Alin’in silahı Aras’a doğrulduğunda, odanın içindeki her nefes birden “fazla” geldi. Sanki hava bile suçluymuş gibi. Seyhan’ın sesi, sanki duvarlardan değil de Alin’in kafatasının içinden çıkıyordu: “Şimdi.” Alin’in parmağı tetiğe yaklaştı. Aras kıpırdamadı. Duru bir adım attı— ama Aras’ın bakışı onu durdurdu. Bu bakış “hayır” demiyordu sadece. Bu bakış, “eğer araya girersen ölürsün” diyordu. Duru dondu. Ekin yerdeydi. Göğsünden vurulmuş, kanı ince bir çizgi gibi taş zemine yayılıyordu. Gözleri yarı açık, dudakları hâlâ kıpırdıyordu ama ses çıkmıyordu. Aras’ın beyninde iki görüntü üst üste bindi: Alin’in bir gün önce gülüşü… Alin’in şimdi boş bakan gözleri… Aras’ın içinden geçen tek gerçek cümle şuydu: Bu Alin değil. Bu, Alin’in içine konmuş bir bıçak. Aras, yavaşça iki el

