Alin’in göz kapakları ağırlaştığında, üssün ışıkları ona uzak bir yerden vuruyordu. Sanki bir tavan değil de… suyun yüzeyi vardı üstünde. Ve o su her an kapanacaktı. Aras onu kucağında taşırken, adımları netti ama içi paramparçaydı. Vücudundaki yara, bir sızı değil— bir uyarı gibiydi: Bir şeyi kaçırıyorsun. Ama Aras’ın zihni tek bir şeye kilitlenmişti: Alin’in kolundaki siyah hançer damgası. Ve iğnenin üstündeki o kelime: BORÇ. Ekin, tıbbi çantayı açmış, iğnenin ucunu hızla plastik bir kapsüle yerleştiriyordu. Parmakları titremiyordu— ama gözleri titriyordu. “Bunu çözmem lazım,” dedi dişlerinin arasından. “Şimdi.” Serhat, tıbbi bölümdeki monitörleri açmış, Alin’i sedyeye yatırmalarına yardım ediyordu. Arda, Duru’nun yarasını kontrol ederken hâlâ arkasını kolluyordu. Kerem i

