Ama nasıl olur ?
Sert bakışlarla karşılaştığında aklına gelen ilk şey ile ürperdi Samantha. Bu çatık, kavisli kaşlar ve ürkütücü yeşil gözler daha önce rastladığı kişiye ait olabilir miydi gerçekten? Hani şu geçen hafta düğün için gittiği Roma'daki otelde, valizinin karıştığı ve utanmadan karıştırdığı adama?
'Hadi canım. Yok artık, daha neler! Saçmalıyorsun Sam, o olamaz. Sadece benziyor o kadar. Ama... O... Olamaz!'
"Akciğerdeki kurşun çok derinde değil, onu görebiliyorum."
Operasyonu yürüten uzun boylu genç doktor, ağzındaki maskenin ardından gelen boğuk sesiyle konuşup, ince uçlu sivri neşteri, yeşil örtülerin altındaki hastanın göğsüne sokarken, Sam tam olarak bunları düşünüyordu. Bir doktora göre fazla yapılı ve geniş omuzlara sahipti. Günün her saatini spor salonlarında geçiren şu tiplere benziyordu. Doktor hayatı hele de cerrah iseniz sürekli hareket halinde ve yoğun geçerdi. Ancak Sam'in, bu koşturmanın içinde adamın bu vücudu yapmak için nasıl zaman bulduğuna dair garip sorular dolanıyordu kafasında.
Etrafındaki cihazlardan gelen sinyal sesleri, kendi zihnindeki görüntüleri de bastıramıyordu bir türlü. Doktorun ona ilk keskin bakışını fırlattıktan sonra bir daha hiç bakmamış olması ise şüphelerini sorguluyordu. Bu adam, Patricia'nın bahsettiği yeni gelen doktorlardan biri olmalıydı.
"Adamı delik deşik etmişler" dedi, adının Andy olduğunu bildiği yardımcı hekim.
Her ne kadar gözlükleri haricinde hiç bir yeri görünmüyor olsa bile tanımıştı Sam. Yaklaşık beş senedir bu hastanede doktorluk yapıyordu. Orta boylu esmer ve kırklı yaşlarına yakındı. Evli ve iki sevimli çocuk babası Andy Hoobs, branşında başarılı bir genel cerrahtı. Hemen yanındaki yardımcı hemşire Dorothy, ameliyat için gerekli ekipmanları sağlıyordu. Makas, neşter, gazlı bez vs. Onun da emekliliği yakındı. İki genç doktor adayı ise heyecanla yapılan ameliyatı izliyordu.
"Olay nasıl olmuş?"
İşte yine o ürpertici ses.
"Aslında tamamen şanssızlık" dedi Andy, sakin bir tonda. "Polis memurunun anlattığına göre, soygundan haberi olmayan sıradan bir vatandaşmış. O sırada sokakta bulunması tamamen bir rastlantıymış. Polisler suçlulara ateş açınca, o da kendini tuhaf bir şekilde savunma gereği duymuş. Hiç bir şeyden haberi yokmuş."
"Garip. Silah kullanmış mı?"
"Evet ama, isabetsiz atışlar. Bilirsin, adam acemiymiş. Her halde yeni aldığı silahını denemek istemiş."
"Yanlış yerde, yanlış insanlar" dedi genç adam.
İlk kurşun, başarılı bir şekilde çıkarıldıktan sonra, Andy, parçalanmış organı dikerken, sıra kalbe yakın olana gelmişti.
"Ah! Bu arada bu Samantha Simpson, ekibin en genç teknikeri, on beş gündür izinliydi. Samantha bu bey de yeni Kardiyoloğumuz Doktor Rick…"
"Hadi Andy işimize bakalım. Sohbete dalıp hastayı kaybetmek istemeyiz değil mi?"
Genç doktorun Bay Hoobs'un sözünü kabaca keserken ona dönüp bakmaması Samantha’nın sinirini bozmuştu. Daha çok 'Sırası mı?' der gibi bir ifadeyle bakmıştı Andy'nin yüzüne. Sam da aynı şekilde oralı olmamayı seçti. Ve sadece onaylamak için kibarca başını salladı. Fakat Bay Hoobs da dahil ameliyathanedeki herkes bu duruma bozulmuştu.
Demek şu buzmatik-karizmatik kalp cerrahı buymuş ha!
Bir çizgi halinde hastanın göğsünü neşterle çizdi Rick. Çizgiyi takip eden kan yoluyla birlikte, adamın göğsü bir kumaş gibi ikiye ayrılmıştı. Metal makaslarla açılan deri kenarlarda sabitlenirken, gerekli aletlerle göğüs kafesi kırıldı ve mengeneye benzeyen bir alet ile açık kalması sağlandı. Artık adamın tüm göğüs kafesindeki organlar kanlı canlı gözler önündeydi. Etrafı, sentetik dezenfektanları bastıran ağır bir kan kokusu sarmıştı. Samantha, soğuk hava yüzünden, eldivenlerinin ve ayakkabılarının içinde parmak uçlarına kadar uyuştuğunu hissetti.
Ameliyathane çok büyük değildi, ancak yine de her türlü acil müdahale gerektiren ekipmanlara sahip donanımlı bir yerdi. Defalarca şahit olduğu bu görüntüye alışkın olsa bile, yine de bir köşede oturmuş merak içinde yabancı doktorun hareketlerini izliyordu. Elleri ne kadar hassas ve dikkatliydi. Kesinlikle ne yaptığını iyi biliyor gibi görünüyordu. Daha önce birçok doktorun ameliyatında bulunmuştu. Ama bu adamınkinde bir farklıktık vardı. Adam sıradan bir iş yapıyormuş kadar sakin ve korkusuzdu. Ameliyatın ilk yarım saatini çoktan geride bırakmışlardı.
"Hayatına mâl oluyormuş neredeyse" dedi Andy.
"Bazen hayat garip tesadüflerle doludur Andy."
Samantha'nın gözü, önündeki çizelgede ve saatte, kulağı ise yapılan sohbetteydi. Az önce iki doktor arasında yaşanan kısa gerginlikten eser kalmamış gibiydi. Bir an bakışları konuşan yeni doktora kaydı ama daha sonra oralı olmadı.
"Kamerayı biraz daha derine iter misin? İkinci kurşunu göremiyorum."
Yardımcı cerrah, işini biliyor gibi görünen doktora monitörden daha iyi görüntü sağlamak için elindeki solucan kamerayı biraz daha derine itti.
"Haklısın!" dedi Andy. "Polislerle tuhaf bir karşılaşma işte!"
"Tuhaf?" diye soru sorar gibi baktı bir an. Sonra başını iki yana sallayarak,
"İnan bana bundan daha tuhaf karşılaşmalara şahit oldum. “dedi.
Samantha, ani bir ses duyan kedi gibi olduğu yerde dikleşmişti. Genç adamın yüzünü inceliyordu.
Evet! Bu o! Artık kesinlikle emindi.
"Olabilir." dedi Andy ve sonra arkasını dönerek, "Ne kadar süremiz var Sam?" diye genç kadına sorduğunda, Samantha cevap vermekte gecikmişti. O sırada aklı yeni gelen doktorla meşguldü. Kısa süre sonra kendini toplayıp saatine bakarak, "On beş dakika Dr. Hoobs" diye cevap verdi.
"Bir saatlik daha uykuya ihtiyacımız olacak."
"Elbette!"
"Hayır buna gerek yok!"
Sesin sahibine kaydı tüm bakışlar. Operasyonu yürüten genç cerrah, kesin ve sert konuşmuştu. Dr. Hoobs bir kez daha bozulmuş gibiydi, yine de bir şey söylemedi.
"Yarım saat işimizi görür" diyerek Andy ile göz göze geldi. Başıyla onayladı Andy.
"İşte!"
Genç doktor, sonunda ikinci kanlı mermi çekirdeğini de cımbıza benzeyen bir aletle çıkartıp metal atık tabağına bıraktığında, yüzünü bir an kaldırıp Samantha'ya baktı.
"Yarım saat..." gözlerinden sonra bakışları yaka kartına kaydı. "Bayan Simpson"
Samantha, adamın bakışlarıyla birlikte bir anda vücudunun daha da soğuduğunu hissetti. Şimdi saç diplerine kadar irkilmişti. Bir an boğazındaki salgının kuruduğunu sandı. Güçlükle yutkundu. Gözlerindeki manayı çözememişti fakat hemen denileni yapmak için harekete geçmişti. Bir an, hastanın yerine kendi kalbinin duracağını sandı.
"Emme!"
Verdiği direktifle Andy harekete geçti ve girdikleri bölümde aşırı kan çıkışı olduğundan, metal kan emici - mini elektrik süpürgesi - görevini yerine getirmek için hastanın göğüs boşluğunda yerini aldı. Böyle bir görüntüye şahit olsaydınız eğer, orada yatan kişinin bir daha ayağa kalkabileceğine dair hiç umudunuz kalmazdı herhalde.
"Bir keresinde..." dedi Andy bir yandan attığı dikişin düğümünü keserken. "Gece nöbeti bittikten sonra eve sabaha karşı dönmüştüm. O yorgunlukla kendi odamdaki yatak yerine, karımın annesinin kaldığı odaya dalmışım. Yastığa başımı koyup karıma sarılmak için arkamı döndüğümde göz göze geldiğim kadının çığlığıyla bir an kulak zarımı kaybediyorum sandım."
Andy, kıs kıs gülüyordu. Genç cerrahın ise gözlerinin kısılmasından gülümsediği fark ediliyordu. Kaşlarının arası yumuşak bir şekilde gerginleşmiş, kirpikleri düz bir çizgi halini almıştı.
"Geçen hafta böyle bir karışıklığı bende yaşadım. Otelde bir kadınla valizim karışmıştı."
Aman Tanrım!
Samantha'nın kalbi kulaklarında atmaya başlamıştı. Genç adam ona bakmadan konuşuyordu ama bu bahsettiğinin kendisi olduğuna adı üzerine bahse girebilirdi.
Kahretsin!
Andy, gülmeye başlayınca Samantha daha da gerildi.
"Sonra ne oldu?"
"Kendi çantam sanarak açtığım valizden, gömlek kravat yerine seksi iç çamaşırları çıkınca şaşırdım elbette."
Sam yutkundu. Genç doktor adayları ve hemşire Dorothy bile gülüyordu. Lanet olsun! Eğer yanaklarını gizleyen hijyenik maske olmasaydı, kesinlikle kızaran yüzünü herkes fark edebilirdi.
Sıra üçüncü ve son kurşundaydı. Kalp kapakçığına yakın bir damara saplanmıştı.
"Durumu anlayınca ne yaptın peki?"
"Pek bir şey yapmaya fırsatım olmadı açıkçası. Yaklaşık on dakikanın içinde otel personeli ve yanında öfkeli kadın odamın kapısında beliriverdi."
"Kadın sinirli miydi?"
"Hem de nasıl?" dedi Genç Doktor Samantha'ya bakarak, "Adeta ateş saçıyordu."
Herkesin eğlendiği bu hikâyede ciddi yüz ifadesi yalnızca ikisine aitti ve kimse bu içten içe açılan soğuk savaştaki gizli silahlanmayı fark edememişti.
"Nabız düşüyor efendim?" bir anda alarm verircesine sık sinyal veren cihaza kaydı bakışlar.
"Çabuk!" dedi Rick. "Kan takviyesi!"
"Anlaşıldı efendim."
Genç adam, saate bir göz attı ve damardaki kurşunu nazikçe çıkarmaya başladı. Nefesler tutulmuştu. Parçalanan damarı yakarak tamir etmeye çalıştı ve çıkan son mermi çekirdeğini de diğerlerinin yanına bıraktı.
"Nabız düzeliyor efendim."
"Durum stabil."
Herkes tuttuğu nefesi bir anda dışarı verdi. Operasyon başarıyla geçmiş ve hasta kurtulmuştu.
"Adam kurtuldu ama ayıldığında polise sıkı bir ifade vermesi gerekecek." dedi Andy rahatlayarak.
"Öyle!" dedi genç cerrah. "Gerisi sende Andy"
"Elbette!"
Rick, operasyonun kendine ait olan kısmını tamamlayıp işin geri kalanını Andy'e bırakmıştı. Bundan sonrası açılan bölgeyi kapatarak usta bir dikiş atmaktı. Tam gideceği sırada Andy’nin sorusu onu durdurdu.
"Sonunu anlatmadın, kadın sana bir şey demedi mi?"
Ağzındaki maskeyi aşağıya indirip ona bakanlara dönerek,
"Benim çantasını zevkle karıştıran bir sapık olduğumu söyledi. Ve gitmeden önce Yanlış Meksikalıya çattın Bay ukala!” diyerek çantasını kaptığı gibi çekip gitti."
Genç stajyerlerden “Ovvv!” diyerek tezahüratı andıran kısa bir uğultu yükseldi. Andy hala gülüyor ve Samantha ise öfkeden köpürüyordu.
"Vay canına! Peki sen ne dedin?"
Omuz silkti genç doktor. "Pek bir şey söylememe fırsat vermedi. Ama o gittikten sonra, duymayacağını bilerek arkasından adım Rick diye mırıldandım. Bay ukala değil Rick!"
İşte bu son cümlesini Samantha'nın yüzüne bakarak söylemişti. Olduğu yerde donup kaldı genç kadın. Herkes bir yandan gülüyor bir yandan yarım kalan işlerine devam ediyordu. Rick'in bakışları zafer kazanmış gibiydi, dudağının bir kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı sonra da arkasını dönüp ameliyathanenin kapısından hızlıca çıkıp gitti.
Kahretsin şimdi hatırlıyordu. Bu adamla Roma'daki otelden çok daha önce Las Vegas'taki baloda karşılaşmışlardı. Daha doğrusu çarpışmışlardı. Samantha'nın tek en pahalı elbisesinin üzerine yine hiç ucuz olmayan bir şarabın dökülmesine neden olmuş sonra da basit bir özürle tüm sinirlerini tepesine çıkarmıştı. Adama o zaman da, “Bay Ukala!” demişti. Hatta yanında beklide daha ağır sözler söylemişti. Ah! Hayır. Üçüncü karşılaşmalarının aynı hastanede çalışmaya başlamasıyla olduğunu düşününce bu adamın hayatının laneti olduğunu düşünmeye başlamıştı. Böyle berbat karşılaşmalar zincirinin başka bir açıklaması olamazdı.
"...Sam?"
"Hı?"
Andy iki kere seslendiği halde Samantha'nın duymamasına şaşırmıştı.
"Duymuyor musun? Hastayı ayıltmaya başla hemen!"
"Ah! Elbette Dr. Hoobs"
'Aklını toparla Sam! Aklını toparla!'
Kendi kendine söylenerek işine odaklanmaya çalıştı. Ama zihni hala karşılaştıkları anılarda dönüp duruyordu. Kimsenin bir şey anlamaması için şüphe çekmemeye çalıştı. Kahretsin, adama onca şeyi söyledikten sonra şimdi nasıl hiç bir şey olmamış gibi aynı hastanede üstelik yüz yüze çalışacaktı?
Ameliyathanenin kapısından çıkan Rick, üzerindeki koruyucu giysilerden kurtulup, yavaşça koridorda yürürken, aklında güzel anestezist vardı. Bu üçüncü karşılaşmayı hiç beklemiyordu ve şaşırdığını belli etmemek için oldukça zorlanmıştı. Giydiği giysiyle uyumlu gözlerinden anladığı kadarıyla, yine öfkeden deliye dönmüştü. Ve hiç doğru olmasa da içten içe onu sinir etmek hoşuna gitmişti. Kendi kendine sinsice gülümserken, onu kimsenin görmemiş olmasını diliyordu. Yoksa hastanedeki tüm ciddiyeti bir anda yok olabilirdi. Koridorun diğer ucunda Sharon ve Clark'ın ayakta konuştuklarını görünce, onlara doğru yöneldi.
Harvard Üniversitesinde dekan olan ve Rick'e yıllarca bir öğretmenden çok bir aile olan Prof. Rodrìguez Robinson'un çocuklarıydı. Clark ve Sharon'ı ilk yıllarından beri tanıyor ve o zamanlar sık sık görüşüyorlardı. Clark Dâhiliye uzmanıydı. Sharon'ın ise asla tıp ile arası iyi olmamıştı. Babasının çabalarıyla ancak üniversitenin işletme bölümünü bitirebilmişti. Aslında sorumsuzluk konusunda iki kardeş de birbiriyle yarışabilirdi. Ama Clark işine biraz daha bağlıydı. Sharon'u ise Bay Robinson'un sadece boşta kalmasın diye buraya gönderdiği belliydi.
Profesör Robinson, geçtiğimiz ay, High Quality Medical Center'in hisselerinin yarısını satın alarak ortaklarından biri olmuştu. Önceki haftalardan birinde Rick'i Texas'taki çiftliğine çağırmış ve ona yeni aldığı hastanede bir süreliğine hekim olarak çalışmayı teklif etmişti. Rick'in asıl hedefinin Londra'daki Oxford Üniversitesinde Doktora yapmak olduğunu biliyordu. Bunun için gerekli hazırlık ve çalışmalara bizzat yardım etmişti. Ancak öncelikle bu hastanedeki düzeni sağlamasını rica etmişti. Profesör Robinson, ricasını kolayca geri çevirebileceği biri değildi, üzerinde büyük emeği vardı ve ayrıca ona ödeyemeyeceği kadar çok minnet borçluydu.
"Ah! Sonunda Rick!" dedi Clark, yanındaki kız kardeşini göstererek." Sharon başımın etini yemek üzereydi." Sharon gözlerini devirdi.
"Neler oluyor?"
"Bak Rick, biliyorsun ki önümüzdeki ay, hastanenin açılışı için bir kokteyl vermemiz gerekiyor. Yatırım ortakları ve tüm personelin bir arada olacağı.."
"Eee?" dedi Rick anlamamış gibi ikisinin de yüzüne bakarak.
"Ee si şu! Ben tüm personelin katılmasına gerek duymuyorum yalnızca uzman hekimler ve üst düzey yöneticiler. Hemşireymiş hasta bakıcıymış. Bunlara lüzum yok bence."
"Neden?" dedi Rick. "Bu hastanede çalışmıyorlar mı?"
"İşte bende aynı şeyi söylüyordum dostum." dedi Clark onaylan bir ifadeyle.
"İkiniz de saçmalıyorsunuz. Bu halka açık bir parti değil. Önemli! Babamın saygınlığını düşün Clark."
"Düşünüyorum. Ama yine de katılmamaları için bir neden bulamıyorum."
"Bence de!"
Rick'in sözleriyle iyice kendini köşeye sıkışmış hisseden Sharon, pes eder gibi ellerini kaldırdı.
"Peki! Mademki aynı fikirdesiniz. Partide her hangi bir kargaşa çıkarsa bundan da siz ikiniz sorumlusunuz."
"Bana kalsa partiyi havuz başında ve bikinili olarak verirdim" diye Rick'in kulağına doğru eğildi Clark. Rick hafifçe gülümsedi.
"Seni duydum Clark. Sen ve senin aptal playpoy olma çabalarından da bıktım artık. Eminim bir hafta içinde bütün hemşirelerle yatmışsındır."
"Ah! Hayır." dedi Clark. Ellerini masumca havaya kaldırarak. "Yalnızca güzel olanlarıyla."
İki adam pişkin pişkin sırıtırken Sharon'ın sinirden tepesinden dumanlar çıkmak üzereydi. İki kardeşin her konuda olduğu gibi bu konuda da uzlaşamaması çok normaldi. Çünkü onlar iki zıt kutup gibiydi.
"Hepsiyle mi?" diye ciddi olmayan bir soru sorduğunda Rick,
"Galiba hayır!" dedi Clark. O sırada koridorun diğer ucundan gelen Samantha'ya takılmıştı gözleri. Adamın bakışlarını takip etti diğerleri ve karşıdan bir podyum mankeni gibi yürüyen uzun bacaklı siyah saçlı güzele baktılar. Clark'ın bakışlarındaki şehveti fark eden Rick, en az Sharon'ın onun bakışlarından rahatsız olduğu kadar huzursuz olmuştu.
Samantha onları fark etmemişti. Elindeki dosyayı inceliyor ve sıradaki ameliyata kadar bir kahve molası kadar vakti olup olmadığına bakıyordu. Bir an önce Pat ve diğerleri ile sohbet etmek ve genç doktoru aklından çıkartmak istiyordu. Asansörün kapısında durdu ve çağrı düğmesine basarak beklemeye başladı. Başını sol tarafa doğru döndürüp baktığında üç çift gözün onu izlediğini fark etti. Rick ile göz göze geldiğinde dudakları kendiliğinden bağımsız aralandı ve açılan asansör kapısının sesini duyar duymaz hızla kendini toparladı. Kendini tuhaf hissederek asansöre bindi ve gözden kayboldu.
"Ah!" dedi Clark, Samantha'nın arkasından bakarak, "Sanırım bir kahve içme zamanım geldi."
Rick, çatılan kaşlarının farkında olmadan kendi odasına doğru yöneldi. İçindeki huzursuzluğun nedenini bir türlü çözememişti. Sharon arkasından bir şeyler söyledi fakat onu duymamış gibi yaptı.
"Sen gelmiyor musun?"
Hayır!