Kapının önünde hâlâ donup kalmıştım. Alp’in gözlerinde rahat, hatta biraz da muzip bir ifade vardı. Sanki ben panikledikçe o daha da keyif alıyordu. Elimde olmadan, nefesim kısa kısa çıkıyordu.
“Ukala…” demiştim ya, o tek kelime dudaklarımda hâlâ asılıydı.
Alp ise kahkahasını bastırmaya çalışırken omzunu silkti.
“Ukala olmak istemem ama senin bu hâlin… efsane.”
Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturdum. “Sen ciddi ciddi eğleniyor musun şu an?”
Alp, elindeki kâğıdı katlayıp cebine koydu. “Bak, ben sana bir şey söyleyeyim mi? Eğer gerçekten o notları bırakan ben olsaydım, bunu böyle ortalarda sergilemezdim. Fark etmen için uğraşmazdım. Direkt söylerdim. Seninle ilgileniyorum derdim mesela.”
Bir an donakaldım. Kalbim göğsümde takla attı sanki. Gözlerimi kısmaya çalıştım ama yüzümün kızardığını hissettim.
“Sen… gerçekten çok yüzsüzsün,” dedim, sesimi olabildiğince sert çıkarmaya çalışarak.
O ise umursamaz bir tavırla kapısına yaslandı. “Belki de… ama en azından dürüstüm.”
İçimde bir şeyler birbirine girdi. Sinir mi bu, yoksa kalbimin atış hızını artıran başka bir şey mi… bilmiyordum. Pakize kapının arkasında miyavladı; sanki “Kapıyı kapat da şu hengâme bitsin” diyordu.
Ben de derin bir nefes alıp son noktayı koymaya karar verdim.
“Her neyse. Sen değilsen… sorun yok. Ama benimle böyle dalga geçersen… ben de seni kapıcıya şikâyet ederim, haberin olsun.”
Alp kahkaha attı. “Sen ciddi misin? Kapıcı İbrahim mi? O adam geçen gün bana, ‘Asansör bozuldu, ama kalori yakıyorsun işte’ dedi. Eminim çok korkarım şikâyetinden.”
Gözlerimi devirdim, daha fazla dayanamadım. Kapımı sertçe çektim, ama kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. Birkaç saniye öylece nefes nefese kaldım, ayıcıklı terliklerimi giyip merdivenlere yöneldim.
Sinirle merdivenleri çıkarken kendi kendime söyleniyordum:
“Ukala herif! Kimmiş de bana ilgileniyorum dermiş… Sanki ben ona bakacakmışım da…”
Basamakları çıkışım sertti, topuklarım çıtırdayarak yankılanıyordu. O sırada aşağıdan Alp’in kahkahası duyuldu.
“Dikkat et pijamalı kız, düşeceksin şimdi!” diye seslendi, sesi uğursuz bir eğlenceyle doluydu.
Duraksadım, dişlerimi sıktım. Geri dönüp bakmadım ama basamakların üstünden seslendim:
“Sen kendi yoluna bak, ben düşsem de sana yaslanmam merak etme!”
Arkamdan onun kısa bir gülüşü daha yükseldi. Bu kez belli belirsiz alay değil, sanki meydan okuma gibiydi.
“Göreceğiz…” dedi sadece.
Tüylerim diken diken oldu. Adımlarımı hızlandırdım, sanki kaçıyormuşum gibi hissettim ama kendime itiraf etmeyecektim. Nihayet Ela’nın kapısına vardığımda elim terlemişti. Zili çalmadan önce derin bir nefes aldım.Aklımda tek soru vardı.
“Ya gerçekten o değilse… kim?”
Ela’nın kapısı aralandığında, mis gibi kahve kokusu burnuma çarptı. İçeriden loş bir ışık ve yumuşak bir caz müziği yükseliyordu. Ela, her zamanki gibi salaş ama kendine has şıklığıyla kapıda belirdi: saçları dağınık topuz, üstünde bol bir hırka.
“Hoş geldin Ada! Ay senin surat… noldu yine?” dedi gözlerini kısıp, beni tepeden tırnağa süzerken.
İçeri girer girmez terliklerimi çıkarıp pijamalarımla salona geçtim. “Sorma Ela, apartmanın yakışıklı ukalasıyla kapıştık.”
Ela kahkahayı bastı. “Alp mi? Daha taşınalı kaç gün oldu, sen şimdiden savaş bayrağını çekmişsin.”
Kollarımı göğsümde kavuşturdum, hâlâ içim öfke doluydu. “Savaş bayrağını ben çekmedim, o çekti! Elinde bir kâğıtla kapımda belirdi. Hem de öyle laflar etti ki…”
Ela hemen iki kahve kupasını sehpanın üzerine bıraktı, gözlerini merakla açtı. “Dur bi’ dakika… kâğıt mı? Sakın o bahsettiğin sapık notlardan biri olmasın?”
Bir an sessiz kaldım, sonra başımı salladım. “Evet. Elindeydi. Ama benim bıraktığımı sandı. Ayyy... daha doğrusu, ben onun bıraktığını sandım… sonra başladı beni ti’ye almaya.”
Ela’nın kaşları kalktı, sonra yüzünde hafif bir sırıtış belirdi. “Yani diyorsun ki… ya Alp gerçekten suçsuzsa?”
Derin bir nefes aldım, dudaklarımı büzdüm. Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. “İşte sorun da o. Bilmiyorum. Ama Alp değilse… o zaman kim?”
Ela kupasını eline aldı, gözlerini kısıp bana baktı. “Ada… bence sen farkında değilsin ama… hayatın romantik bir diziye döndü.”
Ben koca bir yudum kahve içtim, boğazım yanarken gözlerimi devirdim. “Romantik mi, psikolojik gerilim mi, orası tartışılır.”
Ela kahkahasını bastıramadı. “Tamam, itiraf et: biraz da hoşuna gidiyor.”
Kahve kupamı sertçe masaya bıraktım. “Asla!” dedim yüksek sesle.
Tam kahvemin ikinci yudumunu alıyordum ki kapı zili çaldı. Ela umursamaz bir şekilde, “Kesin yine Eren’dir, geçen hafta kahve makinesini gözüne kestirmişti,” diye söylendi ve kapıya yöneldi.
Kapı açıldığında karşımızda Eren belirdi. Elinde çikolatalı kurabiye kutusu, üzerinde salaş bir tişört. Gülümseyerek, “Ben size biraz kurabiye getirdim… ama belli ki sohbetin tam ortasına denk geldim,” dedi.
Ela hemen onu içeri buyur etti. “Gel gel, Ada’nın apartman dedikoduları var, tam senlik.”
Eren gülerek içeri girdi, kutuyu masaya bıraktı. “Dedikodu mu? Tamam, ben kulak kabartmaya geldim.” Gözlerini bana çevirdi. “Ne olmuş yine, pijamalı kız?”
Gözlerimi devirdim. “Pijamalı kız mı? Gerçekten mi?”
Ela kahkahayı patlattı. “Evet, apartmanda senin lakabın o! Şaşırma artık.”
Eren, ciddi görünmeye çalışarak, “Hadi anlat bakalım, neler oluyor?” dedi.
Bir an duraksadım. Sonra Alp’le yaşadığım olayı, kapımda belirdiği anı, o lanet kâğıdı ve onun söylediklerini tek tek anlattım. Eren büyük bir dikkatle dinledi. Kaşlarını çatıyor, sonra hafif gülümsüyor, bazen de kafasını sallıyordu.
Ben sözümü bitirdiğimde derin bir nefes aldı. “Hmm…” dedi düşünceli bir şekilde. “Bence Alp değil.”
Ela hemen atıldı: “Ben de öyle diyorum!”
Gözlerimi kısarak Eren’e baktım. “Neden bu kadar emin konuşuyorsun?”
Omuzlarını silkti. “Çünkü Alp öyle dolambaçlı oyunlar oynayacak tip değil. Adam dümdüz. Aklına geleni direkt söylüyor. Senin kapında öyle gizli gizli not bırakmak yerine, gelir çat diye söyler. Yani… bana öyle geliyor.”
Ela başını salladı. “Bak işte, Eren bile aynı şeyi söylüyor. Alp temiz çıkar, Ada.”
Sinirle koltuğa yaslandım. “Peki o zaman kim? Kameralar bozuk, asansör sürekli arızalı, kimin girip çıktığı belli değil… Koca apartmanda ben niye seçildim?!”
Ela dudaklarını büzdü, gülmemek için kendini zor tuttu. “Belki gizli bir hayranındır.”
Eren ise biraz daha ciddiyetle, “Ama şunu da söyleyeyim… böyle işin şakası yok Ada. Eğer gerçekten rahatsız edici bir durumsa, biz buradayız. Merak etme,” dedi.
Bir an sustum. İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Alp’in sözleri, Ela’nın kahkahası, Eren’in ciddiyeti… Hepsi birbirine karışıyordu.
Ama tek bildiğim, bu oyunun henüz bitmediğiydi.