ATEŞ VE İRADE

1797 Words
03:28 – Saha İrtibat Noktası / Boşaltılmış Yapı Göğsümün tam altına saplanan sıcaklık, önce acı değildi… bir boşluktu. Sanki içimden bir şey kopmuştu da hâlâ ne olduğunu anlayamamıştım. Sol yanım kararıyordu. Kulaklarım uğulduyordu ama uzaktan bir ses, çok uzaktan bir ses… Tuncay’ın sesi… “SEYDE!” Adımı böyle haykırdığında... bir zamanlar gökyüzüne bakarken kalbim nasıl atıyorsa, şimdi öyle çarptı. Ama bu defa korkudan. Sadece onun sesi değil, sesiyle birlikte gelen öfke, telaş, delilik—hepsi birden. Ayak seslerini duyabiliyordum. Koşuyordu. Ama ben artık nefes alamıyordum. Beni vuran… Beni bırakan… Nazendi. Ve o kaçmıştı. Tuncay geldiğinde yerde yatıyordum. Gözlerim açıktı ama göremiyordum. Ellerim titriyordu, oysa silah hâlâ avuçlarımdaydı. Titreyen ellerimin üstüne kendi ellerini koyduğunda… sıcaklığı hissettim. Titreyen ben değildim artık; o da titriyordu. “Tamam… tamam buradayım,” diyordu. “Dayan… Seyde. Dayan.” Sırt üstü yatarken yüzümü ellerinin arasına almıştı. Konuşuyordu, ama sesi titriyordu. Her şeyi bastırmaya çalışıyordu. Oysa gözleri… o gözler her şeyi haykırıyordu. Dizinin üstüne çökmüştü, yeleğimi söküyordu. Kanı görünce, bir şey oldu. Dili tutuldu. Kısa bir an… nefesini tuttu. Ve işte o anda... O da vurulmuştu. Sırtına isabet etmişti kurşun. Sarsılmıştı. Bir an sendelemişti ama yine de diz çökmeye devam etmişti. Elini yarasına götürmemişti bile. Beni alıp çıkarana kadar... gözünü kırpmamıştı. --- 03:45 – Dağ Eteği / Kaçış Yolu Omzuma sardığı yırtık ceket hâlâ sıcaktı. Nefesim ağırdı. Gözlerim kapalıydı. Ama o hâlâ beni taşıyordu. Bacağından sekiyordu, yaralıydı. Sol kolu boşta sallanıyordu, belli ki omzu da çıkmıştı. Ama durmuyordu. Tuncay… Yüzbaşı Tuncay Tanalp… Bir zamanlar kalbime saplanan adam… Şimdi kendi kanını akıtarak beni yaşatmaya çalışıyordu. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey… onun sırtıydı. Yaralı, yırtılmış, kana bulanmış… ama hâlâ dimdik bir sırt. Ve ben o sırta bakarken şunu düşündüm: Bu adam beni hâlâ seviyordu. Ölümüne… --- Tuvalete gidiyorum diye kalktım. Hastanenin soğuk, beyaz koridorları arasında yürürken, her adımda içimdeki sıkışmışlığı biraz olsun atmaya çalışıyordum. Bu dört duvar, bu sessizlik beni boğuyordu; nefes almak, özgür olmak istiyordum... Ama bedenim henüz izin vermiyordu. Tam kapıya yönelmişken, arkamdan keskin ve ağır bir ses yükseldi: “Nereye gidiyorsun, Seyde?” Dönüp baktım; Tuncay’dı. Gözleri karışık bir hisle doluydu; bir yandan sert, bir yandan endişeli. Ellerini uzatıp beni durdurduğunda, eline baktım. Onun o sessiz kontrolü bile, beni geri çekmesine yetmişti. “Sakin ol,” dedi usulca, ama içinde sakladığı öfke hâlâ varlığını koruyordu. “Gitmene izin vermem.” Direnmek istiyordum, ama onun gücü karşısında her seferinde zayıf düşüyordum. Yavaşça ve çaresizlik içinde geri döndüm hastane odama. Biliyordum ki burada kalmam gerekiyordu… ama ruhum hâlâ dışarıdaydı, özgür olmak dağda olmak için yanıp tutuşuyordum. --- serumu çekip kopardığım damar kadar ince bir çizgideydim. Nefesim hızlanmış, kalbim göğsümde savaş veriyordu. Tuncay’ın bakışları ise içimde hem bir sığınak hem de zincir gibiydi. “Beni bırak artık, Tuncay,” dedim usulca, “Burada, bu odada… ölmekten farksızım.” “Ölmek mi?” Gözlerini benden kaçırmadan, “Burada ölmektense, dışarıda savaşmak daha iyidir. Ve seni savaşın ortasında bırakmam,” diye mırıldandı. Onun sesi kulağıma buz gibi dokundu, ama içimde kıvılcımlar yaktı. O, benim komutanımdı; düşman ya da müttefik fark etmezdi, yanımda olmak zorundaydı. “Sen beni anlamıyorsun,” diye haykırdım, “Ben sadece özgür olmak istiyorum. Hapiste gibi hissediyorum, burada, kendimde değilim.” Tuncay, yumuşayan sesini tekrar sertleştirerek, “Senin için savaşacağım. Ama önce hayatta kalmalısın. O yüzden burada kalacaksın,” dedi. Gözlerimizi birbirine kilitlemişken, odanın kapısı hafifçe açıldı. Nazen’in hayaleti, kalbimde bir hançer gibi gezindi. Tuncay’dan bir adım bile çekilemezdim, bu kez her zamankinden daha sağlam sarıldı bana. Ve ben, istemesem de o an anladım; içimizdeki savaş daha yeni başlamıştı. --- Tuncay hâlâ öfkeliydi, ama öfkesinin altındaki şey… bambaşkaydı. Omuzlarımdan tutmuş, gözlerimi arıyordu. Sanki kaçtığım yer hastane değilmiş de, onun kollarıymış gibi… geri dönmemi istiyordu. “Bir daha sakın…” dedi, sesi kısık ama sert. Tam devam edecekti ki, kelimeler dudaklarında eridi. O bakış öfke ile korkunun birbirine karıştığı o an içime işledi. Bir adım attı bana. Ben nefes almayı unuttum. Ellerini yüzümün iki yanına koydu, avuçları hâlâ sıcak, hâlâ titriyordu. Ve sonra… oldu. O dudaklar bana değdiğinde, içimdeki bütün isyan, bütün direnme gücü çözüldü. Önce sert, kararlı; sonra bir anda derinleşen, nefesimizi birbirine karıştıran bir öpücük… Ellerim, ne zaman gömleğinin yakasına tutundu bilmiyorum. O ise belimden çekmiş, yatağın kenarına oturtmuştu beni. Sanki hastane odası değil, dünyanın en güvenli yeriymiş gibiydi orası. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, dudaklarımız ayrıldığında bile göğsümdeki sarsıntı devam ediyordu. Tuncay, alnını benim alnıma dayadı. Gözleri kapalıydı, nefesi hâlâ hızlıydı. “Böyle kaçamazsın… benden asla.” diye fısıldadığında öldüm sanmıştım Tam “Ben…” diyecektim ki Gözlerim açıldı. Beyaz tavan, serumun damla sesi… ve boş oda. Ellerim hâlâ titriyordu. Dudaklarımda sıcaklığı vardı ama… Tuncay yoktu. Sadece… bir rüyaydı. Ama bu rüyanın gerçekleşmesi için canımı bile verebilirdim. --- Tuncay, kapı eşiğinde durduğunda o ağır gövdesiyle bile odanın havasını değiştiren bir hâli vardı. Üzerinde hâlâ operasyon sahasından kalma, toza bulanmış üniforma… Saçları terle karışmış, şakaklarından aşağıya süzülen o birkaç damla, yüzündeki yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Ama gözleri… O gözler hâlâ keskin, hâlâ kontrolü elinde tutan bir komutanın gözleriydi. Elindeki dosyayı masanın kenarına bıraktı, bakışını doğrudan bana dikti. Dudaklarının kenarında hafif, neredeyse belli belirsiz bir gülümseme… Ve o gülümsemenin arkasında, ne kadar inkâr etse de saklayamadığı bir yumuşaklık vardı. “Yavrum… uyanmışsın,” dedi, sesi hem kısık hem sıcak. Sanki bu kelimeyi özellikle seçmişti. Emir vermez, açıklama yapmaz; sadece söylerdi. Ama o tonun içinde, ‘iyi ki hâlâ buradasın’ diyen bir rahatlama vardı. Ben yatağın kenarında doğrulmaya çalışırken, o birkaç adımda yanıma geldi. Omzuma hafifçe dokundu; parmaklarının sıcaklığı, tenime gereğinden uzun süre temas etti. Ardından göz ucuyla bana baktı, sanki yoklamasını yapar gibi. “Biraz solgunsun… Rüya gördün galiba,” dedi. “Evet… Ama hatırlamak istemiyorum,” dedim istemsizce, oysa içimde hâlâ az önceki rüyanın yankıları vardı — dudakları, nefesi, ellerinin boynumda bıraktığı o ağırlık. Tuncay, hafifçe başını eğdi, gözlerime baktı. Bakışı sert değildi; ama sorgulayan, ölçen, sanki kelimelerimin ardına bakmaya çalışan bir bakıştı. “Bazen… hatırlamak istemediğin şeyler, en çok seni hatırlar,” dedi. O an bir anlığına nefesim tutuldu. Çünkü biliyordum, o sadece rüyayı kastetmiyordu. Operasyonları, geçmişi, aramızdaki o belirsiz, sessiz bağı… Hepsi bu cümledeydi. Aramızdaki mesafe gereksizdi artık. Onun farkında mıydı bilmiyorum ama gölgesi omzuma düşmüştü. Elini çekmedi, tam tersine başparmağıyla omzumda küçük bir daire çizdi. O küçük hareket, asker disiplininin altındaki o tehlikeli yakınlığın işaretiydi. “Hadi… toparlan,” dedi, gülümsemesini saklamadan. “Ama ağırdan al, ben acele etmiyorum.” Sesinde, fark ettirmeden uzattığı bir ip vardı. Tutarsam, bu konuşma başka bir yere gidecekti. Ama tutmazsam… belki de aynı şey, başka bir zamanda yeniden gelecekti. --- Operasyon öncesi hava, tuhaf bir şekilde ağırdı. Güneş kayalıkların üzerinden sızmaya çalışıyor, ama gökyüzündeki gri bulutlar onu boğuyordu. Yara yerim, her adımda sızlıyordu. Her nefes alışımda kaburgamda bir sancı, bana hâlâ tam iyileşmediğimi hatırlatıyordu. Ama geri durmak… bu benim kelimem değildi. Hele ki o yanımdayken. Tuncay, ileride kayaların kenarında durmuş, dürbünle arazinin ötesini tarıyordu. Omzundaki bandajı gördükçe, içimdeki hem endişe hem öfke büyüyordu. O hâlde bile hâlâ bu kadar dik durabilmesine… sinirleniyordum. Sinirleniyordum çünkü ben bile yaralarımı bu kadar unuturken o, kendi acısını görmezden gelmeyi sanat haline getirmişti. Yanına yaklaştığımda, başını hafifçe bana çevirdi. O bakış… Sanki bir emirle beraber bir itirafı da içinde taşıyordu. “Yavaş gel Üsteğmen, burası düşme yeri değil.” Sesinde hem uyarı hem… o tanıdık, hafif alay vardı. “Benim nerede yürüyebileceğime karışmak senin işin değil, Yüzbaşı.” dedim, inadına gözlerini yakalamaya çalışarak. Gülüşü hafifti ama gözlerinde parlayan şey değildi. “İstediğim her şey benim işim olabilir.” Kayalıkta yan yana durduk. Omzum, onun koluna istemeden değdiğinde, nefesim hafifçe hızlandı. Rüzgâr sertti, ama onun varlığı daha sertti. O an, aramızdaki mesafe bir santim bile değildi… yine de arada görünmeyen bir sınır vardı. İkimiz de onu geçmiyorduk ama dokunuyordu bize, kelimelerden daha çok. “Senin yaran… hâlâ kanıyor.” dedim, parmağımla omzundaki bandajın kenarını işaret ederek. Omuz silkti. “Seninki de öyle.” Bir an sustu, gözlerimi bırakmadan ekledi: “Ama operasyonu yarıda bırakacak değiliz, değil mi?” Sözleri sanki bir askeri plan değil, başka bir şeyin… daha kişisel bir meydan okuması gibiydi. Kayaların arasında ilerlerken, ayaklarımızın altındaki taşlar hışırdayıp yuvarlanıyordu. Ben önde, o hemen arkamda… her adımda, varlığını sırtımda hissediyordum. Arada rüzgârda fısıltı gibi gelen sesi… “Yavaşla Seyde, yoksa seni kucağımda taşımak zorunda kalacağım.” Dönüp baktım, gülümsemesini saklamaya bile çalışmıyordu. “Taşıyabilir misin ki?” dedim, sesimi gereğinden fazla sakin tutmaya çalışarak. Gözleri hafifçe kısıldı, o kendine güvenli tonu bir kez daha bastı: “Taşıyabileceklerimin sınırını sen bilmezsin.” O an fark ettim… buradaki asıl operasyon, kayalıkların ötesinde değil; ikimizin arasında sessizce sürüyordu ama bu opery değiştikti birbirimize karşı bir operasyondu ve bu operasyonda en çokta birbirimizle uğraşmayı seviyorduk… --- Tuncay'ın gözlerindeki meydan okuma, her şeyi anlamama yetmişti. Bu operasyon, sadece Nazen'i yakalamak için değildi. Bu, geçmişle yüzleşmek, yaralarımızı kapatmak ve belki de yeni bir başlangıç yapmak içindi. Onun yanında yürüdüğüm her adım, içimdeki korkuyu ve öfkeyi biraz daha körüklüyordu. O, bu savaşı kazanmak için her şeyi göze almıştı. Kayalıklardan aşağıya inmeye başladığımızda, Tuncay'ın sesi tekrar yankılandı. "Hazır ol Seyde, hepsi oradalar." Dürbünle gösterdiği noktaya baktığımda, iki koruma aracı ve Nazen'in lüks cipi göze çarpıyordu. Yüzümdeki ifadeyi okumuş gibiydi. "İntikam değil, adalet," dedi. O cümlenin ağırlığı, kalbime bir kez daha oturdu. Aniden bir ses duyuldu. "Ateş!" Bu, benim ekibimden gelen bir sesti. Tuncay'a döndüğümde, yüzündeki ifadenin değiştiğini gördüm. Artık sadece bir komutan değildi. Bir avcıydı. Ve avı, hemen önümüzdeydi. Çatışma başladı. Silah sesleri, gökyüzündeki yağmur damlalarıyla birleşip dağlarda yankılanıyordu. Tuncay, tereddüt etmeden öne atıldı. Ben de onu takip ettim. Yaralarımız, acımız, her şey bir kenara atılmıştı. Sadece Nazen vardı. İki koruma aracını etkisiz hale getirdikten sonra, Nazen'in cipine yaklaştık. Tuncay, kapısını açtığında, Nazen'in yüzündeki şaşkınlık ve korku, beni tatmin etmişti. Ama Tuncay'ın gözlerinde, bu tatmin yoktu. Sadece öfke ve acı vardı. "Nazen," dedi, sesi titriyordu. "Benim canımı aldın. Şimdi, benimle geleceksin." Nazen, cevap vermek yerine, Tuncay'a bir hançerle saldırdı. Tuncay, bir adım geri çekilip hamleyi savuşturdu ve Nazen'i yere devirdi. Hançer, yere düştüğünde, ikimiz de aynı anda onu almak için uzandık. Ama Tuncay, benden önce davrandı. Hançeri eline aldı ve Nazen'e doğru kaldırdı. O an, içimdeki savaş tekrar alevlendi. "Hayır, Tuncay," diye bağırdım. "Onu öldürme." Tuncay, bana baktı. Gözlerinde bir an için tereddüt belirdi. Sonra, elindeki hançeri yere fırlattı. Nazen'i kolundan tutup kaldırdı ve bana doğru getirdi. "Senin adaletini sen sağla Seyde," dedi. Nazen'e baktım. Yüzündeki korku, her şeyi anlatıyordu. O, beni vuran, Tuncay'ı yaralayan ve her şeyi mahveden kadındı. Ama onu öldürmek... Bu, Tuncay'ın dediği gibi, benim adaletim miydi? Başımı salladım. "Hayır," dedim. "Bu, benim yolum değil." Nazen'i, Tuncay'ın yanına bırakıp yürüdüm. Tuncay, bana baktı. Gözlerinde bir an için şaşkınlık belirdi. Sonra, yüzünde bir gülümseme oluştu. O gülümseme, artık alaycı değildi. Gerçekti. "Ben de senin taşıyabileceklerinin sınırını bilmiyordum," dedi. Yanına yaklaştım ve omuzuna dokundum. "Şimdi biliyorsun," dedim. "Ve şimdi, yara almadan, bu operasyonu bitirelim." O an anladım ki Görevde karşısında ki kişi en sevdiği kardeşi bile olsa onu bile öldürmeyi seçebilecek bir güce sahipti… BÖLÜM SONU
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD