* Afra *
Bu karşımdaki iri yarı dallama ne söylüyor böyle? Çıldırmış olmalı! Bir manyağın belki de takıntılı bir adamın elindeyim belli ki!
Dikkatle bana bakıyor. Sonra birden kalkıyor, acaba alt edebilir miyim?! Sanmıyorum. Ama denerim. Hep denemedim mi? Deneyerek bu yaşa geldim, başarılı da oluyorum. Ama bu sefer başarı ihtimali az gözüküyor, üstelik çakım da üstümde değil, diğer adamı yaraladığımda onun üstünde duruyordu. Yemek yemedim hoş yesem bile karşımdaki herife yeteceğini sanmıyorum.
Bu düşünceler içerisindeyken elinde bir zarf tutuyor ve bana uzatıyor.
“Al, oku!” diyor sesi soğuk.
“Ne bu aşk mektubun mu?” diyip gülümsemeye çalışıyorum ama o kadar soğuk ki bakışları yüzümde donuyor gülümsemem.
“Neden bilmediğin, tanımadığın adamın karşısında gülümsemek istersin ki Afra?!” diyip içimden söylenerek toparlıyorum kendimi.
Uzattığı zarfı doğru uzanıyor elim, başparmağına değen parmak uçlarımı sanki elektrik çarpmış gibi oluyor anında uzaklaştırıyorum ama gülümsediğini görüyorum. Yüzü güzel bir adam, kara buğday tenli. Gözleri de siyah, saçları da, saçlar dağınık, bakışları her zaman olmasa da donuk gibi. Her yönüyle ürkütücü ve tehlikeliyim diyen bir tipe benziyor. Kısacası kirli bir tip, diye düşünüyorum. Umarım evlilik konusunda ciddi değildir.
“Al!” diyip söylendi tekrar. Unutmuşum elim öylece zarfı tutarken kalmış o da çekmemiş. Acaba onu incelediğimi mi anladı? Salaksın Afra! Hemen küçük katlanmış zarfı çektim. Zarf eski bir şeye benziyordu. Yer yer sararmış.
Üstünde “Tavşanıma” yazıyordu el yazısıyla. Ama bu yazı! Olamaz bu yazı, babama ait. Onun el yazısını nerde görsem tanırım. Yanaklarımın yandığını düşünüyorum ama aniden adamın varlığı kıpırdanmama sebep oluyor.
“Yalnız kalmak istersen çıkabilirim.” diyor. Ona doğru bakmadan başımı sallayarak çıkmasını onaylıyorum.
O çıkar çıkmaz yazıya tekrar bakıyorum. Evet, babamın el yazısı. Gözlerim buğulanırken tekrar, yanaklarıma süzülen yakıcı ıslaklığı elimle siliyorum. Açıyorum. Satırları önce okuyamıyorum, bulanık görüşüm izin vermiyor. Sonra tekrar gözlerimi elimle siliyorum. Okumaya başlıyorum.
“Tavşanım Afram’a,” ilk satırda gülümsüyorum daha. Tavşanım babam derdi bana. Bu yüzden sahnede bir kıyafet ve bir maske tedarik etmelerini istediğimde bunu istedim.
Devam ediyorum okumaya. Her satır beni heyecanlandırırken kalbimi sıkıştırıyor.
“Güzel kızım, bu mektubu okuyorsan, seni emanet ettiğim adam seni bulmuş demektir.
Bu satırları okuduğunda muhtemelen ben yaşamıyor olabilirim tavşanım. Lütfen ağlama, sen hep güçlüydün, güçlü dur! Senden tek bir isteğim var. Güvenliğini ne pahasına olursa olsun sağlayacak bu adamla evlenmeni istiyorum. Bu adama yalnızca senin ve benim bildiğim bir şey sor, eğer doğru cevabı bilirse beni tanıdığını ve benimle konuştuğunu anlayacaksın. Senin onunla evlenme isteğimde kararlı olduğumu bilmeni istiyorum. O buradaki dayanıklı tek genç. Seni koruyabilir tıpkı benim koruduğum gibi.
Seni çok seviyorum tavşanım, hep sevdim, biliyorsun. Şimdi annenin yanına gitmeyi umuyorum. Vakti geldiğinde…” diye okuduğum satırlar hıçkırıklarımla kesiliyor. Ağlamamı durduramıyorum daha fazla. Gözyaşlarıyla son satırı okumaya devam ettiğimde “Vakti geldiğinde seni bekliyor olacağız. Hoşçakal güzel kızım, Afram, benim el değmemiş beyazım…” diyerek son bulmuştu satırlar. Sonunda belli belirsiz bir kırmızılık var. Kurumuş kan lekesi gibi. Kimbilir ne halde yazabilmişti bu mektubu. Satırlara bir daha göz attığımda kapı tekrar açılıyor.
“İyi misin?” diyor, mektubu uzatan adam yani babama göre hatta ona göre kocam olacak adam. Gözlerimi kısarak tekrar bakıyorum. Elinde bir bardak su tutuyor. Bana uzatıyor hemen alıyor ve içiyorum. Sorduğu soruya yanıt beklemeye devam ediyor sanırım. Nasıl olduğumu bilmiyorum ki ama su iyi gelmişti. İhtiyacım varmış, hem susamış hem babamın mektubunu sindirmem için daha fazlası lazım.
“Kimsin? Necisin? Babamı ne kadar tanıyorsun? Onun gerçek adını biliyor musun?” diye soruyorum hemen. Çabuk çabuk konuşuyorum. Hemen cevap vermeli, diye düşünüyorum.
Karşıma oturuyor tekrar sakin bir şekilde, yüzüme bakıyor.
“İyi misin?” diyor tekrar. “Önce soruma cevap ver.” diyip susuyor. Sert bakışları üzerimde.
“İyim sanırım, bilmiyorum tamam mı? Nasılım?! Nasıl olmam gerektiğini bilmiyorum. Şimdi anlat, babamla nasıl tanıştınız?” diye soruyorum.
“Hep çabuk çabuk mu konuşursun böyle? Biraz yavaşla.” diye öneri gibi söylüyor.
“Bak senin önerine ihtiyacım yok, cevaplar istiyorum. Muhtemelen babamı son görenlerden biri olmalısın!” diyorum. “Lütfen, anlat!” diye söyleniyorum. “O nasıldı?” diyorum.
“Peki, 3 yıl önce sınır dışı bir operasyonda esir düştüm. Komutanımız şehit olmuştu, timimdeki arkadaşlarımla yakalandık. Pusu olduğunu anlayamadım ve arkadaşlarımın da kendimin de yakalanmasına sebep oldum. Baban Çakır, ara ara gelir ekmek ve temiz su getirirdi bize. Ama onların elinde onların hükümlerini uygulayan bir asker gibiydi daha çok. Bir keresinde Türk olduğunu fısıldadı bana ve buradan kaçmama yardım edeceğini söyledi. Kaçmama yardım edeceği güne kadar dayanabilen ben ve bir kaç kişi kalmıştık zaten. Kaçmama yardım ettiğinde bir kızı olduğunu söyledi. Onu bulmamı, onla evlenmemi söyledi. Vakit yoktu neden böyle bir şey istiyor diye düşünmeye. Zarfı elime tutuşturdu, açıp okumadım çünkü sana ait olduğunu söyledi. Sana vermemi istedi. Babana ne oldu bilmiyorum, geride kalan bir kaç kişiyle öldürüldüğünü düşündük. Geri döndüğümde çok vakit geçmişti, onları bulamadılar. Ben ve seni buraya getiren bir adamımla birlikte kurtulduk. Gazi olarak askeriyeden terhis edildik. Zarfın üstünde yazan Tavşan’ı arayıp duruyorum bir kaç yıldır. O senmişsin meğer!” diyip susuyor.
Çakır adını biliyor, anlattıklarında samimi görünüyor. Hatta fazla acı çekiyor gibi. Onlar için, belki kendi yaşadıkları için. Bilmiyorum, hayatımda ilk defa gördüğüm bu adamla ilgili ne bilmem gerekip gerekmediğinden emin değildim.
Evet, babam en son sınır dışı bir görevle görevlendirildi. Bir kaç yıl sonra öldü dense de, cenazesi olmadığı için ölmüş olabileceğine hiç inanmadım. İnanmak istemedim. Kayıtlara gerçek ismi zaten hiç yazılmadı. O benim için bir de öz annem için hep öyle kaldı.
İkinci evliliğinde ismi gizlilik kararıyla Ali olarak değiştirildi. Tabi benim kimliğime de baba adı Ali olarak yeniden yazıldı. İkinci evliliği tamamen formalite olduğu için umursamadım ama şimdi sırf babam olmadığı için bu evlilik gerçekte evlilikmiş gibi kaldı.
Babamla evlenen kadının oğlu kumara batmış durumda üstelik. Kadın çok çaresiz olduğu için, yardım etmeye uğraşsam da kadının oğlu beni rahat bırakmıyordu. Para verince rahatsız etmiyordu ama bir şey de yapamıyordum şimdilik. Artık bıkmıştım, babam ortada olmadığı için bu evlilikten babamın maaşı da sahte karısına kalıyordu. Bana kalan kısmı da oğlu alıyordu. Kısacası hayatımda var olan köpek balığının yanında yaşayan balıklar gibiydiler. Ben avlanmaya çalışırken dünyamda onlar benden arta kalanlarla yemleniyorlardı.
“Neydi adın?” diye soruyorum, karşımda oturan adama bakarak.
“Adım Nigel, Afra! Tanıştığımıza memnun oldum, demeli miyim?” diyor gülümseyerek.
“Bilmem, memnun olup olmaman umrumda değil, ben memnun olmadım Nigel, tuhaf bir adın var! Tıpkı hikayen gibi!” diyorum ve bende bakışlarımı üzerinden çekmiyorum.
“Öyle mi dersin Afra? Adımın anlamı bile karanlık benim!” diye söylüyor. Yüzünde tehlikeli bir gülümseme, yakışıklı çehresine çok yakışıyor.
Devam edecek…