Kurdelayı çözüp kutunun kapağını yavaşça araladım. İçinden parlayan saten kumaşın rengi gözlerime çarptığı an, kalbim gırtlağıma tırmandı.
O an beynim dondu.
O an zaman durdu.
Çünkü kutunun içinde seksi, dantelli bir iç çamaşır takımıyla birlikte saten, askılı bir gecelik vardı.
Parmak uçlarım kumaşa değdiğinde tenime ürperti yayıldı. Ama hemen toparlandım; kapakla sanki ateşe dokunmuşum gibi hızla kapattım.
“N-ne güzel… paketleme çok şıkmış,” dedim kekeleyerek, yüzümün kıpkırmızı olduğundan emindim.
Ela merakla eğildi. “Eee açsana tam olarak? Biz de görelim ne almış?”
Gözlerim panikle Alp’e kaydı. O ise sandalyede arkasına yaslanmış, dudaklarının kenarıyla alaycı bir gülümseme oynuyordu. Gözlerinde ‘Haydi Ada, aç da herkes görsün’ der gibi muzip bir ışık vardı.
Ben hemen kutuyu göğsüme bastırdım. “Şey… sonra bakarım ben, olur mu? Yani… özel bir şey sanırım.”
Işıl kahkaha attı. “Ay, kesin çok romantik bir şey! Ada, yüzündeki ifadeden anlaşılıyor. Hadi ama, birazını göster!”
Melih’in bakışlarını üzerimde hissettim; yüzüme sabitlenmişti. Onun gözlerinde merak değil, kıskançlık vardı.
Ben ise nefesimi tutarak başımı iki yana salladım. “Hayır! Gerçekten… sonra bakarım.”
Alp dudaklarını ısırıp içkisinden bir yudum aldı. Ardından kısık bir sesle, sadece benim duyabileceğim bir tonda fısıldadı:
“Yakışır sana, pijamalı kız.”
Kalbim sanki yerinden çıkacak gibiydi.
Ela, havadaki tuhaf gerilimi fark etmiş olacak ki, hemen ellerini çırptı.
“Hadi hadi, konuyu dağıtalım! Tatlılar var, dondurmayı kim servis ediyor bana?”
Işıl ve Eren hemen atladılar. Melih de konuşmayı değiştirmek istercesine sofrayı toplamaya başladı. Ben ise hâlâ kutuyu sıkı sıkı kucağımda tutuyordum, sanki biri alıp içindekileri ortaya dökecekmiş gibi tetikteydim.
Neyse ki sohbet yeniden kahkahalara kaydı. Pasta, dondurma, eski anılar derken saat ilerledi. Birer ikişer vedalaşıp çıkmaya başladılar. En son Melih kapıda durdu, bana bakıp hafif gülümseyerek, “Görüşürüz Ada,” dedi. Gözlerindeki kıskanç bakış hâlâ silinmemişti.
Kapı kapanınca derin bir nefes aldım. Ortalık sessizleşmişti. Sanki üzerimden bir yük kalkmış gibiydi… Ta ki ben kapıya yöneldiğimde Alp’te ayağa kalkıp, “Ben de çıkıyorum,” deyip kapıya yönelene kadar.
Kapının önüne geldiğimizde, aşağı kata doğru beraber yürümek zorunda kaldık.
Merdivenlerde adımlarımız yankılanıyordu. Kalbim, içimdeki sessizliği bastıracak kadar gürültülü atıyordu. Sessizliği ilk bozan Alp oldu.
“Bayağı utandın, değil mi?” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Gözlerimi ondan kaçırdım. “Ne saçma bir hediye seçmişsin… herkesin içinde açtırmaya utanmadın mı?”
Alp bana eğildi, sesi neredeyse fısıltıya indi. “Ben utanmadım. Çünkü sana çok yakışacağını düşündüm.”
Sözleri kalbime çarpan bir taş gibiydi. Yutkundum, dudaklarımı ısırdım. Ne cevap vereceğimi bilemeden omuzlarımı silktim.
“O kadar emin olma,” diyebildim sadece.
Alp’in dudaklarının kenarı bir kez daha kıvrıldı. “Göreceğiz, Ada. Bir gün göreceğiz.”
“Al,” dedim kısa ve keskin bir sesle. “Ben böyle bir şey istemiyorum.”
Alp önce kaşlarını kaldırdı, sonra dudaklarının kenarında küçücük bir tebessüm belirdi. Kutuyu almadı. Ellerim hâlâ onun avuçlarının kenarına değiyordu.
“Çok ayıp,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Doğum gününde hediye geri çevrilir mi hiç?”
“Alp, bu… bu normal bir hediye değil,” diye fısıldadım, sesim titriyordu.
Alp inadına daha da yaklaştı. “Normal olmasa ne olur? Senin için özenle seçtim. Beğenmediğini söyleyemezsin. Çünkü beğendin… sadece kabul etmekten korkuyorsun.”
Sözleri boğazımda düğüm oldu. Kutuyu göğsümde sıkıca tuttum, gözlerimi kaçırdım.
“Ben… ben bunu alamam,” dedim, ama kendi sesim bile bana inanmıyordu.
Alp başını hafif yana eğdi, gözlerimdeki kırılganlığı yakalayıp gülümsemesini genişletti. “Alacaksın Ada. Çünkü bu senin için. Ve inan bana, bundan daha doğru bir hediye olamazdı.”
Merdiven boşluğunda sessizlik ağırlaştı. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Bir an sessizlik oldu. Kutuyu göğsümde sıkıca tutuyor, gözlerimi yere dikiyordum. Ne söylesem eksik, ne söylesem fazla gelecekti.
“Alp… lütfen,” dedim neredeyse yalvarır gibi. “Bunu yapma. Ben böyle şeylere hazır değilim.”
Alp derin bir nefes aldı. Gözlerimden kaçmıyor, inadına üzerime doğru eğiliyordu. Parmakları kutunun kenarına dokundu.
“Hazır değilsin, çünkü hep kaçıyorsun Ada.” Sesi alçaktı ama içimde yankılandı. “Kendinden de, benden de.”
Yutkundum. Dudaklarımı araladım ama kelimeler çıkmadı. Kutunun sert köşesi avuçlarımı acıtıyordu.
Alp bir adım geri çekildi, gülümsemesini toparladı. “Tamam,” dedi sakin ama bir o kadar da kendinden emin bir tonda. “Şimdi bana geri vermezsin. Ama yarın sabah o kutu hâlâ odanda olacak. Çünkü sen gerçekte reddetmek istemiyorsun.”
Başımı hızla kaldırdım, ona şaşkınlıkla baktım. “Sen… ne kadar ukalasın!” dedim öfkeyle.
Alp ise bunu bir iltifat gibi karşıladı. Gözlerindeki o muzip ışık yeniden belirdi. “Ukalayım evet. Ama seni senden daha iyi tanıyorum, küçük hanım.”
Arkasını dönüp evinin kapısını açtı ve evine girdi. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Elimdeki kutuya baktım ne kadar istesem de bırakıp arkasından fırlatamıyordum.
“Of…” diye inledim kendi kendime. “Beni çıldırtacak bu adam.”
Kutuyu göğsüme bastırıp evin kapısını açıp , kapıyı sessizce kapattım. İçimde korku, öfke ve tuhaf bir heyecan birbirine karışmıştı.
Salona geçtim. O kadar gürültüden sonra evin sessizliği bana iyi gelmişti.
Elimde hâlâ Alp’in hediyesi… Küçük, şık kutu. Onu sehpanın üzerine koydum. Gitmek istiyordu gözlerim, uzak durmak. Ama parmaklarım inadına kapağına uzandı.
Bakmayacaksın Ada, sakın bakma.
Ama baktım.
Kutuyu yavaşça açtım. İçindeki kırmızı saten gecelik ışığın altında parladı. Siyah dantelli iç çamaşır takımını söylemek bile istemiyorum. O kadar iddialıydı ki parmaklarımı uzatmaya cesaret edemedim. Gözümde aniden Alp’in bana attığı o bakış canlandı. Dudak kenarında beliren muzip gülümseme, o rahat tavır, “hazır değilsin çünkü kaçıyorsun” deyişi.
Boğazım kurudu. Gözlerimi kapatıp kutuyu hızla kapattım. Ama zihnimde gecelik hâlâ önümdeydi. Hatta Alp’in elleriyle bana uzattığını düşündüm kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
“Deliriyorum,” diye fısıldadım kendi kendime.
Kutuyu alıp odama geçtim. Komodinin çekmecesini açtım, içeri koyarken ellerim titriyordu. Çekmeceyi kapattım ama sanki odanın içinde bile varlığı hissediliyordu.
Üzerimi hızlıca değişip yatağa uzandım. Tavana bakarken iç sesim susmak bilmiyordu:
Ona neden böyle hissediyorum? Neden bu kadar çok düşünüyorum?
Battaniyeyi başıma kadar çektim. Gözlerim kapandı ama zihnimde Alp’in gözleri, sesi, o yakıcı gülümsemesi dolaşıyordu.
Yatağın içinde sağa sola dönüp duruyordum. Gözlerimi kapatmaya çalıştıkça zihnimde hep aynı görüntü: kutunun içindekiler… saten gecelik, dantelli iç çamaşır takımı.
Başımı yastığa gömdüm ama faydasızdı. Düşüncelerim beni bırakmıyordu.
Alp’i gözümün önüne getirdim. O muzip gülümsemesi, kendinden emin bakışları ama bu kez sabah kapıdaki hali değil, bambaşka. Daha ciddi, daha yakıcı bir hâl. Hayalimde, hediyeyi uzatıyordu; gözleri üzerimde, sesi kısık bir tonda fısıldıyordu: “Bunu giydiğini görmek isterdim.”
Boğazım düğümlendi, yanaklarım ateş gibi yandı. Elim istemsizce göğsüme gitti, kalbimin deli gibi atışını hissettim.
“Ne düşünerek aldı ki bu hediyeyi?” diye fısıldadım kendi kendime. “Beni… böyle mi görmek istiyor?”
Bir an için Alp’in bakışlarının üzerimde gezindiğini düşündüm. Geceliğin ince askıları omzumdan kayarken onun gözlerinin o ana kitlendiğini… Gözlerimi hızla açtım, düşüncelerimi sanki yakalanmış gibi dağıtmak istercesine.
Ama ne kadar itiraz etsem de aklımın bir köşesinde hep aynı şey dönüp duruyordu: Alp çok yakışıklıydı. Ve bu hediyeyle bana, düşündüğümden çok daha fazlasını hissettirdiğini belli ediyordu.
Yastığı sıkıca kucakladım. “Bu işin sonu kötü,” dedim içimden. “Hem de çok kötü…”
Ama dudaklarımda istemsizce beliren küçücük gülümsemeyi engelleyemedim.