5- Sessiz İttifak

1215 Words
Mardin Devlet Hastanesi’nin koridorları, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte her zamanki telaşına bürünmüştü. Ancak fizik tedavi servisinin sonundaki o sessiz köşe, diğer yerlerden çok daha ağır bir enerji taşıyordu. Pınar, abisinin odasından sessizce çıkıp kapıyı kapattığında, sırtını duvara yaslayarak derin bir nefes aldı. Gözaltları morarmış, yorgunluktan omuzları çökmüştü. Tam o sırada, elinde bir rehabilitasyon dosyasıyla kendisine doğru yaklaşan genç kadını fark etti. Beyaz önlüğü, sıkıca toplanmış koyu renk saçları ve en önemlisi, boğucu hastane ortamına inat ışık saçan ela gözleriyle Aylin Erdem karşısındaydı. "Pınar Hanım?" dedi Aylin, sesi yumuşak ama güven vericiydi. "Ben Aylin. Abinizin fizik tedavi sürecini ben yöneteceğim. Sizinle biraz konuşabilir miyiz?" Pınar, karşısındaki bu genç kızı süzdü. Çok genç, neredeyse bir çocuk gibi görünüyordu. Bu narin kız, abimin o fırtınalı öfkesiyle nasıl başa çıkacak? diye geçirdi içinden. Ama Aylin’in bakışlarındaki o belirgin kararlılık, Pınar’ın şüphelerini bir nebze olsun dağıttı. Kafeteryanın sakin bir köşesine geçtiler. Önlerindeki iki bardak çaydan yükselen duman, aralarındaki buzları eritmek ister gibi havaya karışıyordu. "Abim... Onu sadece bir hasta olarak görmeyin Aylin Hanım," diye başladı Pınar, elleriyle çay bardağını sıkıca kavrayarak. "O, hayatı boyunca kimseye yük olmamış bir adam. Huysuzlukları sizi korkutmasın, özünde çok merhametli ve saygılı biridir. Annemiz ve babamız elektrik kontağından çıkan yangında öldüğünde abim harp akademisinden yeni mezun olmuş bir teğmendi. Bense 16 yaşında bir liseli çocuktum. Benim hem abim, hem babam, hem de koruyucum oldu. Omuzlarında hep dünyanın yükü vardı ama bir gün bile 'yoruldum' demedi." Aylin, not defterini bir kenara bırakıp Pınar’ı can kulağıyla dinlemeye başladı. Bir hastanın tıbbi geçmişinden ziyade, ruhunun haritasına ihtiyacı vardı. "Onun için yürüyememek, sadece bir fiziksel engel değil," diye devam etti Pınar, sesi titreyerek. "Bu onun haysiyeti. Timur abim için postalları, üniforması ve o dik duruşu onun varlık sebebi. Şimdi birine muhtaç olduğunu hissetmek, ona kurşun yemekten daha ağır geliyor. Bu yüzden bu kadar hırçın, bu yüzden bu kadar kırıcı." Aylin, Pınar’ın gözlerindeki o saf sevgiyi gördüğünde boğazı düğümlendi. Kendi kimsesizliğini hatırladı; arkasında böyle bir dağ gibi duracak kimsesi olmamıştı. Belki de bu yüzden Timur’u daha iyi anlıyordu. "Beni yanlış anlamazsanız bir soru daha sorabilir miyim? Peki ya özel hayatı?" diye sordu Aylin, çekinerek. "Kendini bu kadar kapatmasının başka bir sebebi olmalı. Sadece mesleki bir kaygı bu kadar büyük bir karanlık yaratmaz." Pınar derin bir iç çekti. "Hülya..." dedi, ismi söylerken bile yüzü asılarak. "Abimin tek zaafıydı. Onu o kadar çok sevdi ki, onun memnuniyetsizliklerini, şımarıklıklarını hep idare etti, tüm isteklerini yerine getirdi. O kadını başında taç gibi taşıdı. Ama o hanımefendi, abimi en zayıf anında, tam o kaza öncesi terk etti ve boşandılar. Abim şu an sadece bacağını değil, insanlara olan tüm güvenini kaybetti. Kalbini öyle bir kilitledi ki, anahtarını nereye attığını kendisi bile bilmiyor." Aylin, duyduklarını zihninde birleştiriyordu. Karşısında sadece yaralı bir asker değil, ihanete uğramış bir yürek vardı. "Bana bir ipucu verin Pınar Hanım," dedi Aylin, sandalyesinde öne doğru eğilerek. "Ona nasıl ulaşabilirim? O duvarı nasıl aşarım?" Pınar, hafifçe gülümsedi. "Onunla asla bir hasta gibi konuşmayın. Emir almaktan nefret eder ama dürüstlüğe boyun eğer. Eğer ona acıdığınızı hissederse sizi o odadan kovması on saniyesini almaz. Ama ona inanır, onun o meşhur inadına kendi inadınızla karşılık verirseniz... İşte o zaman durup size bakacaktır." Pınar, Aylin’in elini tuttu. "Timur abim bir aslan gibidir. Yaralıyken daha çok kükrer ama aslında canı yanıyordur. Ona şefkat göstermeyin, ona meydan okuyun. Çünkü o, meydan okunmaya alışık bir savaşçı." Aylin başıyla onayladı. Artık stratejisi belliydi. Timur Akdağ’a "geçmiş olsun" demeyecekti. Ona "ayağa kalk" diyecekti. "Size güveniyorum Aylin Hanım," dedi Pınar, vedalaşırken. "Devletin şerefli bir subayı, bir kadının bencilliği ve bir talihsiz kaza yüzünden yok olup gidemez. Onu bize geri verin." Aylin, Pınar’ın yanından ayrılıp fizik tedavi salonuna doğru yürürken kalbinin hızla çarptığını hissetti. Bu, hayatının en zor göreviydi. Bir yandan kendi kimsesizliğinden gelen o devlete ve onun askerine duyduğu minnet borcu, diğer yandan karşısındaki o zorlu adamın yıkıcı öfkesi... Cebinden kalemini ve notlarını çıkardı. Aylin için bu sadece bir tedavi süreci değil, bir onur mücadelesiydi. O koridoru geçerken kendi kendine fısıldadı: "Seni o yataktan kaldıracağım Timur Akdağ. İstersen benden nefret et, istersen her gün odadan kov. Ama o kapıdan o postallarla çıkacaksın." Aylin, derin bir nefes alıp üstünü başını düzeltti. Yüzüne, en kararlı ve hayat dolu gülümsemesini yerleştirdi. Pınar’ın dediklerini aklının bir köşesine yazmıştı: Acıma, meydan oku. Yarın, herkes için büyük gün olacaktı. Mesai sonrası evine döndüğünde de aklında da yalnızca bu konu dönüp durdu. Gece yatağa girdiğinde, kendisini bekleyen fırtınaya zihnen kendini hazırlamaya başladı ve çok geçmeden uykuya daldı. Timur için geceler, gündüzlerden çok daha acımasızdı. Hastane koridorlarındaki ayak sesleri çekildiğinde, makinelerin o ruhsuz bip sesleri duvarlarda yankılanmaya başladığında, Timur kendi zihninin mahkemesinde sanık sandalyesine otururdu. O gece de farklı değildi. Pencereden sızan cılız sokak lambası ışığı, içsel sorgulamalar için gerekli zemini oluşturuyordu. Zihninin bir köşesinde, hala o zehirli umudu besliyordu. Hülya... Gitmişti, evet. "Bitti" demişti. Ama Timur, onun bu kadar merhametsiz olabileceğine inanmak istemiyordu. “Belki kazayı duyunca pişman olmuştur,” diye fısıldıyordu içindeki o zayıf ses. “Belki şu an hastanenin kapısındadır, içeri girmeye cesaret edemiyordur. Belki o da benim gibi perişandır.” Elini güçlükle komodine uzattı, telefonunu aldı. Ekran karaydı. Ne bir arama, ne bir mesaj... Pınar’ın söyleyemediklerini, Selçuk’un kaçırdığı bakışları biliyordu. Hülya’nın "gelmeyeceğim" dediğini hissetmesine rağmen, kalbi bu gerçeği bir mermi gibi göğsünde taşımayı reddediyordu. Onun şımarıklıklarını, bitmek bilmeyen isteklerini bile özlemişti. Yeter ki kapı açılsın, o tanıdık parfüm kokusu odayı doldursun ve Hülya desin ki; "Hepsi bir kabustu Timur, yanındayım." Ancak saatler ilerledikçe, o sessizlik Timur’un ruhunu bir mengene gibi sıkmaya başladı. Beklediği her saniye, kalbindeki o zayıf umudu öldürüp yerine katı, koyu bir nefret bırakıyordu. Hülya gelmedikçe, Timur sadece ona değil, dünyaya, kadere ve hatta kendi sağlam bacağına bile düşman oluyordu. "Ben bu adamı mı sevdim?" demişti bir keresinde Hülya. "Seninle bir akşam yemeği bile yiyemiyoruz, hep o telsiz sesi, hep o operasyon haberleri! Bunun için mi evlendim ben?" Timur şimdi o telsiz sesini, o dağların ayazını özlüyordu. Çünkü orada düşman belliydi; karşı cephedeydi ve namlunun ucundaydı. Ama şimdi düşman kendi odasındaydı, kendi yatağındaydı. Terk edilmişlik ve sanki hiç var olmamış gibi böylesi bir unutuluş, sargılı bacağından daha çok acı veriyordu. "Yazıklar olsun," diye fısıldadı karanlığa. "Sana harcadığım her saniyeye, senin için feda ettiğim her nefese yazıklar olsun." Bu kabulleniş, Timur’u daha da keskinleştirdi. Bir elmasın işlenmesi gibi değil, bir demirin hırsla dövülmesi gibi sertleşiyordu. Eğer Hülya gelmiyorsa, eğer bu devletin şerefli yüzbaşısı bir yatağa mahkûm kalıyorsa, o zaman kimsenin ona yaklaşmasına gerek yoktu. Şefkat, onun için artık bir zayıflıktı. Yardım, bir hakaretti. Yatağın içinde hafifçe doğrulmaya çalıştı. Sol bacağındaki o hayalet ağrı, sanki ona ihanet eden herkesin toplamı gibi sızladı. O an, zihnindeki o kapıyı bir kez daha kilitledi. Hülya’nın hayalini o kapının arkasına hapsetti. Anahtarı ise az önce döktüğü o sessiz, yakıcı gözyaşlarıyla beraber toprağa gömdü. "Bundan sonra," diye düşündü Timur, bakışları odaya vuran gölgelerde sertleşirken. "Kimse canımı yakamayacak. Çünkü kimsenin canımın yakınına gelmesine izin vermeyeceğim. Ben Timur Akdağ’ım. Tek başıma ayakta kaldım, tek başıma savaştım, tek başıma öleceğim." Kendi acizliğiyle yüzleşmek yerine, o acizliği bir silaha dönüştürmeye karar verdi. Huysuzluğu, öfkesi ve insanlara olan mesafesi artık onun yeni üniformasıydı. Yarın o kapıdan kim girerse girsin, karşısında bir hasta değil, yaralanmış ama hala eline geçirdiğini parçalamaya hazır bir aslan bulacaktı. Timur, bu zifiri karanlık gecenin sonunda kalbini tamamen buzla kaplamış bir halde uykusuzluğa teslim oldu. O, herkesi kendinden uzaklaştıracağını sanıyordu ama karşısına çıkacak olan inançlı kızın, buzları eritecek kadar sıcak bir inatla geleceğinden henüz bihaberdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD