03:55 – Viraj Kanyonu Yakınları
Soğuk…
Bu coğrafyanın sabahı bile silah gibiydi; ilk temasta titretiyordu insanı.
Ama ben titreyecek kadar kırılmamıştım.
Artık değildi
Düdük sesiyle irkilmiştik
Her sabah gibi ama yine de…
Tuncay çadırdan çıkınca, o sessizliği ilk delen hep o oluyordu
Benim timim bile onun adım sesine refleks geliştiriyordu artık.
Sanki bot sesiyle bile emir veriyordu.
Bense…
Ben çoktan alıştım o botların yankısına.
Ama bu alışkanlık…
Bir mesafeden mi, bir alışverişten mi, yoksa bir özlemden mi doğdu…
Bilmiyordum.
Sıralandığımızda
Ben öne geçtim.
“Sağ ayak… SOL!”
Dilimle değil, göğsümle bağırdım.
Ve tim harekete geçti.
Ardımızdan toprak kalktı.
Hava kuru ama toprağın dili ıslak gibiydi.
Koştuk.
O sırada vuralın sesi aldı götürdü bizi:
“Biz dağlara atarız pusuyu,
Mehmetçik’in silinir uykusu…"
Hep bir ağızdan söyledik.
Dağlara çarptı sesimiz.
Uyuyan taşları uyandırdık.
“Çatmaz kaşını, siler terini,
Vatan der, geçer dağın içini…”
Tuncay en arkada, elleri arkasında, gözleri ileriye sabitlenmişti.
Ama bir an göz göze geldik.
O, bir saniyeliğine bana bakarken ben saatlerce bakmışım gibi hissettim.
Sanki gözleriyle “unutma, biz kardeş bile olmadık” der gibiydi.
Sustum.
“Yana kaç!
Ters dön!
DİZ ÇÖK!”
Emirlerim havada çatırdadı.
Ve sonra yeniden marş sardı sabahı:
“Gökten yağmur değil kurşun yağsa,
Mehmetçik dönmez geri asla…”
Toprağa bastık, yere yattık, kalktık.
Bir yılan gibi süzüldük.
Bir kaya gibi kalktık.
Ve sonunda tekrar sesimle haykırdım:
“KOLLARI AÇ!”
“SON KEZ KOŞ!”
Koştular.
Ben de koştum.
Ama aklım…
Koşmuyordu.
Bir şeyde takılı kaldı.
Tuncay’ın gözlerinde.
O çatık kaşlarının ardında saklanan bir şey vardı
“Sen hep herkesi koruyorsun…
Ama kendini hiç kurtarmıyorsun Tuncay…”
Diye mırıldandım kendi kendime
…
– Sessiz Çatışma –
04:20 – Üs arkası, kayalık alan
Spordan sonra tim dağılmıştı.
Bazısı botlarını çözüyor, bazısı silahlarını kontrol ediyordu.
Ben, pusluk taşların arkasında eğilip nefesleniyordum.
Ama o geldi.
Sessizdi.
Ama varlığı gürültüydü.
Tuncay.
Yüzüne bakmadım, botlarına baktım.
Temiz, yıpranmış, ama hiç eğrilmemiş.
“Komutanım,” dedim, kalkarken.
Sesi çıkmadı.
Kafasını azıcık eğdi.
Sonra sırtını kayalığa verdi.
Sessizlik çöktü.
Ama o sessizlik artık tanıdıktı.
Tuncay konuşmuyorsa, bu bir şeylerin dolduğunu gösterirdi.
“Bana bir şey mi söylemek istediniz?”
Benim ne diyeceğimi biliyormuş gibi kaşlarını çattı Sertçe
“Benim tek bir kardeşim var.”
dedi.
Sesi kısık, ama içi fırtınaydı.
“O da Nazen.”
Kalbim durdu sanki.
Nazen.
Hâlâ…
“Ben...”
Sustum.
Bir adım atmadım.
Kıpırdamadım.
Sadece yutkundum.
“Senin o çocukla arandaki şeyi de gördüm,” dedi.
Damarıma basmıştı
Öylece buz gibi söylüyordu birde
“Senin gözlerin bazen benzemiyor. Soğuk. Kimi zaman buz gibi. Ama biri onları eritiyor gibi… O çocuk. Rona.”
“Ben emirleri uyguluyorum, komutanım,” dedim.
Sözlerim askeriydi ama sesim insanîydi.
Bunu o da fark etmişti
Omuzlarını gerdi.
Sesi biraz daha çatladı:
“Beni anlamak zorunda değilsin, Seyde.
Ben bu hayatta sadece iki kişiyi sevdim.
Biri öldü.
Biri yaşıyor ama içinden ölü gibi geçiyor.”
Durdu.
Benim gözümün içine baktı.
İlk kez.
Gerçekten.
“Ve bir gün… senin de içinde biri ölecek.
Benim gibi susarsan.”
“Ben konuşmak istemiyorum,” dedim.
Sesim kırıktı.
Korktuğum şey, onun beni anladığıydı.
Ve anlıyordu.
“İşte o zaman tam asker oluyorsun,” dedi.
“Duygusuz, sessiz, sağlam… ama mezar gibi.”
Bana kendinden bahsediyordu alttan alttan
Bir adım atıp arkasını döndü.
“Tim yirmi dakika sonra toplanacak. Şafakta çıkıyoruz. Hedef tepenin güneybatı hattı.”
Ben kala kaldım.
Elim, belimdeki silaha gitti ama parmaklarım donuktu.
Ne o gitmişti…
Ne de ben kalmıştım.
Sadece aramızda rütbeler vardı.
Ve asla söylenmeyecek şeylerde.
---
(İlahi bakış açısı)
12:30 – Geri çekilme sonrası, Geçici Üs Noktası / Viraj Kampı
Timin botları hâlâ çamur içindeydi.
Bazılarının gözleri kan çanağına dönmüştü.
Herkes sessizdi.
Çatışmadan yeni dönmüş ama sanki içlerinden biri hâlâ kayıptı.
Rona çadırda dinleniyordu.
Seyde ise harita masasına oturmuş, karşısında ayakta dikilen Tuncay’ı izliyordu.
Tuncay kısa ama net konuştu:
“Geçit dar alandı.
Karşıt birlik geri çekildiğinde Rona’yı sakladıkları geçiş noktasını dinleme cihazları sayesinde tespit ettik.
Tim dağılmadığı, herkes görevini yaptığı için kız sağ çıktı.”
Herkes başını salladı.
Bir iki onay sesi duyuldu.
Seyde gözlerini Tuncay’a dikti.
Tuncay ise hâlâ haritaya bakıyordu.
“Zayıf halka sensin diyenlere cevabı sen verdin, Üsteğmen,” dedi.
Ama sesi çok düşük bir perdeden çıkmıştı.
Neredeyse fısıltı gibiydi.
Seyde ne dediğini tam anlayamamıştı.
Gözlerini kıstı.
“Ama–” diyecekti, Tuncay haritayı katladı.
Göz göze gelmeden:
“Kimse sana ‘zayıf halka’ diyemez…
Çünkü bir zincir ancak en sağlam halkası kadar görünmez olur.”
Sonra yürüdü.
Arkasına bakmadan, çadırdan çıktı.
Seyde bir an dona kaldı.
O cümleyi kafasında çevirdi birkaç kez.
“Bir zincir, en sağlam halkası kadar görünmez olur…”
İlk başta bir emir gibi gelmişti, belki bir komutan teşekkürü…
Ama sonra…
Yavaşça fark etti.
Tuncay, onun en görünmeyen parça olduğunu söylüyordu.
Ama en sağlamı…
Bu, onun tarzında “Sana güveniyorum,” demekti.
Hatta… belki de “Yanımda olmanı istiyorum.”
Seyde başını eğdi.
İçinden bir cümle geçti:
“Senin gibi adamlar sevdiğini bağırarak söylemez.
Ama bir gün o sessizliğe düşersen…
İçinden hep onun sesi gelir.”
---
Her Şeyin Başladığı Yer
06:15 — KARAKOL ÇIKIŞI, SINIR BÖLGESİ
Rona yanımdaydı.
Öylece tutmuştu parmağımı.
Bir çocuğun, bir askerin elini tutuşuydu bu.
Sanki dünyaya karşı tek kalkanı benmişim gibi.
Bakıp bakıp gülümsüyordu.
Küçük ayıcığı hâlâ elinde.
Tuncay’ın yanından geçerken azıcık daha sıkı tuttu beni.
O ise hiç bakmadı.
Tim hazırdı.
Brifing verilmişti.
Tetikteydik.
Ve ben…
Bir çocuğun elinden tutarken aynı anda operasyona çıkmaya hazırlanıyordum.
Tuhaf bir çelişkiydi bu:
Hayatla ölüm arasındaki o an.
Tuncay geldi, bir şey demeden önüme geçti.
Sadece göz ucuyla bana baktı.
Yüzü yine o taş gibi ifadede.
Ama ben öğrendim artık…
Onun sessizliği, en yüksek sesle bağırdığı andı.
“Rona içeride kalsın,” dedi kısaca.
“Karakolda. Güvenli odada. Ayıcığıyla birlikte. Bir saat sürecek.”
Başımı salladım.
Eğildim, Rona’nın alnına bir buse kondurdum.
Gülümsedi.
Sadece çocuklar gibi değil…
İnanmış bir mümin gibi.
“Döndüğümüzde dondurma yiyeceğiz, tamam mı?” dedim.
Küçük başını evet anlamında salladı.
Ayıcığını daha da sıkı tuttu.
“Ben seni burada bekleyeceğim,” dedi.
Ve işte…
O cümle içime çivilendi.
---
08:20 – GÖREV DÖNÜŞÜ
Dönüş sessizdi.
Normalde sevinirdik. Temiz işti.
Ama içimde bir sıkıntı vardı.
Anlamlandıramadığım bir soğukluk.
Karakolun içine adım attığımda koşar gibi ilerledim.
Güvenli oda…
Kapı yarım aralık.
İçeri girdim.
YOK.
Rona yoktu.
Ayıcığı da yok.
Kapı açık.
Kilit kırılmış.
O an her şey sustu.
Dünya, omuzlarımdan düştü.
Kalbim bir sesle atmadı.
BİR SESSİZLİKLE yıkıldı.
“Tuncay!!” diye bağırdım.
Bir çığlık değil…
Bir yakarış gibiydi.
Boğazımda sıkışmış bin ağırlıkla…
---
Tuncay koşarak geldi.
Bakışları önce odayı taradı.
Sonra bana döndü.
Sadece bir cümle kurdu:
“Her şey... şimdi başlıyor.”
Ben donakaldım.
O ise yüzünü çevirdi.
Gözleri kapının eşiğinde yerde duran bir şeyi buldu:
Ayıcık.
Sökülmüş.
İçi boşalmış.
Ama alt dikişte, gözle görülmeyen bir yerden çıkarılmış…
Bir flaş bellek.
İşte o an…
Anladık.
Bu çocuk sadece bir masum değildi.
Bu çocuk, bir anahtardı.
Ve biri…
Kapıyı bizden önce açmıştı.
---
(Ertesi gün)
O sabah, Rona hâlâ kayıptı.
Herkes görev için hazırdı ama…
Ben hazır değildim.
Tuncay brifing veriyordu.
Kuru ve keskin cümlelerle.
Bir haritaya, bir de içimize çizgiler çekiyordu sanki.
Sanki her rota Rona’ya değil, bana saplanıyordu.
O sırada sesini yükseltti:
“Tim iki gruba ayrılıyor. Arama hattı genişletilecek. İkinci ekip dağ yamacına… Sen benimle geliyorsun, Yaman.”
Sesinin içinde hiç tonlama yoktu.
Ama bu cümle…
Bu cümle farklıydı.
Başta anlamadım.
Belki sinirliydi, belki sadece emir veriyordu.
Ama sonra göz göze geldik.
O tek saniyelik bakış…
Sanki o cümlede bir şey gizliydi.
“Sen benimle geliyorsun…”
Bir emir değil, bir ihtiyaç gibiydi.
Bir alışkanlık, bir içtenlik…
Görev sırasında her adımda onu izledim.
Sessizdi. Gözleri dalgın.
Ama biri dikkatle baksa…
İçinde fırtınalar koptuğunu anlardı.
Rona’nın çantasında eski bir harita bulduk.
İşaretli bir yer: “Yamaç Çatlağı”.
Oraya ilerlerken sessizlik mideme çöreklenmişti.
Konuşmak istedim ama Tuncay, hâlâ kendine duvar örmüştü.
En sonunda dayanamadım:
“Niye beni seçtin? Onca adam var. Neden ben?”
Bir an durdu.
Yüzünü bana çevirdi.
Sesinde öfke yoktu bu kez.
Yalnızca…
Kırık bir yorgunluk.
“Çünkü sen yanımda olmayınca, artık hiçbir yol beni eve götürmüyor.”
Dediğinde öylece donup kaldım.
Telsizden ses geldi. Başka bir ekip çağrı yapıyordu ama…
O cümle beynimde yankılanıp duruyordu.
“Sen yanımda olmayınca… artık hiçbir yol beni eve götürmüyor.”
Ne demekti bu?
Ev…
Ben miydim onun evi?
O devam etti yürümeye.
Omuzlarına düşen sabah ışığında bir adam değil de…
Kalbi kayıp bir çocuk gibi görünüyordu.
Ben ise ilk defa…
Onu sadece komutanım olarak değil,
Tüm acılarıyla birlikte seven bir adam olarak gördüm.
Ve ilk defa...
İçim sessiz kaldı.
Çünkü bazı cümleler, cevabı olmayan bir duadır
---
Görev dönüşü herkes dağıldı.
Telsiz sustu.
Botlar çıkarıldı. Silahlar temizlendi.
Ama ben hâlâ o dağın yamacındaydım.
O cümlenin yamacında.
“Çünkü sen yanımda olmayınca, artık hiçbir yol beni eve götürmüyor.”
Bir komutan böyle mi konuşurdu?
Bunu neden söyledi?
Neden bana?
İlk duyduğumda sadece duraksamıştım.
Ama şimdi içimde başka bir şey kıpırdıyor.
Önce utanç gibi… sonra suçluluk gibi…
Ve sonra…
Sanki bir dua gibi.
Onu eve götüren tek yol…
Ben miydim onun yolu?
Yatağımda doğruldum.
Tulumum hâlâ üzerimdeydi, çıkaracak gücü bulamamıştım.
Kafamda ise aynı kelimeler dönerken,
Kalbim Tuncay Tanalp’i ilk kez bir rütbeden fazlası olarak anladı.
Ben onun evi olabilir miydim?
Kalktım. Botlarımı elime aldım.
Nöbet kulesine çıktım, kimseye görünmeden.
Sadece o cümleyi bir daha duymak istedim.
Ama onunla konuşamazdım.
Henüz değildi.
Çünkü hiç sevilmeyi bilmeyen biriyken bu cümle
Kalbimle ilgili her şeye ihanet gibi hissettiriyordu.
Ama o cümle…
Sanki kalbimi bir harita gibi katladı.
Katladı ve
tam ortasına “Tuncay” yazdı.
Ben, “eve giden yol” değilim.
Ama belki onun için
bir yönü, bir pusulası, bir sessizliği olurdum.
Eğer aramızda ki bu savaş bitmezse…
Bari içimizdeki bu cümleler bir yere varsın.
Çünkü bir gün
belki sadece bu cümleler kalacaktı.
---
Bölüm 14 – Kayıp İçin Arama / Karakolda Rona’yı Bulmak
Gece karanlığının içinde karakol sessizliğe bürünmüştü.
Ama benim içimde fırtınalar kopuyordu.
Rona kayıptı.
Minik bedenin o soğuk koridorlarda yalnız olması, aklımı kemiriyordu.
Tim olarak sessizce bölgeyi aramaya başladık.
Her kapı, her oda, her gölge bir ihtimaldi.
Rona’yı bulmak için zamanla yarışıyorduk.
Tuncay önde yürüyordu.
Gözleri karanlıkta bile avcı gibi keskinti.
Ama yüzündeki o sertlik, içindeki huzursuzluğu gizleyemiyordu.
Koridorun sonunda ufak bir kapı vardı.
Kapı aralıktı.
Bir nefes kadar boşluk.
Yanaştım, hafifçe kapıyı ittim.
Ve işte oradaydı.
Rona, ayıcığını sıkıca tutuyordu, gözleri biraz ışıltılı ama korkmuştu.
“Rona!” diye fısıldadım.
Minik yüzü bana döndü, “Seni bekledim,” dedi.
Kucağıma aldım onu.
Tuncay yanımıza geldi, gözlerinde garip bir ifade vardı.
“Bulduk,” dedi.
Ama sesinde bir rahatlama değil, yük vardı.
Rona’yı sıkıca sararken, hissettim; bu savaşta en güçlü sığınak, onun küçücük varlığıydı.
---
01:27 – Sınıra 3.6 km / Alacakaranlık Kuşağı
Tuncay, çantasını yere sessizce bıraktı.
El işaretiyle timi iki kola böldü.
Ben onun gözünden niyetini okumuştum; birileri bizi buraya çekmek için yem bırakmıştı.
Ama neden?
Ne için?
Gecenin rengi, toprağın üstüne kapkara bir örtü gibi serilmişti.
Üzerimizde uçan gece kuşları bile sessizdi bu defa.
“Şuraya bak,” dedim, Tuncay’a yaklaştım.
Ay ışığı altında, yere kazınmış bir harf vardı.
“R.”
O an ikimiz de göz göze geldik.
“Rona…”
Ama bu kadar basit değildi.
Küçük bir kız çocuğunun ismini o dağın ortasında kim neden işaretlesin ki?
---
İlerledik.
Karanlık bir mağaranın önünde durduk.
Sinyal kesiciler devredeydi.
İletişim yoktu.
Tuncay mağaraya girerken arkasına döndü, yalnızca bana söylediğini sandığım bir cümle fısıldadı:
“Bu sefer… geçmişimiz değil, geleceğimiz ateş altında kalacak.”
Başta anlamamıştım.
Ama içimde garip bir his yükselmişti.
Yutkunamadım.
İçim ürperdi.
Kalbim, neyle çarpışacağını bilmeden hızlanmıştı.
---
İçerisi soğuktu.
Nemli duvarlara, eski askeri haritalar yapıştırılmıştı.
Ve tam merkezde…
Bir sandalye.
Üzerinde bağlı bir adam.
Başı öne düşmüş, nefes alışları zor duyuluyordu.
Tuncay, bir adım yaklaştı.
Adamın başını kaldırdı.
O an donduk.
Gözleri bağlıydı, ağzı bantlıydı... ama tanıdık bir simaydı bu.
“Bu... bu adam... bizim yıllar önce şehit düştü sandığımız bir istihbarat subayı değil mi?” dedim fısıltıyla.
Tuncay’ın parmakları titredi.
Gözlerini kısmıştı.
“Hayır,” dedi.
“Bu... Cabir değil. Ama onunla aynı kod adı taşıyan biri. Aynı dosyayı sürdüren biri.”
Tam o an, mağaranın derinliğinden bir ses yankılandı:
“Siz… çok geç kaldınız.”
Hepimiz irkildik.
Ses yankılanıyordu.
Ama kime ait olduğu belli değildi.
Tuncay elini silahına attı.
Ben çevreyi taradım.
Ama ne bir adım sesi vardı, ne de bir gölge…
Yalnızca o yankı.
“Çoktan başlamış bir planı, son saniyede durduramazsınız.
Geçmişinizi gömdüğünüz yer, şimdi mezarınız olacak...”
Son cümleyle birlikte, mağara sarsıldı.
Tavandan tozlar döküldü.
Ve birden… her şey karardı.
Patlama sesi yankılandı.
Dışarıdan.
Biz dışarı fırladık.
Gökyüzü kıpkırmızıydı.
Karakolun batı istikametine doğru, dumanlar yükseliyordu.
gözlerim büyüdü.
“Orası... çocukların kaldığı bölge değil mi?!”
Tuncay bir anda telsizi kaptı:
“Rona… Rona içerideydi!”
Sinyal hâlâ yoktu.
O an, hiç konuşmadık.
Tuncay gözümün içine baktı.
Ve sadece fısıldadı:
“Eğer bu son geceyse… bil ki seni affedemeyecek kadar seviyorum.”
Sözleri içimde öyle bir yankılandı ki , bir an için nefes almayı bile unuttum. Zaman dondu sandım adeta. Etraf sessizdi ama kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyordu.
“Seni affedemeyecek kadar seviyorum…”
Bu nasıl bir cümleydi? Sevmenin affı mı olurdu? Affedilemeyecek kadar derin bir sevgi, nasıl taşınırdı?
göğsüm daraldı Tuncay’a bile bakamadım. Gözlerimi kaçırdım çünkü orada görmeye cesaret edemediğim bir şey vardı: ikimizin de uzun zamandır söyleyemediği birşeydi…
---
Biz koşarken, arkada kalan mağaranın duvarında tek bir cümle daha vardı:
“Bizi gölgede bırakmıştınız… şimdi karanlığınız biziz.”
Normalde böyle bir mağaraya en fazla üç kişi girerdik ama yanımda Tuncay vardı.
O üç kişiye bedeldi…
---
01:17 – Sığınak Altı / Eğimli Tünel
Tuncay el fenerini kaldırdığında, tünelin ucunda çömelmiş bir siluet titriyordu.
Rona.
Minik kollarıyla sarıldığı şey, onun ayıcığıydı.
Ama ayıcığın dikişleri sökülmüş, içinden pamuklar dışarı taşmıştı.
Yine de sıkı sıkı tutuyordu onu.
Sanki bırakırsa her şey kaybolacaktı.
Koşup yanına diz çöktüm.
“Rona! Buradasın… canım, iyisin ya. Korkma, ben buradayım.”
Tuncay arkamızda diz çöktü.
Ama sesi çıkmadı.
Sadece bir elini Rona’nın başına koydu, sonra usulca ayıcığı aldı.
Bakışları değişmişti.
Sanki içini bilen bir düşmanı tanır gibi baktı o ayıcığa.
“Bu... dikiş yerinde bir şey var,” dedi.
Sonra, el yordamıyla ayıcığın yırtılmış bölümünden parmaklarını içeri uzattı.
Göz göze geldik.
Avucunun içine bir şey düştü.
Küçük bir USB bellek.
Üzerinde hiçbir işaret, hiçbir not yoktu. Sadece siyah bir plastik parça.
Ama ikimizin de içi aniden buz gibi oldu.
Tuncay o an ayağa kalktı.
“Bu çocuk… bu ayıcıkla saklanıyordu.”
“Ve biri onu burada tutmaya çalışıyordu…” dedim ben, fısıltıyla.
01:53 – Karakol Brifing Odası
Belleği çalıştırdığımızda, ekran karardı.
Saniyeler sonra bir dizi video kaydı açıldı.
Tarihler, geçmişe gidip geliyordu.
Yüzler, sesler, çoğu bulanık… ama aralarında biri çok netti:
Câbir.
Üzerinde jandarma montu vardı.
Ve ses kayıtları…
Bir çocuğu konuşturuyordu.
Rona’nın sesi.
Titrek. Korkmuş.
Ama hâlâ dirençli.
“Söylemeyeceğim... Onur abiye de söylememiştim.”
O an odadaki hava buz kesti.
Ben öylece kalakaldım.
Sanki vücudum taş kesilmişti.
Ama Tuncay yavaşça ayağa kalktı, paltosunu giydi, ceketini düzledi.
Kapıya yürürken bir an durdu.
Başını bana çevirmedi.
Sadece gözleri ekranda kaldı.
Ama o an, dudağından bir cümle döküldü.
“Bazı çocuklar ölmesin diye... kalbimi gömdüm ben.”
Kıpırdayamadım.
Oda sessizdi ama içimde bir uğultu dolaşıyordu.
Sanki biri göğsümün içine bir kurşun sıkmış da fark etmemişim gibi.
Sonra kapı kapandı.
Ve Tuncay gitti.
Ama o gece, Câbir’i aramak için çıkılan görev,
bir çocuğun kaybolmasından çok daha fazlasını açığa çıkaracaktı.
Çünkü bellekte son bir dosya vardı.
Henüz açılmamış.
Kilitli.
Ve yalnızca bir isimle şifrelenmişti:
“NAZEN.”
---
03:14 – Karakol Güvenlik Odası / Şifreli Dosya Erişimi
Gece iyice bastırmıştı.
Rona, revire alındıktan sonra uyuyakalmıştı.
Ben hâlâ bilgisayarın başındaydım.
Ama parmaklarımın tuşlara dokunacak hâli yoktu.
O dosyanın adı...
“NAZEN.”
Şifre istiyordu.
Denemediğim şey kalmadı.
Rona'nın doğum tarihi.
Yetimhanenin adı.
Tuncay’ın sicil numarası…
Hiçbiri açmıyordu.
Tam vazgeçmek üzereydim ki, odanın kapısı yavaşça açıldı.
Tuncay.
Yorgundu.
Üstü hâlâ toz içindeydi.
Ama yüzü...
Bambaşka bir şey taşıyordu o an:
Gizlediği, sustuğu, yıllardır mezara gömdüğü bir geçmiş.
> “O dosya… bana ait,” dedi.
Göz göze geldik.
> “Şifre?” dedim kısık sesle.
Cevap vermedi.
Bilgisayarın başına geçti.
Parmakları tuşlara dokunurken, ben nefes bile almadım.
Şifre:
"1905"
Dosya açıldı.
Video kayıtları.
Kameranın karşısında küçük bir kız çocuğu.
Nazen.
Ama arkasında... öyle bir görüntü vardı ki midem bulandı.
Karanlık bir oda.
Duvarda zincirler.
Ve arka fonda Câbir’in sesi:
“Söylersen… onu da götürürüz. Bir daha asla göremezsin abini.”
Ben elimle ağzımı kapattım.
Tuncay ise taş gibi izliyordu.
Gözleri kıpırdamıyordu.
Ama yumrukları sıkıydı.
Tırnakları eline batmıştı.
“O zamanlar biz bir yetimhanedeydik,” dedi.
“Nazeni koruyamadım. Bu kayıtları... gizlice o ayıcığın içine saklamış. Ta ki… Rona’ya kadar.”
Bir sessizlik oldu.
Sonra kapıdaki telsiz sesi:
“Yüzbaşım… hedef sinyali doğuya kaydı. Câbir hareket hâlinde. Emirlerinizi bekliyoruz.”
Tuncay başını çevirmedi.
Sadece bana döndü.
Ve gözümün içine bakarak, çok yavaş ve yumuşak bir sesle fısıldadı:
“Bazı savaşlar emirle değil… kalple başlar.”
İşte o an, artık sadece bir görev değildi bu.
Nazeni koruyamamıştı.
Ama belki... Rona’yı, beni, bu timi koruyabilirdi.
Ve kendini affedebilirdi.
Görev saati çalmıştı.
---
Bölüm 21 – Sessiz Gece Operasyonu / "Gölge Dosya: Câbir"
05:42 – Sınır Hattı Dağ Etekleri / Operasyon Başlangıcı
Hava hâlâ karanlıktı.
Ay, puslu bir sisin arkasından titrek bir ışık gibi yansıyordu.
Tim hazırdı.
Sakindi.
Ama kararlı.
Tuncay, brifing verirken hep aynı soğuk tonundaydı.
Ama cümlelerinin arasına gizlediği şey, bu kez çok açıktı.
“Gidiyoruz.
Onu bulacağız.
Ve bazı yükleri o dağlarda bırakacağız.”
Kimi kastettiğini sadece ben biliyordum.
Nazeni mi?
Kendisini mi?
Bilmiyorum.
Ama içimde bir şey...
Bu kez görevden çok başka bir savaşın başladığını söylüyordu.
---
06:10 – Sınır Hattı / Kayıp Sinyal Noktası – Kod Adı: "Sessiz Geçit"
Uçurumun kenarında durmuş, dürbünle vadiyi tarıyordum.
Tuncay, timin diğer tarafında siper almıştı.
İkimiz de aynı hedefe kilitlenmiştik: Câbir.
Ama bu sadece bir hedef operasyonu değildi.
Bu, geçmişle hesaplaşmaydı.
Ve Tuncay’ın gözlerinde bunu açıkça görüyordum.
“Yaman, sola açıl. Gölge Timi arkadan sarıyor. Ateş emrini ben vereceğim,” dedi.
Sesi sakin.
Ama içi...
Sanki yılların acısı oradaydı.
Nişangâhı gözümden indirirken kulağımda yankılanan tek şey onun sesi değildi.
Kalbimde hâlâ bilgisayar ekranındaki o küçük kızın çığlığı vardı.
Nazen.
Ve… Rona.
O da aynı korkunun içine doğmuştu.
Aynı karanlığa düşmüştü.
İşte tam o an… bir siluet kıpırdadı.
Küçük, zayıf, telaşlı.
Câbir değildi.
Bir çocuk.
Göz göze geldik.
Belki 10 yaşındaydı.
Ama gözleri... 40 yaşındaydı.
O çocuk kaçtı.
Bizimkiler peşinden gitmek istedi, ama Tuncay elini kaldırdı.
“Hayır… o değil. Ama o çocuk… bize Nazen’in izini verdi.”
Sessiz bir iz.
Bir çığlık kadar net.
Bir fotoğraf kadar bulanık.
---
09:23 – Operasyon Dönüşü / Karakola 6 KM
Sessiz ilerliyorduk.
Dağlar ardımızda kalmıştı.
Ama içimizdeki dağ gibi yükler hâlâ sırtımızdaydı.
Tuncay bir noktada durdu.
Sigarasını çıkardı, ama yakmadı.
Çakmağı elinde tuttu.
Bir anlık sessizlik oldu.
Yanıma geldi.
Bana bakmadı.
Uzağa, boşluğa konuşur gibi söyledi:
“Ben bu dağlarda çok şey kaybettim, Yaman.
Ama senin sesini duyduğumda… ilk kez bir şey bulmuş gibi hissediyorum.”
Donakaldım.
İlk anda anlamadım.
Ne demek istedi?
Benim sesim?
Ona neyi hatırlatıyordu?
Ama sonra…
Bakışları gözlerime değdi.
Ve o an anladım.
Yıllardır kimse bana böyle bakmamıştı.
Sanki… tüm bu sessizlik onun içinden geçen bir şiirmiş de
şimdi ilk dizesini okuyormuş gibi.
Ben cevap veremedim.
Sadece yürümeye devam ettim.
Ama içimde bir yer…
Artık sessiz değildi.
---
00:47 – Harabe Mevki / Kuzey Batı Sınır Hattı
Ay ışığı, dağın yamacına ölgün bir perde gibi serilmişti.
Tuncay önümde yürüyordu. Omuzundaki G3 sessizdi ama o suskunluk…
Bir tüfekten daha ağırdı.
“Yaman. Sağ kanadı sen al. Sinyal burada kesilmiş. Rona ya bu bölgede ya da...”
Cümlesini bitirmedi.
"Ya da" kısmı her zaman en çok korktuğumuz yerdi.
Kayıp bir sinyal,
sessiz bir çığlık,
yerde unutulmuş bir oyuncak ayı.
Ya da içi boşaltılmış bir karakolun duvarında taze kurşun izleri.
Ben, Tuncay ve dört kişilik tim, nefeslerimizi kontrol ederek ilerledik.
Sadece ayak seslerimiz ve kalp atışlarımız vardı.
İki saat boyunca sadece iz sürdük.
Kan yoktu.
Ceset yoktu.
Ama ayak izleri vardı.
Ve… yere atılmış bir dondurma çubuğu.
Rona.
Ayazın ortasında, küçücük bir detay.
Ama o an ciğerim buz kesti.
Çünkü bu detay bize bir şey anlatıyordu:
Çok yakındı.
Ve biri onunla oyun oynuyordu.
---
03:15 – Terk Edilmiş Bir Radar Üssü
Binaya girdiğimizde kokudan eski olduğunu düşündük.
Ama içerdeki masa başında biri oturuyordu.
Karanlıkta silueti seçilemiyordu ama bir çocuk gibiydi.
Kafası öne eğik. Elinde bir şey vardı.
Yaklaştıkça gördük.
Ayı.
Rona’nın ayısı.
Ama Rona değildi.
Boğazıma kadar gelen kelimeyi içime bastırdım.
Tam geri çekilecektim ki… Tuncay bir şey fark etti.
Ayının dikişleri sökülmüştü.
İçinden siyah bir USB bellek çıktı.
Tuncay belleği aldı, bana dönmeden mırıldandı:
“Bu, onların saklamak için uğraştığı geçmiş.”
---
05:00 – Karakola Dönüş / Brifing Odası
USB’yi bilgisayara taktık.
İçinde sadece bir klasör vardı:
"YALNIZ DEĞİLSİNİZ"
Tıklarken elim titriyordu.
Video dosyası açıldı.
Karanlık bir odada küçük bir kız konuşuyordu.
Ses, tiz ve titrekti.
“Eğer bu videoyu izliyorsanız… ben artık orada değilim. Ama biliyorum, biri beni arıyor.”
Tuncay bir adım geri çekildi.
Gözlerini kaçırıyordu
Ben ise ekrana kilitlenmiştim.
Kız konuşmaya devam etti:
“Adım Nazen.”
Tuncay’ın adımlarını duydum.
Dışarı çıkmıştı
Video devam etti.
“Ve benim bir abim var. Adı Tunç. O beni hiç bırakmaz. Hiç unutmaz…”
Ekran karardı.
Ardından başka bir dosya kendiliğinden açıldı.
Kırık bir ses kaydı.
Tarih: 3 gün önce.
Yer: Harita yok.
Ses:
“Kız elimizde. Ayıcık onların sandığı kadar masum değil. Şimdi asıl oyun başlıyor...”
---
Odada yalnız kaldım.
Ekran çoktan kararmıştı ama gözüm hâlâ o boşluğa kilitlenmişti.
Karanlık camda kendi siluetimi görüyordum. Donuk. Soğuk.
Sanki az önce duyduklarımı bedenim henüz idrak edememişti.
"Adım Nazen."
"Tunç benim abim."
"O beni hiç unutmaz..."
Kulağımda çınlayan bu sesin sahibi küçük bir kızdı belki, ama sözleri dağları yıkacak kadar ağırdı.
Tuncay çıkarken hiçbir şey demedi.
Ne yüzüme baktı ne de kendine döndü.
Ama biliyordum.
Bu video onun içine bir kurşun gibi saplanmıştı.
Ve o kurşunun izi yeni değildi.
Ayağa kalktım.
Koltuğun kolçağına parmaklarımı saplamışım, avuç içim terden ıslanmıştı.
Titreyen dizlerime güvenerek birkaç adım attım.
Tam kapıya ulaşmıştım ki...
Kapı yeniden açıldı.
Tuncay gelmişti
Elinde sigarası, sanki nefes almak yerine onu çekiyordu içine.
Sessizdi, ama gözleri ilk kez doğrudan bana çevrildi.
Sığınacak hiçbir sözü kalmamış bir adam gibi baktı.
Ve sonra… o cümle.
Soğuk, kararlı, yakıcı bir cümle.
“Güzelim... savaşı sadece dağlarda yapmıyoruz artık. Sıradaki cephe geçmişin ta kendisi.”
Tam mutlu olacaktım ki dediği sözlerin ağırlığı çöktü üzerime
İçimden bir şeyin çatladığını hissettim.
Yalnızca geçmişin değil,
Tuncay’ın içinde yıllardır gömdüğü karanlık bir sırrın da üzerimize çöktüğünü.
Ve onun artık bizden kaçamayacağını biliyordum.
Tam konuşacaktım ki...
Telefon çaldı.
O kadar tiz, o kadar zamansız bir çınlamaydı ki...
İstemsizce irkilmiştim
Bakıştık.
Telsiz değildi.
Uydu değil.
Şifreli hat da değil.
Doğrudan masa telefonu.
Tuncay adım attı, ben arkasından.
Ahizeyi kaldırdı, gözümün içine baktı.
Bir ses yankılandı:
“Tunç Tanalp’in küçük kardeşi… canlı yayında.”
Zaman durdu.
Ve içimde bir his yankılandı:
"Bu daha başlangıç…"
---
Bölüm Sonu