"José (Hoze) gitmeee!"
Küçük kız, kendi gibi minik ellerini ona doğru uzatmış, iri gözlerinden dökülen yaşlar görenlerin yüreğini sızlatmıştı. Alt dudağı titriyordu ağlarken ve onu zapt etmeye çalışanların ellerinden kurtulmak için tüm gücüyle çabalıyordu. Aynı şekilde çırpınan erkek çocuğu bağırdı.
"SAAAAM!"
"JOSÉ!"
Kimse bu iki miniğin feryadını duymuyordu sanki. Oysaki geniş bahçedeki büyük ağaçta bekleşen tüm kuşlar bu çığlıklarla birlikte çoktan gökyüzüne havalanmıştı bile. Hava puslu ve soğuktu, küçük bedenlerin ağzından her çıkan soluk da buhar olup hızla rüzgâra karışıyordu.
"Ne olur götürmeyin onu? Ne olur?" dedi küçük kız hıçkırıkların arasından duyulan cılız sesiyle.
Erkek çocuğu bir anda kurtuldu onu tutan büyük ellerden ve atabildiği en büyük adımlarla hızlıca koşarak küçük kızın yanına geldi. Kızı tutanlar da engel olmamıştı bu son kucaklaşmaya. Uzun saçları ortadan ikiye taranmış ve güzelce örülmüş kızın kokusunu doyasıya içine çekti Küçük Adam...
"Bir gün seni muhakkak bulacağım Sam, bunu sakın unutma!"
Küçük kız, gözyaşlarını göğsüne gömüldüğü çocuğun kazağına akıttı ve yaşadığının bir kâbus olduğunu düşünmek için kirpiklerini birbirine sımsıkı kapattı.
Fakat çok geçmeden iki minik beden, siyah kıyafetli kişilerce birbirinden zorla ayrılarak uzaklaştırılmaya başladılar. Küçük Adam elini uzatarak son anda, minik kızın örgülerinden birinin ucundaki kurdeleyi parmak uçlarıyla çözdü ve giderken yanında götürdü.
Arabaya bindirilirken tıpkı bir ruh gibiydi sanki. Ağlamıyor...konuşmuyor... duymuyordu artık. Ne onun siyah arabanın arka camından attığı son bakışı çıkabilirdi hafızalardan, ne de küçük kızın ağlayarak attığı acı çığlık...
Arabanın kapısı sertçe kapandı...
"JOSÉÉÉÉ!"
Kapatılan sert kapı sesiyle birlikte yastığından sıçradı Samantha. Havanın henüz karanlık olduğunu son anda penceresine baktığında fark etmişti. Başucundaki dijital saatin ışığına doğru döndü. Köşeli rakamları, saatin 01.14 olduğunu gösteriyordu. Gördüğü kâbus yüzünden göz pınarları nemlenmişti.
Yastığından başını yavaşça kaldırıp yanında mışıl mışıl uyuyan bedene baktı. Uykusunda üstü açılmış minik bacakları açıkta kalmıştı. Hâlâ oyuncağına sarılmış derin uykunun kollarındaydı. Kısa pantolonunu örtecek kadar üzerine çekti örtüyü ve yatağın diğer ucundan usulca ayağa kalktı.
Üzerine geçirdiği penye sabahlığın kemerini düğümledikten sonra dış kapıya doğru adımlarını yöneltti. Kapının dürbününden baktığında yanılmadığını ve Mia'nın kapısında beklediğini anlamıştı. Az önce dairesinin kapısını yüksek sesle örtüp giden Tj 'in ardından oğlunu merak ettiği için gelmiş ve şimdi de büyük ihtimalle kapıyı nasıl çalacağını düşünüyor olmalıydı.
Onu bu zahmetten kurtarmak adına kapıyı elinden geldiği kadar sessizce açarak Mia'nın yüzünü daha net görebilmek için ışığı yaktı.
"Tanrım Sam!" diyerek elini yüzüne siper etmeye çalıştı genç kadın. "Kevin burada mı?"
"Nerede olabilir ki başka?" Samantha'nın sesi oldukça soğuktu. Aslında bir miktarda acınmışlık mevcuttu.
"Güzel. Döndüğünü anlamıştım. Sabah evinden bazı sesler geliyordu."
Uzun siyah saçlarıyla yüzünü örtmeye çalışsa da Sam, kadının elmacık kemiğindeki morluğu rahatlıkla görebiliyordu.
"Evet. Tatilden bu sabah döndüm ve ne yazık ki, işten döndüğümde de her şeyin bıraktığım gibi olduğunu gördüm."
Samantha kollarını birleştirmiş, adeta bir müdürün cezaya kalmış öğrencisini azarlar gibi bir ses tonuyla konuşuyordu. Ancak yaşça kendinden küçük olan Mia, zayıf olmasına rağmen güzel vücudunu eskimiş bir hırkayla örtmeye çalışırken kollarıyla bedenini sarmış, bir yandan da göz göze gelmemeye özen gösteriyordu.
"Haklısın." dedi burnunu çekerek. Uyuşturucu aldığı her halinden belli oluyordu ve mühtemelen çok ağlamıştı. Mahçup gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu ve yediği dayak yüzünden yer yer, ufak tefek çizikler vardı yanaklarında. Kim bilir vücudunda görünmeyen ne çeşit yaralanmalar vardır diye düşündü içinden. Ya kalbinde?
"Her neyse. Kevin ben dönünceye kadar seninle kalabilir mi? Benim acilen bara gitmem gerekiyor. Sen işe gitmeden önce dönmüş olurum."
Samantha sıkıntılı bir nefes verdikten sonra tek kelime etmeden kapıyı suratına kapattı. 'Diyecek bir şey yok' diye düşündü kapının arkasına yaslandığı sırada. Elbette ki küçük çocuğu yalnız başına bırakmayacaktı. Onu sinir eden bu kadının yaşadığı hayat ve çocuğunu bu kadar umursamaz oluşuydu. Aslında belki de umursuyordu fakat çaresizlik elini kolunu bağlıyordu. Yine de hiç bir sebep bir çocuğun bu kadar acı çekmesine neden olmamalıydı.
Huzursuz adımlarla yatağının yanına geri döndü ve uzandığı çekmecesinin içinden kırmızı kurdelesini çıkardı. Yıpranmış bez parçasını parmaklarının arasında döndürerek baktı. Uzandığı yastığının altına koyduğu avucunun içinde iyice sıktı. Az önceki rüyanın etkisi hala üzerindeydi ve tekrar nasıl uykuya dalacağını bir türlü bilmiyordu. Bir zamanlar sıklıkla, ancak uzun zamandır hiç görmediği bir kâbustu bu. İçini yine tarifi imkânsız bir boşluk kaplamıştı. Artık ağlamamaya alışmıştı ancak gözlerini sıktığında istemeden bir damla yaş burnunun ucuna doğru süzülmeye başladı.
Sabah, yanağında hissettiği sıcaklıkla gözlerini araladı Samantha. Minik bir el okşuyordu yüzünü. Sıcacık bir gülümseme gönderdi, ona parlak gözlerle bakan ufaklığa.
"Uyandın demek!"
Onaylar gibi başını salladı Kevin. Tekrar saatine baktı ve hâlâ kahvaltı yapmaya vakti olup olmadığına baktı Sam.
"Hadi bakalım, banyoya git ve yüzünü yıka! Bende bir şeyler hazırlayayım da seninle karşılıklı güzel bir kahvaltı yapalım. Ne dersin?"
Küçük çocuk, neşe içinde hemen dediğini yapmak için yataktan fırladı. Superman'ini de kolundan çekiştirerek banyoya doğru koştu.
Samantha keyifle mutfak tezgâhına gidip, dolaptan krep için gerekli malzemeleri çıkardı ve çabucak pişirdi. Kendine bir kahve, miniğe de bir bardak ılık süt hazırladı. Tezgâhın yanına koşarak gelen Kevin, yüksek tabureye çıkamayınca Samantha kucağına alarak ona yardım etmişti.
"Sen başla bakalım, ben hemen geliyorum."
Küçük çocuk iştahla yemeğini yerken Samantha da gardrobundan, hardal sarısı, pileli mini bir etek, üzerine de askılı mor bir bluz giydi. Kot ceketini yanına alarak, kollarına metal bilekliklerini taktı ve akşamdan yıkadığı saçlarının dalgalarını spreyle kabarttı.
Aslında Kevin'ın onda kaldığı günler, günü her zamankinden daha güzel oluyordu. Yalnız başına olsa böyle bir kahvaltı yapamaz, arabasıyla giderken hastanenin köşesindeki büfeden atıştıracak bir şeyler alır ve güne öyle başlardı. Küçük çocuğun boyundan büyük laflarına gülerek geçen kahvaltı sırasında Mia gelmiş ve Kevin'a baktığı için ona teşekkür etmişti. Her ne kadar onun ile iyi vakit geçirse bile, ufaklı sürekli annesini sormuş, onu kapıda gördüğü an hemen koşarak kucağına atlamıştı.
Samantha, kısa süreli misafirini yolcu ettikten sonra, Mia ile uygun bir zamanda konuşmayı kendine görev edinerek, kol çantasını da alıp işe gitmek için evden hızlıca çıkmıştı.
Hastanenin kapalı otoparkına Vosvosunu park ettiği sırada, siyah bir motosiklet hızla gelerek yanındaki boşlukta durdu. Siyah kask ve deri ceketten kim olduğunu kestiremese de erkek olduğu vücut yapısından anlaşılıyordu. Çantasını alarak arabadan bacaklarını sarkıttığı sırada motorun sahibi kaskını çıkartmış, arkasındaki kutuya kilitliyordu.
Dr. Clark ona bakıp gülümseyince, aynı şekilde karşılık verdi Sam. Konuşmamasını diliyordu, ancak işler hiç bir zaman istediği gibi gitmezdi zaten.
"Günaydın Samantha."
"Günaydın Bay Robinson."
"Lütfen bana Clark de. Diğer türlü kendimi yaşlı bir adam gibi hissediyorum." bu adamın kendini beğenmiş tavırları canını sıkıyordu artık.
"Ah!"
Aslında adam haklıydı. Çünkü üzerine oturan dar mavi kot ve geniş omuzlarında duran deri ceket gerçekten de yaşından çok daha genç gösteriyordu onu.
"Nasıl isterseniz."
Samantha arabasını kilitleyip döndüğü sırada genç adamla bir anda yüz yüze geldi. Hangi ara yanına gelmişti bu adam.
"Aslında şu sizli bizli konuşmaktan da pek hoşlandığım söylenemez." bunu söylerken eliyle Samantha'nın saçından bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdığında şaşırdı genç kadın.
"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?" diyerek kaşlarını çattı.
"Sadece daha samimi olmaya çalışıyorum" dedi genç adam.
"Sahi mi?" diyerek tek kaşını havaya kaldırdı Samantha.
"Hı-hı! Bunda ne kötülük var?"
Genç doktor gittikçe yakınlaşmaya ve onun nefesini solumaya başlıyordu.
Samantha, ani bir hareketle görüş açısından çıkıp, yanından geçerken sivri topuğunu adamın ayakkabısına batırınca, Clark'dan boğuk bir inilti koptu.
"Ahh!"
"Ah! Çok özür dilerim " dedi Samantha arkasını dönüp sinsice gülerken. "Ama size benimle pek samimi olmamanızı tavsiye ederim Bay Robinson. Biraz sakarımdır!"
Büyük ihtimalle ayağını ovalayan adama bakmadan, topuklarından gelen sert sesle asansör kapısına yöneldi Sam ve kapılar kapanıp da gözden kaybolmadan önce el sallayarak İyi mesailer! dilemeyi de ihmal etmedi.
Clark kendi kendine söylenip ayağını tutarken sessiz loş koridorda bir kapı sesi yankılandı önce ve hemen arkasından kilit ve uyarı sinyali. Sakin ve büyük adımlarla ona yaklaşan kişiyi gördüğünde gözlerini devirdi.
"Selam Clark!"
"Selam!"
"Görüyorum da, artık sabahın erken saatlerinde avlanmaya başlıyorsun."
"Sen de son gördüğümden bu yana iyi bir röntgenci olmuşsun. Bizi mi dikizliyordun?" dedi sinirlendiğini belli etmemeye çalışarak.
"Siz?" diye tek kaşını havaya kaldırdı Rick. "Hayır ben sadece senin pençelerini kullanarak avına nasıl yaklaştığını izliyordum. Ama görüyorum ki eski formunda değilsin artık. Sürekli elinden kaçırıyorsun. Av'ın bu kez çetin ceviz çıktı anlaşılan." Rick'in alay eder gibi konuşması hiç hoşuna gitmemişti.
"Sen kendi işine bak Rick. Sadece biraz naz yapıyor. Benden etkilendiği her halinden belli. Biraz daha etrafında dolanmam gerekiyor hepsi bu. Sonrasında daha fazla dayanamaz zaten."
"Hmm..." diye mırıldandı Rick, çantasını omzuna takıp, ellerini ütülü pantolonunun ceplerine sokarak.
"Demek öyle. Peki madem. Dediğin gibi olsun. Sadece kadınlar konusunda yanılabileceğini de bilmeni isterim."
Rick arkasını dönüp, az önce Samantha'nın bindiği asansöre doğru yürümeye başladı.
"Sen kadınlar hakkında ne bilirsin ki?"
Clark konuşmaya devam ederken, olduğu yerde durdu genç adam, gözleri donuklaşmıştı.
"Üniversiteden beri doğru dürüst bir ilişkin olmadığına her şeyime bahse girerim. Yaşadığın kolay şeyler değildi. Kabul. Ama bana kadınlar konusunda en son ahkâm kesecek olan kişi sensin dostum." çevresine bakındı Rick. Kimse yoktu.
"Dediğin gibi olsun. Sana bir şey ispatlamak zorunda değilim. Yaşa ve kendin gör!"
Clark hızlı adımlarla ona yetişip, asansörün önünde yan yana durduklarında, yüzünde garip bir ifade vardı. Rick, 'Ne var?' der gibi bakınca,
"Seninle bahse girelim" dedi Clark.
"Ne bahsi?" iki kaşının arası kırışmıştı Rick'in.
"Bana en fazla bir hafta ver. Haftasına varmadan bu kızı kollarımın arasında, dudaklarımın ateşinden erirken göreceksin."
"Ne saçmalıyorsun sen?" diyerek açılan kapıdan birlikte içeriye girdiler. Rick en üst katın düğmesine bastığında, Clark hâlâ konuşmaya devam ediyordu.
"Sana kimin kadınlar konusunda daha bilgili olduğunu anlaman için bir fırsat sunuyorum. Kazanırsam istediğim barda sabaha kadar tüm masraflar senden."
"Peki ya kaybedersen?" diyerek kaşlarını havaya kaldırdı Rick.
"O zaman, dile benden ne dilersen?"
Asansör beliren katta durunca açılan kapıdan çıkan Rick, odasına giderken sıkıntılı bir şekilde söylendi.
"Benden uzak dur yeter!"
"Anlaştık dostum." diyerek yüzünde beliren aptal sırıtışla birlikte, kendi odasına gitmek için merdivenlerden aşağıya indi genç adam.
Rick, odasına girdiğinde elindeki çantayı duvar dibindeki dolaba, cep telefonunu ise masanın üzerine koyarak koltuğuna oturdu. Az sonra gelen asistan kız, bir şey isteyip istemediğini sorduğunda, ondan sert bir kahve getirmesini istedi. Sert, kelimesini bastırarak söylemişti. Genç kız, söylenileni yapmak için odayı terk ettiğinde masasına bırakılan hasta çizelgesini inceledi. Bugün girmesi gerek iki bypass bir de nakil ameliyatı vardı. Öncesinde viziteye çıkması ve hastalarını kontrol etmesi gerekiyordu.
Sabah sabah Clark ile girdiği bu aptal iddia canını sıkmıştı. Clark, onun üniversiteden arkadaşıydı ve Sharon da dâhil olmak üzere Sindy'i yakından tanıyorlardı. O zamanlar aşklarına imrenerek bakıyordu herkes ve kimse sonlarının böyle biteceğini tahmin etmiyordu elbette. Ama ne yazık ki, büyük ihmaller beraberinde büyük hataları da getirmişti ve Sindy karnındaki bebeklerini aldırmak isterken hayatını kaybetmişti. Sorumsuz davranışları yüzünden ne Sindy'i, ne de kendini asla affetmemişti. Sevdiği insanlara veda ederek geçmişti tüm hayatı. Bu yüzden sevgiye kapıları kapalıydı artık.
Kural basitti; kaybetmekten korkacağın kişileri asla çok sevme!
Clark, kendine çok fazla güveni olan bir adamdı ve belki de Samantha konusunda haklı çıkabilirdi. Kadınlar ilgiden hoşlanırdı ve Clark bunu sağlayacak kapasitede hem genç hemde yakışıklı bir adamdı. Kendine güveni olması gayet doğaldı. Fakat nedense Samantha da ondan rahatsız olmuş gibi bir tavır vardı.
Bu sabah, Clark otoparka gelene kadar arabasının içinde oturup onu izlemişti. Erkenden geldiği için çantasını düzenliyordu ve pembe vosvosu görünce birden dikkati dağılmıştı. Arabanın sahibini merak ettiği için öylece beklemişti. Ortam loş olduğu için pek seçememişti ama genç bir kadının dikiz aynasından rujunu tazelediğini görebilmişti.
Arabadan uzun bacaklarıyla inip Clark'ı görene kadar gayet neşeli görünüyordu. Sonrasında adamın ona yakınlaşması ve dokunmasıyla gözlerindeki ışık yavaş yavaş kaybolmuştu. Huzursuz olduğu her halinden belliydi. Ona tepkisini verip gidene kadar yerinden kıpırdamadan, sadece olanları izlemişti. Direksiyonu fazlaca sıktığını ancak parmakları ağrıdığında anlayabilmişti.
Bir erkeğin ilgisini çekebilecek kadar güzel bir kadındı Samantha. Saçları şampuan reklamlarındaki kadınlar gibi havalı, yürüyüşü ve fiziği mankenleri kıskandıracak kadar güzeldi. Robinson ise hızlı bir çapkındı. Kendi kendine böyle aptal bir iddiaya girdiği için birden sinirlenmişti.
Ona neydi ki?
Kaşlarını çatıp kahvesinden boğazını yakan bir yudum aldığı sırada kapı vurulmuştu.
"Girin!" dediğinde sesi çok fazla çıkmış olmalı ki, gelen kişi çekinerek kafasını kapıdan uzattı.
"Gelebilir miyim?"
"Elbette, girsene!" sesinin tonunu hemen düzektmişti.
Sharon, sarı fönlü saçlarını eliyle düzelttikten sonra, vücudunu da içeriye sokarak, kapıyı arkasından yavaşça kapattı.
"Sinirli gibisin?" öfkelendiği doğruydu, ancak bunun dışardan bu kadar fark edileceğini tahmin etmiyordu.
"Yooo, hayır. İyiyim."
"Sahi mi? Öyle sert bir şekilde Girin! dedin ki, korkudan neredeyse geriye dönüyordum."
Sharon'un sempatik tavrı Rick'in gülümsemesini sağladı.
"Hayır, iyiyim gerçekten. Bir şeyim yok! Otursana."
Sharon, düzgün fiziğini saran diz hizasında dar kahverengi elbisesiyle, güçlükle bacak bacak üstüne atarak hemen önündeki koltuğa oturunca, Rick çok beklemeden konuya girdi.
"Bir sorun mu var?"
"Anlayamadım?" Sharon şaşırmıştı.
"Sabahın erken saatinde buraya geldiğine göre, bir sorun olduğunu düşünmüştüm."
"Aslında seni görmeye gelmiştim ama, konuşmamız gereken önemli bir şey de var tabi."
"Seni dinliyorum." dedi Rick ellerini masanın üzerinde birleştirerek.
"Hastanede çalışan Başhekim Roy Madison'u tanıyorsun." Rick başıyla onaylayınca Sharon devam etti.
"Görevinden istifa ediyor ve önümüzdeki hafta işten ayrılıyor."
"İyi ama neden? Emekliliğine az bir zaman kalmıştı diye hatırlıyorum."
"Aslında evet. Ama sanırım daha iyi bir hastaneden teklif almış. Biz de gitmesinde bir sakınca görmüyoruz."
"Anlıyorum" dedi Rick, arkasına yaslanarak.
"Peki bunun benimle ne ilgisi var?"
"Babam, Madison'un yerine senin geçmeni istiyor. Aslında bu haberi sana kokteylden önce kendisi vermek istiyordu ama ben dayanamadım. Bence de bu görev için ideal kişi sensin Rick."
"Nasıl yani?" Rick şaşırmıştı. Profösör Robinson neden oğlu Clark'ın yerine kendisinin bu göreve geçmesini istemişti ki?
"Buna şaşırdım doğrusu. Clark daha doğru bir seçim olmaz mıydı?"
"Babamla bu konuda hem fikiriz. Clark böyle bir sorumluluğun üstesinden gelemeyecek kadar otoritesi zayıf bir adam."
"Hah!" diye sahte bir kahkaha attı Rick. "Bu düşüncenizden Clark'ın haberi var mı peki?"
"Henüz yok!" dedi Sharon, kahverengi gözlerini onunkilere kilitleyerek.
"Ve lütfen şimdilik sen de bir şey söyleme! Resmiyet kazandıktan sonra öğrenir elbet."
Rick, şaşkındı. Fakat şaşkınlığı Sharon'un ona olan dikkatli bakışlarını fark etmeyecek kadar kör etmemişti onu.
"Peki! Nasıl istersen. Başka bir şey yoksa, viziteye çıkmam gerekiyor."
"Ah! Elbette" dedi Sharon samimi bir gülümsemeyle. Yavaşça yerinden doğruluğundan Rick de saygı gereği ona kapıya kadar eşlik etmek istedi. Kapının önüne geldiklerinde Sharon birden arkasını dönüp,
"Seni ilk tebrik eden ben olmak istiyorum" diyerek bir elini yanağına koyduktan sonra uzanıp Rick'i nazikçe dudaklarından öptü.
İşte o sırada kapının vurulmasıyla açılması bir olmuştu. Bir anda Gir! sesini duyduğunu zanneden şaşkın asistanı ve arkasında elinde evrak dosyası ile onlara bakan Samantha ile karşı karşıya kaldılar.