Timur iki gün sonra gözlerini açtığında; sadece bacağını değil, tüm dünyasını kaybettiğini sandı. Ancak hayat, en büyük yıkımların içinden en mucizevi başlangıçları doğurmaya hazırlanıyordu.
Timur için karanlık, sadece fiziksel bir ışık yoksunluğu değil; zihninin içinde yankılanan siren sesleri, parçalanan metalin gıcırtısı ve Hülya’nın mektubundaki o keskin cümlelerin birleşimiydi. Gözlerini açtığında gördüğü ilk şey, bembeyaz bir tavan ve genzini yakan o ağır dezenfektan kokusu oldu.
Dünya, üzerine bir beton blok gibi çökmüş gibiydi. Vücudu ona ait değilmiş gibi ağır, zihni ise bulanıktı. İlk refleksi doğrulmak, nerede olduğunu anlamak ve silahına uzanmaktı. Ancak vücuduna hükmetmeye çalıştığı an, sol bacağından yukarı doğru tırmanan, ruhunu dağlayacak kadar keskin bir acıyla sarsıldı.
"Komutanım! Komutanım uyandı!"
Selçuk’un sesini duydu ama bu ses ona çok uzaktan, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi geliyordu. Başını yana çevirdiğinde Selçuk, Serkan ve timinden birkaç askerin başında beklediğini gördü. Hepsinin yüzünde, daha önce hiçbir çatışmada görmediği o kahrolası acıma ifadesi vardı.
"Neredeyim ben?" dedi Timur. Sesi, sanki aylardır konuşmamış gibi çatallı ve yabancıydı.
"Hastanedesiniz komutanım. Kaza yaptınız," dedi Serkan, yatağın kenarına yaklaşarak. "Çok şükür uyandınız. Herkes seferber oldu sizin için."
Timur, üzerindeki beyaz çarşafı hızla çekmeye çalıştı ama sağ eli serum hortumlarına takıldı. Gözleri sol bacağına odaklandığında durdu. Bacağı, karmaşık bir metal mekanizma içinde, sargılar arasında hareketsiz duruyordu. Devasa bir ağırlık, sanki bacağını yatağa çivilemişti.
"Bu ne?" diye sordu, sesi bir fısıltıdan bir gök gürültüsüne dönmek üzereydi. "Bacağım... Neden hissetmiyorum?"
O sırada içeri giren genç bir asistan doktor, elindeki dosyaya bakarak gülümsedi. "Yüzbaşım, uyanmanız harika bir haber. Sol bacağınızdaki hasar çok ciddiydi, uzun bir operasyon geçirdiniz. Şimdilik hissetmemeniz normal, yoğun anestezi ve sinir blokajı var."
Timur, doktorun yüzündeki o profesyonel nezakete nefretle baktı. "Kaldırın şunu," dedi dişlerinin arasından. "Bu demirleri sökün, ayağa kalkacağım."
"Mümkün değil efendim, kemik bütünlüğünüz henüz-"
"Sana ayağa kalkacağım dedim!" Timur, ani bir hamleyle yataktan doğrulmaya çalıştı. Ancak o an, vücudunun dengesi bozuldu ve yaralı bacağından gelen elektrik çarpması gibi bir acı tüm sinir sistemini kilitledi. Acının şiddetiyle yastığa geri düştü, alnında ter damlaları birikti.
"Komutanım, yapmayın! Yalvarırım zorlamayın," diyerek atıldı Selçuk, onu omuzlarından bastırmaya çalışarak.
Timur, Selçuk’un ellerini sertçe itti. "Dokunma bana! Çıkın dışarı! Hepiniz çıkın!"
"Efendim, sadece yardım etmek-"
"Yardım falan istemiyorum!" diye kükredi Timur. Sesi koridorlarda yankılanırken, odadaki camların titrediğini hissettiler. "Beni bu hale siz getirdiniz! Neden kurtardınız lan beni? Neden o arabanın içinde bırakmadınız?"
Bu bir isyandı. Hayatını adadığı, uğruna ölmeyi göze aldığı o kutsal disiplin, yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmıştı. Yüzbaşı Timur Akdağ, hayatında ilk kez aciz kalmıştı ve bu acizlik, onun gururuna kurşundan daha ağır geliyordu.
Askerler ve doktor, Timur’un bu kontrol edilemez hali karşısında çaresizce odayı terk ettiler. Koridorun sessizliğinde Timur, tek başına kaldı. Gözlerini tavana dikti. Zihninde Hülya’nın gidişi ve hemen ardından gelen bu kaza birleşiyordu. Kader, sanki onunla alay ediyordu. Önce yuvası dağılmış, sonra da sığındığı tek kale olan bedeni kuşatılmıştı.
Öğle saatlerinde bir görevli, yemek tepsisiyle odaya girdi.
"Yüzbaşım, biraz bir şeyler yemeniz lazım, ilaçlarınızı verecekler."
Timur, kadına bakmadı bile. "Al o tepsiyi ve git. Aç değilim."
"Ama efendim, vücudunuzun toparlanması için-"
Timur, sağlam olan sağ eliyle komodinin üzerindeki su bardağını kaptığı gibi karşı duvara fırlattı. Camın parçalanma sesiyle hemşire çığlık atarak geri çekildi. "Bana emir vermeyi kesin! Hepiniz... Hepiniz benden bir parça koparmaya gelmiş akbabalar gibisiniz. Defolun diyorum!"
Odada yalnız kaldığında, sessizce ağlamak istedi ama gözpınarları kurumuş gibiydi. Onun yerine, sağlam eliyle yatağın yanındaki demir korkuluğu o kadar sert sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Bir aslanın kafese kapatılması gibiydi bu. O, dağların efendisi, stratejilerin dehası, şimdi bir sürgüye, bir ördek şişesine, bir hemşirenin yardımına muhtaçtı.
Akşamüzeri Selçuk tekrar odaya girdi. Bu kez yanında kimse yoktu. Timur’un öfkesini biliyordu, bu öfkenin altındaki o derin yarayı da... Sessizce bir sandalyeye oturdu.
"Hala buradasın," dedi Timur, sesi bu kez daha soğuk ama daha yorgundu.
"Siz beni kaç pusudan sırtınızda çıkardınız komutanım. Şimdi ben iki bağırdınız diye sizi burada mı bırakacağım?" dedi Selçuk, hafif bir gülümsemeyle.
Timur başını çevirdi. "Selçuk... Ben bittim. O doktorun gözlerindeki bakışı gördüm. Bir daha yürüyemeyeceğim, değil mi? O postalları bir daha giyemeyeceğim."
Selçuk yutkundu. Boğazına bir düğüm oturdu ama belli etmedi. "Doktorlar her zaman en kötüsünü söyler. Siz Timur Akdağ’sınız. Biz sizinle ne imkansızları başardık."
"İmkansız, dağdadır Selçuk. Hastane odasında değil," dedi Timur, sesi titreyerek. "Hülya haklıymış... Ben sadece bir detaymışım. Şimdi o detay silindi. Kimsem yok. Bir bacağım bile yok."
"Biz varız komutanım. Timiniz burada. Kapıda nöbet tutuyorlar."
"Gitsinler! Onlara söyle, bir daha buraya gelmesinler. Beni böyle görmelerini istemiyorum. Gidin ve sağlam bir komutan bulun kendinize. Ben artık sizin yüzbaşınız değilim."
O gece Timur, hastane personelinin tüm çabalarını reddetti. Ne serum takılmasına izin verdi, ne de ilaçlarını içti. Kendini cezalandırıyordu. Vücuduna olan öfkesi, dünyaya olan nefretine karışmıştı. Gece yarısı gelen nöbetçi doktoru odadan kovarken sarf ettiği galiz küfürler, hastane yönetimini bile ayağa kaldırmıştı.
"O adam bir canavar," diye fısıldıyordu hemşireler istasyonda. "Kahraman mahraman ama tam bir huysuz ihtiyar gibi davranıyor. Kimse yanına yaklaşamıyor."
Timur ise karanlığın içinde, sol bacağındaki o hayalet ağrıyla savaşıyordu. Orada olmayan bir bacağın sızlaması, ruhunda olmayan bir kadının özlemiyle aynıydı. Kapısı kapalı, kalbi mühürlüydü.
Ertesi sabah başhekimin odasında bir toplantı yapıldı. "Yüzbaşı Timur Akdağ, tedaviyi reddediyor. Agresif tavırları personeli korkutuyor. Eğer böyle devam ederse fiziksel yıkımı kalıcı olacak. Ona sabırla, inatla ve korkmadan yaklaşacak birine ihtiyacımız var."
Başhekim, masasının üzerindeki dosyaların arasından birini seçti. Genç, gülümseyen bir fotoğrafın olduğu dosya: Aylin Erdem.
"Aylin’i gönderin," dedi başhekim. "Dosyası, okul başarısı ve diğer detaylar hepsi çok parlak. Bu çalışma hevesi ve azmiyle mevcut sorunu çözecektir."
Timur ise o sırada odasında, pencereden dışarıdaki hayatın akışına bakıyor ve içinden bir daha asla o hayatın parçası olamayacağını düşünerek kendine olan nefretini büyütüyordu. Bilmiyordu ki, birkaç saat sonra o kapı tıklandığında, hayatı sadece bir fizyoterapistle değil, bir mucizeyle tanışacaktı. Ama o an için tek istediği, herkesin onu kendi karanlığında bırakmasıydı.