Eve dönüş yolu, mezar sessizliğiyle doluydu. Demir direksiyonu o kadar sıkı tutuyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Malikanenin bahçesine girer girmez arabayı sertçe durdurdu. Zümrüt daha kapıyı açamadan Demir yanına gelip kapısını hırsla açtı.
"İn aşağı!" dedi sesi yerin altından geliyormuş gibi boğuk ve tehlikeliydi.
Zümrüt, Demir’in kolundan çekmesine izin vermeden arabadan indi. "Beni o sokakta küçük düşürdün! Cihan sadece bana yardım etmek istiyordu!"
Demir, Zümrüt’ü malikanenin devasa antresine kadar sürükledi ve kapıyı arkalarından kilitledi. Zümrüt’ü duvara yasladığında, genç kadın adamın gözlerindeki o saf öfkeyi ilk kez bu kadar yakından görüyordu.
"Yardım mı?" dedi Demir, gülüşü bir bıçak kadar keskindi. "Cihan’ın yardım dediği şey, seni bana karşı bir silah olarak kullanmaktır. Sen benim karımsın Zümrüt. Benim olan bir şeye dokunmaya kalkanın elini kırarım, anladın mı beni?"
Zümrüt, adamın göğsüne ellerini dayayıp onu itmeye çalıştı. "Ben senin eşyan değilim! 'Benim olan' diyemezsin bana! Benden nefret ediyorsun, bense senden iğreniyorum. Öyleyse neden bu kıskançlık? Neden bu sahiplenme?"
Demir, Zümrüt’ün yüzüne doğru eğildi. Nefesi kadının tenini yakıyordu. "Çünkü nefret de bir bağdır Zümrüt. Ve senin nefretin bile sadece bana ait olmalı. Başka bir adamın senin adını ağzına almasına tahammülüm yok."
Demir aniden geri çekildi. Zümrüt, kalbinin göğüs kafesini parçalamak istercesine çarptığını hissediyordu. Bu sadece korku değildi; içinde adını koyamadığı, nefretle beslenen karanlık bir çekim uyanıyordu.Gecenin yarısında Zümrüt, susuzluktan uyandı. Aşağı inmek için odasından çıktığında, koridorun en ucundaki, her zaman kilitli duran o meşhur siyah kapının aralık olduğunu fark etti. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Demir’in "asla girme" dediği yer orasıydı.
Parmak uçlarında yürüyerek odaya girdi. Oda, malikanenin geri kalanının aksine oldukça sade ve tozlu kokuyordu. Duvarlarda eski fotoğraflar vardı. Masanın üzerinde ise gümüş bir çerçeve duruyordu. Zümrüt çerçeveyi eline aldığında nefesi kesildi. Fotoğraftaki kadın, Selin değildi. Demir’e sarılmış, gülümseyen, gözleri ışıl ışıl bir kadındı.
"Onun adı Leyla’ydı."
Zümrüt sıçrayarak arkasına döndü. Demir, kapı eşiğinde durmuş, karanlığın içinde bir gölge gibi ona bakıyordu. Sesi bu sefer öfkeli değil, inanılmaz derecede kırıktı.
"Sana buraya girmemeni söylemiştim," dedi Demir, odaya ağır adımlarla girerek. Zümrüt’ün elindeki fotoğrafı yavaşça aldı. "O, bu dünyada sevdiğim tek insandı. Ve senin baban... Onun ölümüne sebep olan o kazanın tek sorumlusuydu."
Zümrüt olduğu yerde sarsıldı. "Ne? Hayır... Babam bir katil değil. O bir kaza demiştin!"
Demir, kadının üzerine yürüdü. Gözlerinde yaş değil, sönmek bilmeyen bir yangın vardı. "Baban sarhoştu Zümrüt. Leyla’nın arabasına çarptığında tek yaptığı şey kaçmaktı. Ben onu sadece parasız bırakmadım; ben onu yaşayan bir ölüye çevirdim. Ve sen... Sen de bu bedelin en güzel parçasısın."
Zümrüt, gerçeğin ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Bu evlilik bir iş anlaşması değil, kanlı bir intikamın sahnesiydi.