Hastanenin koridorundaki o ağır sessizlik, sadece cihazların ritmik bip sesleriyle bölünüyordu. Timur, odanın içine dolan öğle güneşinden nefret etmişti. Güneş, dışarıdaki hayatın devam ettiğini, insanların yürüdüğünü, koştuğunu ve güldüğünü hatırlatıyordu. O ise bu yatağa, bu sargılara ve en çok da bu çaresizliğe mahkûmdu.
Kapı, personelin her zamanki ürkek tıklayışından farklı, aceleci ve titrek bir şekilde aralandı. Timur, yine bir hemşirenin ilaç getirdiğini sanarak başını çevirmeden konuştu:
"İstemiyorum dedim! Defolun gidin!"
"Abi.. Abicim?"
Bu ses... Timur’un zihnindeki tüm savunma hatlarını bir anda yerle bir eden, çocukluğunun tozlu sokaklarından gelen o ses. Başını ağır ağır kapıya doğru çevirdi. Kapı eşiğinde, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, elleri titreyen Pınar duruyordu. Pınar, onun hayatta kalan tek bağı, annesinin emaneti, beraber yetimlik paylaştığı sırdaşıydı.
Pınar, bir an duraksadı. O karşısındaki dev adamın, kahraman abisinin yatakta bu kadar ufalmış, makineler arasına sıkışmış halini görmek kalbine bir bıçak gibi saplandı. Dudakları titredi, hıçkırığı boğazında düğümlendi.
"Timur abi!" diyerek atıldı Pınar. Odaya adeta bir fırtına gibi girdi ve Timur’un yatağının kenarına diz çöktü.
Timur, önce kasıldı. Sert bakışlarını ona yöneltmeye çalıştı ama Pınar’ın o saf, katıksız acısını görünce bakışları yumuşadı. Pınar, onun sağlam olan sağ eline kapandı, ellerini öpüp başına koydu.
"Abim... Canım abim. Ne hale geldin böyle? Haberi aldığımdan beri nefes alamadım," dedi Pınar, hıçkırıklarının arasından. "Neden beni yanında istemedin? Neden arkadaşın arayana kadar sakladın benden?"
Timur, boğazının düğümlendiğini hissetti. "Pınar... Git buradan. Beni böyle görmeni istemedim," diyebildi sadece. Sesi, az önceki o kükreyen komutanın sesi değil, savunmasız bir adamın hırıltısıydı.
"Gitmem! Asla gitmem!" Pınar başını kaldırıp Timur’un gözlerinin içine baktı. "Sen benim her şeyimsin. Bizim birbirimizden başka kimimiz var bu dünyada? Sen benim dağım değil miydin abi? Şimdi neden beni kendinden mahrum bırakıyorsun?"
Pınar, daha fazla dayanamayarak Timur’un göğsüne yaslandı. Küçük bir kız çocuğu gibi sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. O an, Timur’un haftalardır içinde biriktirdiği o devasa öfke barajı, bir damla gözyaşıyla patladı.
Timur, önce boşlukta kalan sağ elini yavaşça Pınar’ın saçlarına götürdü. Sonra onu kendine doğru çekip sıkıca sarıldı. O an, ne rütbesi kaldı, ne yüzbaşılığı, ne de o sarsılmaz gururu. Sadece acı çeken, terk edilmiş ve yaralanmış bir insan vardı.
Timur’un omuzları sarsılmaya başladı. Önce boğuk bir hıçkırık koptu göğsünden, sonra hıçkıra hıçkıra, bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Yıllardır tuttuğu, dağlarda yuttuğu, Hülya gittiğinde bile içine gömdüğü tüm o birikmişlikler akıp gidiyordu.
"Bitti Pınar... Her şey bitti," diye inledi Timur, Pınar’ın saçlarına yüzünü gömerek. "Yürüyemeyeceğim. O postalları bir daha giyemeyeceğim. Hülya da gitti... Hiç kimsem kalmadı Pınar. Yarım kaldım."
"Ben buradayım abi," dedi Pınar, Timur’un gözyaşlarını elleriyle silerek. "Ben senin ellerin, kolların, ayakların olurum. Kimse gitmedi, ben buradayım. O kadın zaten senin o güzel yüreğini hak etmiyordu. Sen ayağa kalkacaksın. Ben senin ne kadar inatçı olduğunu bilmez miyim? Sen o dağları dize getirdin, bu kazayı atlattın, ayağa da kalkacaksın”
Timur, Pınar’ın bu güçlü inancıyla biraz olsun sakinleşti. Aylardır ilk kez biri ona "komutanım" diye değil, "abi" diye seslenmişti. Bu hitap, onun askeri kimliğinin altındaki insani özü uyandırmıştı.
Bir süre sonra ikisi de sakinleşti. Pınar, Timur’un terini sildi, ona su içirdi. Timur, Pınar’ın varlığıyla o odadaki karanlığın biraz dağıldığını hissediyordu. Pınar’a karşı o sert, huysuz tavırlarını takınması imkansızdı.
"Özür dilerim," dedi Timur, bakışlarını kaçırarak. "Seni korkuttum."
"Sen beni korkutmazsın abi. Sen benim sığınağımsın," dedi Pınar, onun elini sıkıca tutarak. "Ama bir şartım var. Buradaki doktorlara, hemşirelere o 'barut kokulu' yüzünü göstermeyeceksin artık. Onlar sana yardım etmeye çalışıyor. İyileşmen için onlara izin vermelisin."
Timur derin bir iç çekti. "Zor Pınar... Birine muhtaç olmak, birinin bana bakması... Ölümden beter geliyor."
"Değil abi. Bazen düşmek de insan olmanın bir parçasıdır. Önemli olan elini uzatana tutunmak."
O akşam Pınar odada kaldı. Timur, haftalar sonra ilk kez o gece deliksiz ve kabussuz bir uyku uyudu. Pınar’ın varlığı, onun ruhundaki o vahşi hayvanı bir nebze sakinleştirmişti.
Ancak ertesi sabah Pınar, başhekimle yaptığı görüşmeden dönerken Timur’un kapısında durdu. Yanında, elinde bir dosya tutan, yüzünde dünyaya meydan okuyan bir gülümseme taşıyan genç bir kız vardı.
Aylin, elini kapının koluna attığında; içerideki Timur, hayatını kökten değiştirecek o "inatçı" gücün içeri girmek üzere olduğundan habersiz, pencereden dışarı bakıyordu. Pınar sayesinde zırhı gevşemişti ama Aylin’in o zırhı tamamen çıkarması için daha çok ter dökmesi gerekecekti.