Sabah gözlerimi açtığımda ilk işim başımı yana çevirmek oldu. Komodinin üstü bomboş görünüyordu ama ben çok iyi biliyordum; dün gece, içim allak bullak halde o kutuyu alelacele çekmecenin içine tıkıştırmıştım.
Ama sanki oradan bana sesleniyordu. Kapalı bir çekmece, içindeki düşünceleri susturmaya yetmiyordu. Gözlerimi ovuşturdum, yüzümde utangaç bir gülümseme istemsizce belirdi. “Alp… sen nasıl bir kafa yaşıyorsun?” dedim fısıltıyla.
Kutunun içindekileri hatırlayınca içimden bir sıcaklık yayıldı, sonra hızla yerini utanca bıraktı. Bir yandan kızıyordum, bir yandan da kalbimin bu kadar hızlı çarpmasına engel olamıyordum.
Tam o sırada kapı zili çaldı. Pakize fırlayıp kapıya koştu, miyavlaya miyavlaya pençesiyle kapıyı tırmaladı.
Üzerime aceleyle bir hırka geçirip kapıyı açtım. Karşımda, sabah enerjisiyle parlayan gözleriyle Işıl duruyordu.
“Ne işin var bu saatte?” dedim şaşkınlıkla.
Işıl sırıtarak kollarını kavuşturdu.
“Ne işi olacak? Dün akşam bütün hediyeleri gösterdin, bir tek Alp’in hediyesini sakladın. Meraktan sabaha kadar uyuyamadım! Çatladım, Ada, çat-la-dım.”
Bir an donup kaldım. Gözlerim istemsizce odama, çekmecenin olduğu tarafa kaydı. Işıl hemen fark etti tabii. Kaşlarını kaldırıp kurnaz bir gülüşle, “A-ha! İşte aradığım tepki!” dedi.
Ben ise hızla toparlanmaya çalıştım.
“Işıl, sen bazen fazla meraklı oluyorsun,” dedim, sesim titrek bir ciddiyetle.
Ama içimdeki telaş yüzüme vurmuştu bile.
Işıl gözlerini kısıp bana baktı, sanki içimi okuyormuş gibi.
“Hadi ama Ada, belli ki sakladığın şey özel. Öyle olmasa gözlerini kaçırmazdın.”
Yutkundum. Elim refleksle hırkamın yakasına gitti, sanki bir şeyleri saklamaya çalışıyormuşum gibi.
“Öyle bir şey yok. Sadece… saçma bir hediye işte.”
“Saçma mı?” Işıl’ın sesi daha da meraklı, hatta biraz da şüpheci çıkmıştı. “Sen saçma dediğinde ben hep bomba şeyler beklerim. Getir bakalım şu kutuyu.”
Başımı hızla salladım.
“Hayır. Olmaz. Asla göstermem.”
“Niye?”
“Çünkü çok… yani… şey…”
Cümle boğazımda düğümlendi.
Işıl kollarını çözmeden olduğu yerde dikildi, gözleri pırıl pırıl parlıyordu.
“Yoksa… seksi bir şey mi?”
Bir an gözlerimi kocaman açıp donakaldım. O an suratımın kızardığını hissettim. Işıl’ın ağzından çıkan kelime tam da kalbimin çarptığı yerde patladı.
“Yok artık, Ada!” diye devam etti, kahkahayı basarak. “Alp sana öyle bir şey mi aldı? Yoksa ben mi yanlış tahmin ediyorum?”
O an sanki odanın havası değişti. Çekmecedeki kutu tüm ağırlığıyla orada duruyordu; ben saklamaya çalıştıkça daha da varlığını hissettiriyordu.
Ben derin bir nefes alıp gözlerimi yere diktim.
“Işıl… seninle paylaşamayacağım tek hediye bu sanırım.”
Işıl kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını kaldırdı.
“Bak Ada, beni tanıyorsun. Merak ettim mi rahat edemem. Eğer o kutuyu bana göstermezsen, vallahi çekmecelerini tek tek karıştırırım.”
Gözlerim kocaman açıldı.
“Ne? Sakın aklına bile getirme!”
“Getiririm valla.” diye diretti, göz kırparak. “Hem düşün, ben görmezsem, kafamda on katını kurarım. En iyisi gerçeği görmem.”
Of! İçimdeki sıkışıklık iyice arttı. Ne yapsam kaçış yok gibiydi. Hem komik, hem de utanç verici bir durumun ortasındaydım. Dudaklarımı ısırarak ayağa kalktım.
“Tamam, ama bir şartla…”
Işıl kurnazca sırıttı.
“Şart mı? Haydi bakalım, dinliyorum.”
“Gördüğün an susacaksın. Alay etmeyeceksin. Kimseye tek kelime etmeyeceksin.”
Elini kalbine götürüp yemin eder gibi yaptı.
“Şeref sözü.”
Derin bir nefes aldım. Çekmecenin kulpunu tuttum. Parmaklarım titriyordu. Kutuyu çıkardım, masanın üzerine koydum. Işıl’ın gözleri adeta ışıldıyordu.
“Eee, açsana artık!” dedi heyecanla.
“Sen aç.” dedim istemsizce.
Işıl bir an şaşırdı ama sonra hemen kutuya atladı. Kapağını açtığı an… gözleri büyüdü. Elini ağzına kapadı ve ardından kıkırdayarak bana döndü.
“Ada… sen ciddi misin? Bu… Bu iç çamaşırı takımı mı? Hem de dantelli! Ve şu saten geceliğe bak!”
Yüzüm ateş gibi oldu.
“Görmen için getirdim işte, artık yeter!” dedim hızla kutuyu kapatmaya çalışarak.
Ama Işıl ellerini kaldırıp engelledi.
“Bir dakika, bir dakika! Alp sana bunları mı aldı? Resmen… resmen seni çıldırtmaya oynuyor!”
Kalbim boğazıma çıktı.
“Işıl! Sus!”
Işıl kollarını beline koydu, gözleri kısık bana bakıyordu.
“Yani sen… bunu çekmeceye kaldırarak kabul etmiş mi oluyorsun?”
“Ne kabulü ya!” diye fısıltıyla çıkıştım. Yanağım ateş gibi yanıyordu.
“Herkesin içinde kafasına fırlatmadın sonuçta,” dedi, dudak kenarı muzur bir gülümsemeyle kıvrılarak.
Başımı iki yana salladım. “Utandım işte, anladın mı? O an ne yapacağımı bilemedim.”
Işıl kahkahasını tutamadı. “Şu adama bak ya… Cesarete gel! Kim doğum gününde böyle bir hediye alır? Resmen meydan okumuş sana.”
“Evet, bayağı da yüzsüz!” dedim, ama sesim çıkarken bile dudaklarım titriyordu.
Işıl gözlerini devirip bana doğru eğildi.
“Yüzsüz falan değil, bildiğin gözü kara. Ve sen hâlâ onu düşünüyorsun. Kızım bari kendine itiraf et.”
Yutkundum, gözlerimi kaçırdım. Ama kalbimin atışı tüm odada yankılanıyor gibiydi.
Işıl hâlâ kıkırdıyordu, ben ise utancımdan yerin dibine girmek üzereydim.
Haklıydı. Neden orada, herkesin içinde bir şey demedim ki? Hatta en basitinden, neden kutuyu alıp Alp’in suratına fırlatmadım? Ya da “Sen kafayı mı yedin?” demedim?
Bunu yapabilirdim. Yapmalıydım da belki. Ama ben sadece kapağı kapatıp susmayı seçtim.
Çünkü içimde başka bir şey vardı. Adını koymaya korktuğum, bastırmaya çalıştığım bir şey… Belki merak, belki heyecan, belki de o hediyeyi ilk anda reddetmeme engel olan bir çekim.
“Şaşırdım işte,” dedim Işıl’a, sesi titreyen bir itiraf gibi. “Utandım, kafam karıştı… O an ne yapacağımı bilemedim.”
Işıl gözlerini kısıp bana baktı. Sonra kıkırdayarak başını iki yana salladı.
“Tamam Ada. Ama şunu bil… bir adam seni böyle düşünmeye cüret ediyorsa, kesinlikle sıradan değildir.”
Sözleri kulaklarımda yankılandı.
Pakize masanın altında kuyruğunu sallıyor, sanki “itiraf et artık” der gibi bakıyordu.
Kutuyu elime aldım. “Haklısın… Bu hediyeyi bana hangi cesaretle alabilir? Şimdi gidip onun kafasına geçireceğim,” dedim, gözlerim kocaman açılmıştı.
Işıl şaşkınlıkla bana baktı. “Nasıl yani, şimdi mi?” dedi.
Bir hışımla evden çıktım, elimde kutuyla. “Bana nasıl bunları hediye edermiş, şimdi göstereceğim ona!” dedim.
Işıl bu durumdan büyük bir keyif alıyor gibiydi. Kıkırdayarak, “Yürü be kızım, kim tutar seni!” dedi.
Ben gayet ciddi, üzerimde pijamalarım, saçlarım darmadağın, sabahın köründe elimde kutuyla Alp’in kapısında buldum kendimi.