktık hepsi bu! Sorup durmayın artık!” dedi tüm yaşadıklarının sadece bir rüya olmasını dileyerek.
Cengiz, Rana ve Beste 3’ü de birbirine baktı.
“Efe, oğlum kendine gel!”
Normalde aile büyükleri yanında asla küfür etmezdi Efe, yediği terlik onda frekans kaybına yol açmışa benziyordu.
“Al işte Rana! Memnun musun yaptığından!”
“Aklını başına alsaydı o da! Rezil etti bizi cümle aleme rezil!”
Efe ayağa kalktı, “Başımda başımda, aklım başımda benim!” dedi. Bedirhan ve kardeşlerine bakıp “Valla öldürecek misiniz ne yapacaksınız buyurun yapın! Ama ne oldu diye sormayın artık! Hatırlamıyorum abi hatırlamıyorum!”
Bedirhan az önce kendinden korkan, annesinin terliğini yememek için arkasına saklanan kişiyle neden bu kadar farklı göründüğünü anlamadı.
Deli miydi ki böyle bir değişim yaşamıştı.
Oysa Efe bu stresi yaşamak istemiyordu artık. Günlerdik videonun baskısı, çevrenin baskısı derken açıklama yapmadık insan bırakmamıştı, birde o kızın abilerinin ve ailesinin sorgusu karşısında streslenmişti.
Süleyman kulağında telefon telaşla abilerine bakarken “Babam neredesiniz diyor, konum istiyor.” Dedi.
“Babam buraya mı gelmiş?”
Telefonda kendisini dinleyen babasına ses gitmesin diye başını aşağı yukarı salladı Sülo.
Bedirhan nasıl öğrendiğini bilmiyordu ama buradaysa geri çeviremezdi babasını. Ne yapar eder bugün olmasa yarın burayı bulur ve hesaplaşmasını gerçekleştirirdi.
“Gönder.” Dedi Sülo’ya.
Ardından Rana’ya bakıp “Kardeşimle konuşmam gerekiyor! Özel! Müsait bir odanız varsa!” dedi.
Rana derin bir nefes aldı, birde babaları gelecekti demek, bir şeyler oluyordu ama ne tam çözememişti.
“Beste, koridorun sonundaki odaya götür.”
*****
Dicle ağlamaktan bir hal olmuş abisinin yüzüne bakamazken “Karşıma otur!” sözünü duyunca çekinerek oturdu.
Kendine hakim olmaya çalışıyordu adam, netice de çok ama çok öfkeli olsa da konu kardeşiydi. Hala olanlara, onun böyle bir şey yaptığına inanmıyordu. Düştüğü durumun altında eziliyordu.
“Şimdi neler olacak biliyorsun Dicle?”
Başını aşağı yukarı salladı genç kız.
“Madem biliyorsun, ne diye yalan söylüyorsun? Ne diye Antalya’ya haberimiz olmadan geliyorsun? Ne diye içiyorsun?”
Ağlamaktan hırpalanmış sesiyle “Abi vallahi isteyerek olmadı! Mezun olduktan sonra direkt çalışmaya başlayacaktım, bir daha Diyarbakır’dan çıkamam diye, deniz göreyim dedim, başka bir memleket göreyim dedim, böyle bir amacım yoktu ki!
Planlamadım!
Bende istemezdim böyle bir şey yaşamayı, neler olacağını bile bile nasıl isterim?” diye yalvara yalvara konuştu.
Ona inansınlar istiyordu. Abilerinin yüzüne bakamasa da onların nasıl bir hayal kırıklığı içinde olduğunu tahmin ediyordu.
“Babam!” dedi Bedirhan, “Hasta, biliyorsun hasta! İstemesen de olanları görüyorsun? Şimdi ne yapacağız Dicle?” diye çaresizce sordu.
Cevap vermedi kız, abisi kendi kızgınlığını anlatıyordu ona.
“Birde babam söz vermiş! Katipoğullarına, kızım mezun olsun sizindir demiş! Adamlar dört gözle senin gelmeni bekliyor ama gördükleri adamın biriyle çadırdan çıkman!
Ailemizi nasıl dile düşürdün anlıyorsun?”
Dicle’nin haberi yoktu babasının böyle bir söz verdiğinden. Kendisine sorulmamıştı ki babası zaten eski kafalı bir adamdı. Okumasaydı şimdiye kadar çoktan evlendirilirdi.
“Seni istedikleri de arkadaşım Şeref! Ben arkadaşımın yüzüne nasıl bakacağım?”
Mevzuların karışık olması tamamen bundandı işte. Nişan olmasa da söz verilmişti, Diyarbakır’ın yarısının da haberi vardı bu durumdan.
Dicle’yi istemelerindeki sebep Şeref’in annesinin çok beğenmiş ve münasip görmüş olmasıydı.
Şeref önce gelmiş Bedirhan’la konuşmuştu, yanlış anlaşılmak istememiş sonucu ne olursa olsun arkadaşlıkların daim kalmasına önem vererek adım atmıştı.
Bedirhan’dan “Kardeşim daha okuyor, okul bitsin bir konuşulur cevabını aldıktan sonra beklemeye karar vermişti ama Şeref, Dicle’yi görünce de kaçırmak istemeyip ailesine kızı istediğini söylemişti.
Gizli gizli onu izledikçe baktıkça da aşık olmuştu. Ne zaman Dicle’nin adı geçse Şeref’in bakışları yumuşuyor pembe bulutlara dönüyordu.
Sadece babalar arasında söz verilse de söz sözdü işte, namustu.
Eğer nişanlı olsaydı, Dicle hakkındaki karar, nişanlısına ait olacaktı. Şimdi ne olacağı ise karmaşıktı.
Çadırda hiçbir şey olmamış olsa bile adı çıkmıştı.
“Babam gelmeden gerçek neyse anlat, saklama!”
“Anlattım, gerçekten hatırlamıyorum!”
“Son sözün mü? Babam geldikten sonra sana hiçbir şey sormaz! Biliyorsun!”
*****
Mahmut Şahbaz köşesine oturmuş boş gözlerle tv’ye bakarken içinde kurtlar kaynıyordu.
Dört oğlunun aynı anda gitmesi hiç hayra değildi. Birde yemek yerken fark etmişti karısı kendisinden gözlerini kaçırıyordu. Bir değişikti yüzünün hali.
Ağzındaki kürdanı diğer tarafa diliyle oynatarak geçirirken telefon izleyen küçük kızına baktı.
“Avin, gel buraya.”
Neler olduğunu küçük kızının ağzından tatlı laflarla alırken betini benzini sarartacak o videoyu görünce “Şahnaz!” diye evi inletti.
“Nereye gitti o oğulların? Kızının cenazesini almaya mı?” diyerek silahını almak için odaya girdi ve karısından daha detaylı öğrendi her şeyi.
Mahmut kendine gönderilen evin önüne geldiğinde kara kaşlarını çatmıştı. Aynı anda karşısında başka bir araç durmuştu. İçinde daha yaşlı ama sert bakışlı bir adam vardı.
İkisi de aynı anda çıkmıştı arabadan.
Biri Efe’nin dedesi Hikmet, diğeri Dicle’nin babası Mahmut.
Sorgulamaya gerek yoktu, hısımlığa değil hasımlığa gelindiği her iki adamın tavrından, bakışından açıkça görünüyordu.
Düellodaymış gibi birbirlerine meydan okurcasına baktılar.
Hikmet torununa zarar verecekleri için, Mahmut ise bu memleketten zarar gören olduğu için kötücül bakıyordu.
Öfkeleri en üstteydi ama ikisinin de bekleyecek zamanı yoktu.
Mahmut önde Hikmet arkasında “Kimmiş benim torunumu öldürecek olanlar ha!” diye bahçeyi geçerken “O şerefsiz senin torunundur? Vallahi alnını karışlayacağım onun!” diye bağırarak yürümeye devam etti.
“Nah karışlarsın! Size kimin memleketinde silah çıkarılmaz öğreteceğim!”
Mahmut daha genç olduğu için merdivenleri hızla çıkarken Hikmet evi bildiğinden hemen asansöre koştu.
İkisi aynı anda kapının ordalardı, bir zile basıp biri yumrularken Beste korkuyla kapıyı açtı.
İtişe kakışa içeri girerken Mahmut “Hangisi o ırz düşmanı?” diye bakışlarını kalabalıkta gezdirdi, Hikmet “Kimmiş Yörük Hikmet’in torununu öldürecek olanlar ha?” diye bağırdı.
Kimse böyle bir durumla karşılaşmayı beklemediğinden şok olmuş alık alık bakıyorlardı.
Efe oturduğu yerden gururla “Aslan dedem be!” diye kalkınca Mahmut’un dikkatini çekti.
Hemen belindeki silahı çıkardı, oğullarının “Baba, dur.” Demesine kalmamıştı.
“Vay şerefsiz! Demek sensin!” Silahını Efe’ye doğrulturken herkes korkudan deliye dönmüştü.
Hikmet de ona eş bir hızla silahını belinden çıkarıp Mahmut’un şakağına dayadı.
“Kimse Pehlivan’ın torununa silah çekemez, hele ki bir Diyarbakır’lı asla!”