Kapının önünde eğilip kâğıdı aldım. Yine siyah kalem, yine aynı el yazısı. Ama bu sefer yazılanlar biraz daha ileri gidiyordu.
“Adımlarını duydum bu sabah. Evden çıkarken hep aynı telaş var üzerinde. Merak etme, alışırım.”
“Alışırsın mı?!” dedim sesli bir şekilde. İçimden devam ettim: Ne yapıyorsun, ritmime mi? Çıkış saatlerime mi? Yok artık!
Kâğıdı buruşturup çantama attım. Çöpe atmaya elim gitmedi nedense. Sanki bir delil gibi saklamam gerekiyordu. Bir de garip şekilde kalbim, korkudan çok merakla çarpıyordu.
Apartmandan çıktığımda Işıl’ın sesi kulaklarımda yankılandı:
“Hayatına biraz aksiyon lazım, Ada. Hep iş, hep kedi, hep pijama… Bir gün karşına biri çıkacak, hayatın değişecek.”
Işıl, şu an biri çıkıyor da sorun şu ki hangi manyak çıkıyor?
Kahvaltıda olan biteni anlattım tabii. Işıl’ın gözleri parladı.
“Kesin karşı komşu!” dedi heyecanla.
“Olmaz. O toplantıya bile gelmedi.”
“Belki de geldi ama sen fark etmedin?”
“Yani apartman toplantısına gizli katılmış, sonra da gömleğimin altına ne giydiğimi fark etmiş… Mantıklı evet, Sherlock.”
Işıl kahkaha attı. “Ada, kesin flört bu. Not yazarak başlayan bir gizem. Bence çok seksi.”
“Bence sapkınlık.”
“Arada ince bir çizgi var zaten, işte heyecanı oradan geliyor.”
Kahvaltı uzun sürdü ama aklım hâlâ aynı noktada takılı kaldı. Eve dönerken apartmanın girişine adım attığımda, gözlerim ister istemez yukarı kaydı. Sanki bir çift göz beni izliyormuş gibi hissettim; tüylerim ürperdi.
Asansör beklerken de aynı his devam etti. Sanki biri gölgelerin arasında beni takip ediyordu; her dönüp arkama baktığımda kalbim hızla çarpıyordu. Kendime gülmeye çalıştım ama sesim çıkmadı. Ne saçma bir paranoya bu… diye düşündüm. Ama içimdeki huzursuzluk her adımda daha da büyüyordu.
Kapımın önüne geldiğimde, ellerim hafif titriyordu. Tedirginlikle kapının önüne baktım; yerde bir kağıt yoktu. Derin bir nefes aldım. Benimle kim oyun oynuyor acaba? diye sordum kendime, tüylerim diken diken olarak.
Anahtarı çevirip kapıyı açtığımda, Pakize kapıda beni bekliyordu. Hızla yanına gidip kafasını okşadım; mırıldanarak sevgi gösterisinde bulundu. “Kızım ne yapsak, kapının önüne kamera falan mı taksak?” dedim, hafif gülerek ama hâlâ içimde bir gerilimle. Pakize kafasını yana eğip bana baktı, sanki bütün olup biteni o da anlamaya çalışıyordu.
Kapının eşiğinde durup derin bir nefes aldım. Evet, belki de sadece bir şaka ama kalbimde bir tuhaflık vardı; tedirginliğin altında, bir merak da gizlenmişti. Ve o merak, hem korkutuyor hem de garip bir şekilde heyecanlandırıyordu.
Kapıyı kapattım ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Pakize, yanımda dolanırken mırlıyor, bazen de patisini hafifçe masaya vuruyordu, sanki “Hadi bakalım, bu işin içinde bir şey var” diyordu.
Yatak odama gittim ve en sevdiğim, ayıcıklı pembe pijamalarımı giyindim. Yumuşacık kumaşın tenime değmesi, bir nebze olsun kendimi rahat hissettirdi. Sonra mutfağa yöneldim, kahve makinesini açtım. Sıcak suyun fışkıran sesi, kalbimin hâlâ hızlı çarpan ritmini bastırmaya yetmedi. Kendi kendime mırıldandım:
“Tamam, Ada… sakin ol. Sadece bir not. Mantıklı düşün.”
Ama mantıklı düşünmek, o an için hiç işe yaramıyordu. Her köşe, her gölge, her sesi fazladan yorumluyordum. Pakize masanın kenarında patisini vurarak mırladı; sanki “Bence sen de biraz fazla heyecanlısın,” diyordu.
Bilgisayarımı açtım. İşe odaklanmaya çalıştım, ekranın beyaz boşluğu gözlerimi kamaştırdı. Parmaklarımı klavyeye dokundurdum ama kelimeler gelmiyordu. Akıl bir yandan işime konsantre olmamı istiyor, diğer yandan kafamda notun yazarı kim olabilir sorusu dönüp duruyordu.
Belki de Alp… ya da başka biri? diye düşündüm. Ama mantıklı olan hiçbir seçenek, içimdeki gerginliği yatıştırmaya yetmiyordu.
Sonunda derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve kendi kendime fısıldadım:
“Tamam… Önce kahve, sonra iş. Notun kimden geldiğini çözmek… daha sonra.”
Pakize dizime atladı, mırlayarak kafasını benim dizime yasladı. Gözlerimi onun yumuşacık tüylerine kapatıp kısa bir an kendimi sakinleştirdim.
* * * *
Bir hafta geçmişti ama hâlâ yeni bir not yoktu. Her kapıyı açışımda tedirginlikle bakıyor, acaba bir kağıt görecek miyim diye gözlerimi hızlıca etrafa gezdiriyordum. Bu devirde notlu sapık mı kaldı, diye içimden geçirdim. En son notlaşmayı hatırlamam uzun zaman olmuştu; galiba ilk okul yıllarımdı. O zamanlar bile bu kadar ciddiye almazdım, sadece biraz eğlenceliydi.
Belki de geçmiş yıllarını özlemiş bir sapık vardı apartmanda, diye düşündüm ve kendi kendime gülümsedim .
Bir hafta boyunca her şey normale dönmüştü; apartman yine sessiz, gri ve olağan akışındaydı. Ne bir not, ne bir sürpriz. Sanki o gizemli oyun bir anda sona ermişti.
Işıl ise meraklısıydı, telefonum her çaldığında gözlerim otomatik olarak ekrana kayıyordu. “Not var mı?” sorusunu her gün sormaktan kendini alamıyordu.
“Hayır Işıl, yok,” diye yanıtladım, ama sesimdeki kararlılık biraz dalgalanıyordu. İçimde hâlâ bir yerde, bu işin tamamen bitmediğini, bir şekilde tekrar başlayacağını hissediyordum.
Işıl telefonun diğer ucunda hırıltılı bir kahkaha attı. “Tamam, tamam… ama ben hâlâ bekliyorum! Senin hayatın biraz sıkıcı, Ada. Biraz heyecan lazım. Bunu kabul et!”
“Heyecan mı?” diye mırıldandım kendi kendime. “Bunu ben de isterdim ama lütfen sadece normal bir şekilde olsun, tamam mı?”
Artık not olayının tamamen gündemimden çıktığı bir akşam, üst komşum Ela’yla kahve içmek için hazırlanıyordum. Doğruyu söylemek gerekirse, hazırlanmak dediğim pijamalarımı giymek ve saçımı toplayıp kapıya yönelmekten ibaretti. Kapıyı açtığımda karşımda hiç beklemediğim biriyle burun buruna geldim: karşı komşum, yani apartmanın yakışıklı yeni sakini Alp.
Ama asıl mesele Alp’in orada olması değildi. Elinde tuttuğu kâğıt, beynime şimşek gibi çaktı.
Bir an gözlerim kocaman açıldı, nefesim hızlandı.
“Sennn… sen ne yapıyorsun burada?!” dedim yarı şaşkın yarı sinirli bir sesle. Sonra gözlerim hızla elindeki kâğıda kaydı. “O da ne? Yoksa… not mu o?”
Alp, gülümsememek için dudaklarını ısırıyor gibiydi. Benimse kalbim gırtlağımdan fırlayacak gibiydi. Bir adım öne çıkıp kağıdı işaret ettim.
“İnanamıyorum… sen miydin kapımın önüne o notları bırakan?!” diye hırladım, sesim hem öfkeyle hem de inanılmaz bir şaşkınlıkla çatallandı.
Alp başını yana eğdi, kaşlarını kaldırdı. Dudaklarında belli belirsiz bir sırıtış vardı.
“Sanırım beni biraz fazla suçlu buluyorsun, pijamalı kız… ama ben sadece merak ettim. Kapının önünde görünce aldım.” dedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi rahat bir ses tonuyla.
Ada’nın kaşları çatıldı, gözleri büyüdü.
“Sen beni salak mı sandın? Suç üstü yakalandın işte!” diye patladı.
Alp kendini tutamayıp kahkaha attı.
“Ben sana notlar mı bırakacağım sapık gibi?” dedi. Sonra elindeki kâğıdı yavaşça açtı, yüksek sesle okumaya başladı:
“Ada, beni özledin mi? Her gece seni düşünüyorum. Yanında, o yatakta seninle birlikte yattığım gecelerin gelmesini iple çekiyorum.”
Ada’nın yüzü kıpkırmızı oldu, bir anda nefesi kesilmiş gibi kalakaldı. Alp kâğıdı katlayıp kaldırırken gözlerinde hem eğlenceli hem de korumacı bir ifade vardı.
“Anlaşılan bu sapık biraz kör,” dedi omuz silkerek. “Ya da seni bu ayıcıklı pijamalarla görmemiş olmalı. Çünkü eminim, hayallerinde senin üstünde kesinlikle bu yoktu.”
Ada refleksle pijamasının üstüne baktı, sonra Alp’e ters ters bakarak kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Bana bak… pijamalarıma laf ettirmem. Hem en azından senin gibi saçma şakalar yapmıyorlar.”
Alp gülümsemesini gizleyemedi.
“Şaka değil, ciddi söylüyorum. Ben olsam sana not bırakmazdım. Çünkü seni görmek için böyle saçmalıklara ihtiyacım yok.”
Ada’nın kalbi hızlandı, ama dudaklarından çıkan tek şey oldu:
“Ukala…”