(İlahi bakış açısı)
Tuncay, kardeşinin bebeklerini bir kenara dizdi. Göz ucuyla Atilla'ya baktı, sonra Bora'ya. Birbirlerini tanıyan ama çoğu zaman anlamayan üç çocuk... ama Nazen söz konusu olduğunda hepsi birden aynı kalpte toplanıyorlardı.
“Onur’un odada geçirdiği süre normalin dışında uzun.” dedi Atilla, sesi bu sefer daha ciddiydi.
“Ya içeride bayıldıysa?” diye fısıldadı Bora. “Ya Câbir bu sefer sınırı geçtiyse?”
Tuncay’ın eli istemsizce yumruk oldu. Tırnakları avucunun etini çiziyordu. Boğazındaki düğüm, Nazen’in nefesi kadar hassastı.
“Artık yeter.” dedi. Gözlerini odanın köşesindeki eski monitöre çevirdi. Elektrik kabloları duvardan sarkıyor, kamera sistemi yalnızca gösterişten ibaret bir çöplük gibi duruyordu. Câbir çocukların ne yaptığını görmese bile, çocuklar onun ne yaptığını hep hissediyordu.
Atilla başını salladı. “Bu sefer farklı olacak.”
“Bu sefer?” dedi Bora. “Her seferinde farklı diyorsun abi. Ama her seferinde ya dayak yiyoruz ya da susturuluyoruz.”
“Atilla haklı.” dedi Tuncay, sesi titrek ama kararlıydı. “Ama bu sefer bir kamera olmayacak. Bu sefer biri konuşacak. Gerekirse biri yanacak... Ama Onur o odadan yalnız çıkmayacak.”
Atilla gözlerini kısıp Tuncay’a döndü. “Ne demek bu?”
“Onur’u kurtaracağım.” dedi Tuncay. “Ama biri müdürün dikkatini dağıtmalı.”
Sessizlik oldu. Herkes bir diğerine baktı.
“Ben yaparım.” dedi Nazen, aniden.
Üçü birden ona döndü. Tuncay’ın yüzü aniden soldu.
“Hayır,sen olmaz!” dedi. “Sen—sen olmaz…”
“Ben sadece koridorda dururum. Kapıya taş atarım. O sana doğru bakarken sen içeri girersin. Olmaz mı?”
Tuncay, onun gözlerine baktı. Bir an sustu. Bu kız çocuğu, onun hayatındaki tüm karanlıklara rağmen tek ışığıydı. Ve şimdi o ışık kendini ateşe atıyordu.
“Hayır.” dedi Atilla. “Bu sefer ben dağıtacağım dikkatini. Yeterince dil dökerim. Sen Tuncay, sen Onur’u çıkar. Bora da arkayı tutar.”
Bora başını salladı, ilk defa şakacı biri değil bir asker gibiydi. Bir kardeş gibi değil, bir abi gibi… Tuncay, başını yavaşça salladı.
“Tamam. Ama işler sarpa sararsa… kimse geri dönmeye çalışmasın.”
“Senin gibi biri bizi bırakıp gider mi sandın?” dedi Bora.
Tuncay gözlerini kapatıp kısa bir dua etti. Yalnızca içinden, yalnızca kendisinin bildiği birkaç kelime. Annesinin ona hiç öğretmediği, babasının asla söylemediği… ama o güne kadar Nazen’in gülüşlerinden ezberlediği dualar.
Ve sonra harekete geçtiler.
Atilla, koridorda yüksek sesle Câbir’i çağırdı. Sözleri alaycıydı, hatta biraz küstah. Tam da müdürün sinir olacağı cinsten. Kapı açıldı. Câbir içeriden öfkeyle çıktı, gözleriyle Atilla’yı aradı.
Tuncay ve Bora, fırsat bu fırsat, odaya daldılar.
İçeride loş bir ışık vardı. Duvarlardaki çiviler, yerlerdeki lekeler, tavana asılı paçavralar… ve ortada dizleri üzerine çökmüş halde duran Onur…
Gözleri kapalıydı ama ağlamıyordu.
Tuncay hemen yanına eğildi. “Onur?”
Çocuk gözlerini hafifçe araladı. Dudakları kurumuştu. “Abi… geldin…”
“Tamam kardeşim tamam abicim. Tamam. Artık burası bitiyor.”
Tuncay onu sırtına aldı. Bora arkasını kolluyordu. Ama tam odadan çıkacakları sırada, dışarıdan bir çığlık duyuldu.
Nazen’in sesi.
Bora dönmeye yeltendi ama Tuncay hayır dercesine başını salladı.
“Hayır! Bu sefer onu ben koruyacağım. Onur’u sen çıkar!”
“Ya sen?”
“Ben… artık susmayacağım.”
Tuncay koridora adım attığında Nazen’in minicik vücudu yerdeydi. Câbir üzerine eğilmiş, yüzü tanınmaz haldeydi. Ama o an, hiçbir şey önemli değildi.
Yalnızca bir tek şey…
Adı konmamış bir çocuğun, en çok sevdiği ismi korumak için öne atılışı.
Ve son sözleri Nazen’in gözlerine bakarken dudaklarından döküldü:
“Adımı bana sen verdin… şimdi ben o ismi koruyacağım.”
Ve artık Tunç'un minik kuşu nazen'i yoktu
…