Rüyanın etkisi hâlâ üzerimden silinmemişti. Ne kadar kendimi işe vermeye çalışsam da, zihnim sürekli oraya, o bulanık sahneye kayıyordu. Bilgisayar ekranına bakarken gözlerim satırlarda dolaşıyor ama hiçbir şey anlamıyordum. Elimle alnımı ovdum, “Toparlan artık Ada” diye fısıldadım kendi kendime. Ama kalbimin ritmi, beynimin cümlelerinden çok daha baskındı.
Tam o sırada kapı çaldı. Yerimden hafifçe irkildim. Kim olabilir ki sabah sabah? Çekingen bir adımla kapıya gittim, açtığımda Alp’in gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Elinde iki karton kahve vardı.
“Sabah iyi görünmüyordun,” dedi, sesi ummadığım kadar yumuşaktı. “Belli ki uykusuzsun. Sana kahve getirdim.”
Gözlerim istemsizce elindeki kahveye kaydı. Bu adam… Hem en gereksiz anlarda karşıma çıkmayı başarıyor, hem de işin garip yanı, çoğu zaman en ihtiyaç duyduğum anda beliriyordu. Dudaklarımı sıkıp onu süzdüm.
“Alp, sen sabahki hâlime bakıp teşhis mi koydun yoksa apartmanın yeni kahve dağıtıcısı mısın?” dedim, alaycı bir gülümsemeyle.
Kaşlarını kaldırdı, o bildik kendinden emin bakışlarını bana yöneltti. “Kabul et, ihtiyacın var. Yoksa hâlâ gözlerin uykudan kızarık olmazdı.”
İçimdeki inatçı taraf sesini yükseltti: Kahveyi alırsan minnet borcun olur. Ama burnuma gelen taze kahve kokusu, mantığımı susturuyordu. Küçük bir homurtuyla uzanıp bardağı aldım.
“Teşekkür ederim ama… bu kahve iyilik olsun diye getirilmediyse, bir planın varsa şimdiden söyle,” dedim gözlerimi kısıp.
Alp’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Benim planım mı? Sadece komşuluk görevi işte. Hem, belki birlikte kahve içeriz diye düşündüm.”
Söylediği şey sıradan cümlelerdi ama bakışları… Bakışlarında gizlenmeyen bir meydan okuma vardı. Bir an kalbim yeniden hızlandı.
Kendi kendime kızarak başımı iki yana salladım. “Sabah sabah seninle uğraşamayacağım Alp,” deyip kapıyı yavaşça kapatmaya başladım.
Kapı kapanırken dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Sinir olmam gerekiyordu ama kalbim hâlâ hızla atıyordu.
Tam kapıyı kapatacakken, o kendine has rahat tavrıyla bir adım daha yaklaştı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“İçeri davet etmeyecek misin?” dedi.
Bir an afalladım. Yüzümdeki ifade “etmeyeceğim” der gibiydi ama o çoktan kapının eşiğine dayanmıştı.
“Alp…” diye başladım ama sözüm bitmeden o, kendinden emin elini cebine soktu.
“Merak etme, sadece kahve eşliğinde iki kelime edelim. Senin evin de sonuçta benim karşımdaki ev. Komşuculuk, bilirsin…”
Derin bir nefes aldım. İçimde rüyanın tortusu, utancım, kızgınlığım birbirine karışmıştı. Onu içeri davet etmek istemiyordum ama çoktan burnumun ucuna kadar girmişti.
“Tamam,” dedim, kapıyı ardına kadar açarak. “Ama kısa.”
Alp, o alaycı gülümsemesiyle içeri adım attı. “Söz. Sadece kısa bir kahve…”
Ama yüzündeki ifade bana hiç de kısa olmayacağını söylüyordu.
Alp içeri adımını atar atmaz, gözlerim istemsizce onu süzmeye başladı. Rüyamda gördüğüm o bulanık, ateşli sahnelerden sonra gerçek hayatta yanımda durması daha da etkileyiciydi. Saçları dağınıktı, tişörtü vücuduna oturmuştu, bakışları ise son derece kendinden emin ve ukalaydı.
İç sesim itiraf ediyordu: Rüyamdakinden daha yakışıklı… Daha tehlikeli bir şekilde çekici…
“Pijamalarına bakıyorum da,” dedi Alp, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme. “Kaç tane aynı pijamadan var sende, yoksa hepsi aynı mı? Ne zaman görsem hep aynı pijama…”
Bir an donup kaldım. Ne yani, sabah sabah pijamalarımla dalga mı geçiyor?
“Kahve içiyoruz, ama bu hep senin üstünde olunca dikkatimi çekiyor işte,” diye ekledi. Üstünü hafifçe silkerek kendini rahatlatmış gibi yaptı, ama gözlerindeki ukalalık hiç kaybolmamıştı.
Kalbim göğsümde takla atıyor, yüzüm yanıyordu. İç sesimle mırıldandım: Ne yapıyorsun Ada… bu adam her an seni çileden çıkaracak gibi…
Ben de dudaklarımı sıkıp gözlerimi kaçırdım, “Alp…” dedim, ama sesim daha çok kızgın bir mırıltı gibiydi.
O sırada kahvesini masaya koyarken, gözlerini hâlâ üzerimde gezdirdi. “Sana tavsiyem,” dedi, sesi alaycı, “bu pijamalarla dolaşmaya devam etme… yoksa her gördüğümde kafayı yiyeceğim.”
İçimden hem sinirlendim hem de utandım. Ukala, kendinden emin, hafif muzip bu tavır… Aman Tanrım, nasıl bu kadar çekici olabiliyordu bir insan?
Alp’ın sözleri yüzümü daha da kızarttı. Kahveyi masaya bırakıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi ona dikerek sert bir tonla söyledim:
“Biliyor musun… pijamalarımı bu kadar görmekten rahatsızsan, gidebilirsin. Gözlerini alıştırsan iyi olur, çünkü inadına hep böyle gezeceğim!”
Alp bir an durdu, sonra dudaklarının kenarında o bildik ukala gülümsemesini belirtti. “Vay canına… Ne kadar cesur, pijamalarıyla meydan okuyor. Bunu sevdim, pijamalı kız.”
İç sesim kıpır kıpır oldu; hem sinirlenmiştim hem de… farkında olmasam da kalbim hızla çarpıyordu. “Ukala, kendini beğenmiş!” diye mırıldandım.
Alp ise tek kelimeyle yanıtladı: “Evet. Ve senin karşısında olmak da çok eğlenceli.”
Bir an sustum. Hem sinirlenmiştim hem de o cümle istemsizce içimi ısıtmıştı. Pakize dizime atladı, hafifçe mırladı; sanki “Hadi bakalım, Ada… Dayanabilecek misin?” diyordu.
Kafamı iki yana salladım, dudaklarım hâlâ kıpır kıpır. “Tamam Alp… ama unutma, inadım sana göre değil,” dedim, kahve bardağımı elime alırken.
İçimden hem sinirleniyor hem de istemsiz bir şekilde gülümsüyordum. Bu adamla uğraşmak… hem yorucu hem de inanılmaz derecede keyifli oluyordu.
Alp rahat tavrıyla sandalyede oturuyordu, gözlerinde o muzip ışık hâlâ parlıyordu. “Sana bir şey söyleyeyim mi?” dedi, sesi hem alaycı hem de kendinden emin. “Sen sinirlenince daha da güzel oluyorsun, ama… sen de bir şey eksik.”
İçim istemsizce kıpırdadı; yanaklarımın kızardığını hemen fark ettim. Dudaklarımı ısırıp kendimi kontrol etmeye çalıştım. “Neymiş o?” dedim, merak ve hafif utançla gözlerimi dikerek ona.
Alp kaşlarını hafifçe kaldırdı, gülümsemesini saklamadan yanıtladı: “Seksilik… Küçük kız çocuğu gibi ortalıkta dolaşmasan, baya giderin var.”
O an kelimeler boğazımda düğümlendi. Bir yandan sinirlenmiş, bir yandan da hafifçe etkilenmiştim. İç sesim fısıldadı: Aman Tanrım… Ne diyorsun sen şimdi?
“Sen… Sen cidden… Ukala!” diye patladım, ellerimi hafifçe yumruk yaptım. Ama dudaklarımın kenarında istemsiz bir tebessüm belirdi. Alp bunu fark etti; gözlerindeki muzip ışık daha da parladı.
“Ukala olmak mı?” dedi, hafifçe başını yana eğerek. “Hayır, hayır… Ukala olmak çok basit. Senin gibi biriyle uğraşmak daha heyecan verici. Hem sinirleniyorsun, hem utanıyorsun, hem de… farkında olmasan da etkileniyorsun.”
“ Sen artık evine gitsen iyi olacak!” dedim elimdeki kahve bardağını sertçe masaya bırakarak.
“ Aaaa… Daha kahvem bitmedi ama ...” dedi masanın üzerinde duran kahve bardağını göstererek.
“Alp… al kahveni, evinde iç!” dedim sert bir şekilde ve bardağı uzatıp, kapıyı işaret ettim.
Alp kahve bardağına baktı, sonra bana, gözlerinde hâlâ o muzip ışıkla bakarak gülümsedi. “Çok kabasın, Ada,” dedi.
Ben gözlerimi devirdim, dudaklarımı ısırdım ve kapıyı sertçe açtım. Alp hafifçe gülerek kapıdan çıkarken, sesinde hâlâ ukalalık vardı: “Tamam, tamam… ama böyle davranmak da komşuluk değil yani, pijamalı kız.”
Kapı kapandığında içim bir yandan sinirle dolu, bir yandan da istemsizce hızlı hızlı çarpıyordu. Pakize ayaklarıma atıldı ve hafifçe mırlayarak bana baktı; sanki “Bakalım, bu işin sonu nereye varacak?” diyordu.