Kırmızı Ruj 💄

1029 Words
Ada mutfağa adımını attığında Işıl çoktan kollarını sıvamış, tezgâhın üzerine kahvaltılıkları diziyordu. Birlikte hazırlamanın keyfi, aralarındaki sessiz uyuma yansıyordu. Ada çayları doldururken Işıl zeytinleri küçük kaselere paylaştırdı, ekmekleri kızartmak için tost makinesine yerleştirdi. “Mis gibi koktu,” dedi Ada, kızarmaya başlayan ekmeğin çıtırtısını dinleyerek. Işıl elindeki bıçağı bırakıp hafifçe Ada’ya göz kırptı. “Kahvaltı dediğin böyle olmalı.” Ada gülümsedi, “Sen olmasan ben hâlâ yatakta kıvrılmış olurdum.” Masa yavaş yavaş dolarken, çaydanlıktan yükselen buhar eve tatlı bir sıcaklık kattı. İkisi de aynı anda sandalyelerine oturup bir anlık dinginliğin tadını çıkardı. Işıl ilk lokmasını aldıktan sonra söze girdi: “Bu hafta sonu bir şeyler yapalım mı?” Ada kaşlarını kaldırdı. “Ne mesela?” “Bilmiyorum, belki sahile ineriz, belki akşam dışarı çıkarız. Ela’yla Eren’i de çağırırız. Kalabalık olur, güzel olur.” Ada çayını yudumlayıp düşünür gibi yaptı. “Ela ve Eren iyi fikir olabilir,” dedi ama aklı istemsizce Alp’e kaymıştı. Sabah yaşanan yakınlaşma… Alp’in elini tutup yüzüne yaklaşması… kalbi hâlâ o anın ritminde atıyordu. Işıl, Ada’nın dalıp giden bakışını hemen yakaladı. “Bak yine daldın,” dedi muzur bir tebessümle. “Ela ve Eren diyorum ama aklında kim var, söylemeyeceğim sanma.” Ada hızlıca ekmeğine peynir sürerek toparlanmaya çalıştı. “Saçmalama, kahvaltıya odaklan lütfen.” Işıl kahkahasını bastıramadı. “Bence Ela ve Eren’i de çağıralım… ama senin aklındaki diğer kişiyi de unutmadan…” Ada yüzünü buruşturdu. “Işıl!” diye uyardı. Ama iç sesi fısıldıyordu: Keşke Alp de gelse… Kahvaltı sonrası mutfak toparlanmış, son çaylar da içilmişti. Işıl çantasını omzuna takarken Ada kapıya yöneldi. “Ben kaçıyorum, birazdan Ela’yı ararım,” dedi Işıl ayakkabısını giyerken. Ada ona sarıldı , yanaklarına öpücük kondurdu. “Tamam, haberleşiriz. Yolda dikkat et.” Kapıyı açtıkları anda, paspasın üzerinde küçük bir kutu ve üzerine iliştirilmiş bir not gördüler. Kapının önünde duran kutu, sabahın o sessizliğini bozacak kadar davetkâr ama bir o kadar da tedirgin ediciydi. Üzerindeki beyaz kâğıda yalnızca iki kelime yazılmıştı: “Doğum günü hediyen.” Ne isim vardı ne de küçük bir imza. Sadece bu kadar. Sanki yazının sadeliği, asıl mesajı daha da ürkütücü hâle getiriyordu. Ada kutuya bakarken boğazı kurudu, kalbinin attığı her vuruş kapı eşiğinde yankı buluyordu. Işıl çoktan eğilmişti bile. Merakla parmaklarını bantların kenarına götürdü, yüzünde yarı heyecan yarı tedirgin bir ifade vardı. “Bu ne böyle?” dedi alçak bir sesle, ama açma isteğini saklamıyordu. Kutu ağır değildi; kartonun hafif çıtırtısıyla kapak aralandığında, içinden kadife bir kese göründü. Işıl’ın parmakları keseyi çekip çıkardı, koyu kırmızı ışığı apartman loşluğunda parıldayan bir ruj göz kırptı. Kırmızı… Ama sıradan bir kırmızı değil, kanın sıcaklığına yakın bir ton. Kesenin dibinde kıvrılmış bir kâğıt parçası daha vardı. Işıl, kısa bir tereddüsten sonra notu Ada’ya uzattı. “Bu renk, dudaklarının en güzel hâli için. Doğum günün kutlu olsun…” Harfin eğimi, mürekkebin hafif dağılmış çizgileri… Hepsi özenle seçilmiş ama kimliksizdi. Ada’nın elleri, kâğıdı tutarken titredi. Bu yalnızca bir hediye değildi; bu, onu çok iyi tanıdığının kanıtıydı. Rujun parlak yüzeyi pırıl pırıl yanarken, Ada’nın midesine soğuk bir düğüm oturdu. En sevdiği kırmızı. Biri onu tanıyordu. Biri onu izliyordu. Işıl’ın nefesi Ada’nın sessizliğini kesti. “Bu tesadüf olamaz,” dedi neredeyse fısıldayarak. “Biri sana gerçekten kafayı takmış, Ada.” Ada ise sadece rujun üzerine düşen loş ışığı izliyordu. Kırmızı, kapının soğuğunda daha da canlı duruyordu. Ve Ada, evinin kapısının tam önünde bir sapığın nefesini ilk kez bu kadar yakından hissetti. Işıl kutuyu Ada’ya verirken hafifçe kaşlarını kaldırdı: “Bence artık polise gitmelisin, Ada. Bu biraz ciddileşti sanki.” “Belki de haklısın,” dedi düşünceli bir halde. Işıl kısa bir süre tereddüt etti: “İstersen yanında biraz daha kalabilirim tedirgin olduysan?” Ada “Yok ben iyiyim. Sen git.” dedi ve nefesini derin bir şekilde verdi. Kutuyu dizlerine çekti, kalbi hâlâ hızlı atıyordu. İçinde merak ve kaygı karışımı vardı; ruj… bu küçük, kırmızı ve dikkat çekici hediye… bu kadar cesurca bir şekilde bırakılmış olması Ada’yı hem tedirgin ediyor hem de heyecanlandırıyordu. Kapıyı kapatıp içeri girdiğinde hediyeyi masanın üzerine bıraktı ve tam karşısına oturup düşünmeye başladı. Paket, dikkatlice seçilmiş gibi görünüyordu; içinden çıkan ruj, Ada’nın senelerdir kullandığı ton ve tam markaydı. Ada, kendi kendine, “Rujumu marka ve numarasına kadar biliyor,” diye mırıldandı. Başta notları Alp’in bıraktığını düşünmüştü, ama bu hediye onun yanıldığının kanıtıydı. Alp’in bunu bilmesi imkânsızdı. Peki ya kimdi? Melih olabilir miydi, yoksa başka kim olabilirdi? “Her kimsen, seni bulacağım,” diye fısıldadı Ada. Bilgisayarını açtı ve harekete duyarlı gizli kameraları araştırmaya başladı. Kısa süre içinde, küçük bir hareket algılayabilen kamera buldu ve siparişini verdi. Bilgisayarı kapatırken kendi kendine, “Kimmişsin, göreceğiz,” diyerek hafifçe gülümsedi. **** Birkaç gün sonra Ada, sipariş ettiği küçük, harekete duyarlı kamerayı kapısının üst kısmına, tam girişin göreceği şekilde yerleştirdi. Kamera, apartmanın koridorunu ve Alp’in kapısını da rahatça kapsıyordu; Ada, hem kendi kapısının önünü hem de Alp’in kapısının giriş kısmını net bir şekilde görebiliyordu. Kamerayı kurarken dikkatle açısını ayarladı, hareket sensörlerini test etti ve her şeyin doğru şekilde kaydedildiğinden emin oldu. Artık, kapısının önüne bırakılacak herhangi bir not ya da hediyeyi ve Alp’in giriş ve çıkışlarını anında görebilecekti. Ada bilgisayarının başına oturmuştu. Ekrandaki küçük pencere harekete duyarlı sinyal verdiğinde kalbi bir anlığına hızlandı. Ekranı dikkatle izledi; kameranın kaydettiği görüntüde Alp’in kapısının önünde durduğunu ve yanında bir kız olduğunu fark etti. Kız, Alp’in koluna girerek onunla birlikte içeri doğru yürüyordu. Ada’nın aklı bir an boşaldı; hem şaşkın hem de meraklı bir şekilde ekrana kilitlendi. Alp’in evine girerken gülüşleri ve yakınlıkları, Ada’nın içini tuhaf bir hisle doldurmuştu. Kalbi hızlı hızlı atıyor, aklı binbir düşünceyle doluyordu. “Kim bu? Ve Alp’e neden geliyor?” diye mırıldandı kendi kendine, hem sinirli hem de biraz kıskanç bir tonda. Tam o sırada mutfakta şeker kutusunun boş olduğunu fark etti. “Ah, şeker de bitmiş, bir de kahveye atacak kadar bile yok,” diye mırıldandı, sanki kendi kendine bahanesini bulmuş gibi. Bu küçük mazeret, ona Alp’in kapısına gidip durumu bizzat görme fırsatı verdi. Hızlıca üzerini toparladı; pijamalarını çıkardı üzerine daha dikkat çekici bir günlük elbise geçirdi. Pakize de onun peşinden dolandı; mırlayarak meraklı gözlerle Ada’ya bakıyordu. “Tamam kızım, sadece şeker için gidiyorum,” diye fısıldadı Ada, kendini ikna eder gibi. Alp’in kapısına küçük bir kase ile dayandığında aklından sadece tek bir soru geçiyordu. “ Kim bu kız?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD