Hastanenin koridorundaki saat sabahın dokuzunu gösterirken, 402 numaralı odanın kapısında ağır, metalik bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Personel o kapının önünden geçerken adımlarını hızlandırıyor, içeriden yükselecek bir kükremeye maruz kalmamak için nefeslerini tutuyordu. Timur, dün gece kendi ruhunu karanlığa gömmüş, etrafına görünmez ama aşılması imkansız duvarlar örmüştü.
Aylin, kapının önünde durdu. Elindeki mavi dosyayı göğsüne bastırırken derin bir nefes aldı. Pınar’ın söyledikleri, başhekimin uyarıları ve kulağına çalınan "canavar" dedikoduları zihninde birleşiyordu. Ama Aylin için Timur bir canavar değil, sadece evi yanmış ve o enkazın altında kalmış bir adamdı. Üstünü başını düzeltti, yüzüne canlı ve biraz da meydan okuyan bir gülümseme yerleştirdi.
Kapıyı tıklatmadı. Pınar’ın dediği gibi: Ona bir hasta gibi değil, bir savaşçı gibi yaklaş. Kapıyı kararlı bir hamleyle açtı ve içeri girdi.
Odanın perdeleri sonuna kadar çekiliydi. İçerisi ağır bir ter, ilaç ve hayal kırıklığı kokuyordu. Timur, yatağında dikleşmeye çalışmış, bakışlarını duvarda asılı duran saate dikmişti. Kapının açılmasıyla birlikte bakışlarını hızla o yöne çevirdi. Gözlerindeki o çiğ öfke, Aylin’in genç yüzüne çarptı.
"Sana kapıyı çalmadan girmemeni kimse öğretmedi mi?" diye gürledi Timur. Sesi, bir haftalık uykusuzluğun ve sigarasızlığın etkisiyle pürüzlü ve ürkütücüydü.
Aylin geri adım atmadı. Aksine, odanın ortasına kadar yürüyüp elindeki dosyayı komodinin üzerine "pat" diye bıraktı.
"Öğrettiler ama siz cevap vermeyecektiniz, ben de kapıda yaşlanacaktım. Devletin vaktini boşa harcamaya hakkım yok, Yüzbaşım."
Timur şaşırmıştı. Genelde hemşireler onun sesini duyduğunda özür diler ve kaçardı. Bu kız ise karşısında dikilmiş, gözlerinin içine bakıyordu.
"Kimsin sen? Çık dışarı."
"Ben Fizyoterapist Aylin Erdem. Bugünden itibaren sizin en büyük kabusunuz ya da en iyi dostunuzum. Hangisini seçeceğiniz size bağlı."
Aylin, hızlı adımlarla pencereye yöneldi ve tek hamlede perdeleri ardına kadar açtı. Odaya dolan keskin sabah güneşi, Timur’un gözlerini kamaştırdı.
"Kapat şu perdeleri! Sana dışarı çıkmanı söyledim!" Timur, sağlam eliyle yatağın kenarındaki su bardağına uzandı.
"O bardağı bana fırlatırsanız," dedi Aylin, arkasını dönmeden sakin bir sesle. "Kırılan camları toplamak zorunda kalırım ve bu da tedavi süremizden çalar. Yazık olur. Yüzbaşım, ben ne gürültüden korkarım ne de öfkeden. Boşuna mermi harcamayın."
Timur, elini bardağın üzerinden çekti. Bu kızın dilindeki o keskinlik, sanki tanıdık bir askeri disiplinden geliyordu.
"Bana bak çocuk... Ben bittim. O doktorlar sana söylemedi mi? Benim bacağım artık bir demir yığınından ibaret. Bir daha yürüyemeyecek bir adamla vaktini harcama. Git, iyileşecek birini bul."
Aylin, yatağın ayakucuna geçti ve Timur’un o metal aparatlarla sarılı, cansız duran sol bacağına baktı. Bakışlarında en ufak bir acıma emaresi yoktu.
"Doktorlar tıbbi verilere bakar, ben ise iradeye bakarım. Ve şu an karşımda iradesini bir trafik kazasına teslim etmiş, mağlup bir adam görüyorum. Bu adam mıydı Mardin dağlarında destan yazan? Eğer buysa, evet, haklısınız, gidişim daha iyi olur."
Timur, yatağın içinde adeta şahlandı. Acıyla yüzünü buruşturdu ama öfkesi acısının önündeydi.
"Sen benim hakkımda ne biliyorsun da konuşuyorsun? Sen kimsin ki benim irademi sorguluyorsun?"
Aylin, dosyayı açtı ve içinden bir kağıt çıkardı.
"İstatistikleri biliyorum. Sol bacakta üç parçalı kırık, sinir hasarı ve kas atrofisi başlangıcı. Ama bir de şunu biliyorum: Sizin o postalları tekrar giymeniz için gereken tek şey, benliğinizdeki o inat ve azimdir. Ben sizi ayağa kaldıracağım Timur Bey. İsterseniz her gün bana küfredin, isterseniz odadan kovun. Her sabah saat dokuzda bu kapı açılacak."
"Asla," dedi Timur, dişlerini sıkarak. "Buna izin vermeyeceğim."
"İzin istemiyorum, görevimi yapıyorum," dedi Aylin, profesyonel bir tonda. "Şimdi planı anlatayım. İlk hafta sadece pasif egzersizlerle başlayacağız. Sinir iletimini uyarmamız lazım. Sonraki hafta sizi o yataktan indireceğiz."
Timur acı bir kahkaha attı. "Yataktan indirmek mi? Ben parmaklarımı bile kıpırdatamıyorum, sen neyden bahsediyorsun?"
Aylin, yatağa bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldığında, Timur onun gözlerindeki o saf inancı gördü.
"Kıpırdatamayacaksınız. Ben kıpırdatacağım. Canınız yanacak, benden nefret edeceksiniz, belki ağlayacaksınız. Ama o kaslar tekrar canlanacak. Çünkü siz bir subaysınız. Sizin bu millete, bu orduya ve kendinize borcunuz var. Ben de o borcu tahsil etmeye geldim."
Timur, Aylin’in bu geri adım atmayan duruşu karşısında ilk kez sessiz kaldı. Bu kızda farklı bir şey vardı. Hülya gibi şımarık değil, Pınar gibi sadece şefkatli değildi. Bir asker gibi kararlı, bir öğretmen gibi otoriterdi.
"Neden?" diye sordu Timur, sesi bu kez daha az öfkeliydi. "Neden bu kadar ısrarcısın? Beni tanımıyorsun bile."
Aylin’in yüzündeki gülümseme ilk kez yerini hüzünlü bir ciddiyete bıraktı. "Çünkü ben ailemi, her şeyimi bu devlet sayesinde kazandım. Siz o dağlarda bizim için nöbet tutarken, ben okulda huzurla ders çalışabiliyordum. Şimdi sıra bende. Sizin nöbetiniz bitmedi Yüzbaşım, sadece yeri değişti. Şimdi kendi bedeniniz için nöbet tutacaksınız. Ve ben sizin nöbet arkadaşınızım."
Aylin, Timur’un bir şey demesine fırsat vermeden yorganı kenara çekti. Sağlam eliyle Timur’un sol ayağını kavradı. Timur, o an bir elektrik çarpması gibi irkildi. Hissetmiyordu ama birinin ona bu kadar doğrudan müdahale etmesi, savunma mekanizmalarını ayağa kaldırmıştı.
"Bırak!"
"Hayır," dedi Aylin, gözlerini Timur’un gözlerine dikerek. "Şimdi, sadece izleyin. Hissetmeye çalışmayın, sadece kaslarınızın hareket ettiğini görün. Zihninizde o yolu tekrar inşa edeceğiz."
Aylin, Timur’un ayağını yavaşça esnetmeye başladı. Timur, alnından süzülen teri fark etmedi bile. O kadar yoğun bir nefret ve dirençle bakıyordu ki Aylin’e, odadaki hava sanki yüksek gerilim hattına dönüşmüştü. Fakat Aylin durmadı. Sabırla, santim santim o ölü kasları uyardı.
On beş dakikalık bu kısa seans bittiğinde, Aylin ter içinde kalmıştı ama pes etmemişti. Doğruldu, önlüğünü düzeltti.
"Bugünlük bu kadar. Yarın saat dokuzda yine buradayım. Ve umarım o zamana kadar o 'bitti' kelimesini lügatınızdan çıkarırsınız. Çünkü ben duymuyorum."
Aylin, dosyayı koltuğunun altına alıp kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Timur arkasından seslendi:
"Hey! Fizyoterapist!"
Aylin durdu, başını hafifçe çevirdi.
"Yarın kapıyı çal. Yoksa o bardağı gerçekten fırlatırım."
Aylin’in dudaklarının kenarında zafer dolu, minik bir gülümseme belirdi.
"Çalacağım Yüzbaşım. Ama açmazsanız, yine çalmadan girerim. İyi dinlenmeler."
Aylin kapıyı kapattığında, Timur yatağında öylece kalakaldı. Pencereden giren güneş ışığı hala odayı aydınlatıyordu. Sol bacağında hala hiçbir his yoktu ama zihninde, Aylin’in sesi yankılanıyordu: "Sizin nöbetiniz bitmedi."
Timur, o gece ilk kez Hülya’yı düşünmeden, sadece yarın saat dokuzda o kapıdan girecek olan o "inatçı" kızı düşünerek tavanı izledi. Bir savaş başlamıştı ama bu kez düşmanla değil, kendi kaderiyle mücadele edecekti. Ve Aylin, o savaşta Timur'un en büyük müttefiki olmaya kararlıydı.