06:02 – Zivrin Geçidi / Batı Yamaçları
Bir şey oldu.
Hava… değişti.
Kuşlar sustu.
Rüzgâr yön değiştirdi.
İçimde bir karıncalanma… dizimin acısından daha keskin bir his.
Gözüm hemen Tuncay’a kaydı. O da aynı şeyi hissetmişti.
Yana döndü.
Eli telsizine gitti.
“Çukur bölgesine dikkat. Sessizlik kuralı sona erdi. Olumsuzluk ihtimali yüksek.”
Sesinde bir soğukluk… Ama ben artık tanıyordum o sesi.
Bu, savaştan önceki Tuncay’dı.
Bir anda…
Kurşun sesi…
İlk gelen rüzgârı bölen uğultu…
Sonra patlama.
Tepedeydiler.
Konumlanmışlar.
Ve bizi bekliyorlardı.
"Yat yere!"
İlk emirler çığlık gibi havayı yardı.
Herkes pozisyon aldı.
Benimse dizim…
Kalkamıyordum.
Tuncay bir anda yanıma geldi.
Bir mermi, iki karış ötemize düştü.
Duyduğum tek şey, onun nefesiydi.
“Kıpırdama. Buradan çıkacağız.”
“Tuncay—”
“Komutan!”
Düzeltti beni.
Sertti. Ama gözleri...
Gözleri öyle şeyler söylüyordu ki…
Bir an, siperden sıyrılıp çantamı çekti. Dizimi sardı. Sonra kendi vücudunu bana siper etti.
Çatışma büyüyordu.
Ama ben…
Onun gövdesinin gölgesindeydim.
“Senin canın, benim canımdan ayrı değil Seyde. Anladın mı bunu?”
Duydum.
Kalbimle duydum.
Ama söyleyecek bir dilim yoktu.
Yalnızca bakabildim.
---
06:27 – Geri çekilme başladı
Destek gelecek ama geç gelecekti.
Bu yüzden tim, kontrollü bir geri çekilme planı uyguluyor.
Tuncay son noktada kalıyor.
Ben, önde taşınmak istemiyor
Yürüyordum
Her adımda, dişimle acımı bastırıyorum.
Ama sonra…
Birden yine önümde belirdi.
“İnat edersen öleceğiz. Ya beni dinleyeceksin ya da ikimizi de gömeceksin bu dağa.”
Bir anlık boşluk.
Sonra…
Kollarındaydım.
İkinci kez.
Bu kez ne tim umurundaydı, ne utanç.
Boynuma düşen alnı, göğsümdeki titrek kalp atışlarını duyuyordu.
Yol boyunca tek kelime etmedi.
Ama her adımı, her tutuşu, her nefesi…
O, beni seviyordu.
Ve ben…
Ben çoktan teslim olmuştum.
---
07:10 – Güvenli Bölge / Derin Mevzi
Nihayet ulaşmıştık.
Tuncay beni yavaşça yere bıraktı.
Diğer askerler hazırlık yapıyordu.
Ama o...
Yalnızca benimle kalmıştı.
Sırtı duvara yaslandı. Yanıma çöktü.
Bir sessizlik.
Bir nefeslik boşluk.
Sonra…
“Beni affet.” dedi.
Başımı kaldırdım.
Bakışlarım onun gözlerinde.
“Ne için?”
“Yıllar önce seni başka yere gönderen bendim. Albay’a ben teklif ettim. Aynı timde kalırsak duygular karışır diye… O zaman öyle sandım. Şimdi anlıyorum; senden uzaklaştıkça ben kendimi de kaybettim.”
Kendime hâkim olamıyordum.
İçimdeki sessiz çığlıklar, yavaş yavaş çatlamaya başladı.
“Ve sen… yıllarca bana kızdın. Ama ses etmedin. Bu da senin en sessiz savaşındı.”
Yüzüme baktı.
“Ama bu savaşı ben kazandım Tuncay,” dedim.
“Çünkü seni hâlâ seviyorum.”
Bir şey kırıldı içimde.
Ama bu defa acıtmadı.
Tuncay başını eğdi.
Sonra ellerimi tuttu.
“Bu sefer… hiçbir yere göndermeyeceğim seni.”
“Artık aynı timdeyiz. Aynı yerde.”
Ve belki…
Aynı kalpte.
---
04:45 – İran Sınırı, Kestirme Çıkış Koridoru /
Sınır sessizdi.
Ama o sessizlik… bildiğimiz sessizlik değildi.
Bu, bir şeylerin az sonra kopacağının habercisiydi.
Ve ben, midemdeki düğümden bunu biliyordum.
Tuncay gözümün önündeydi.
El işaretlerini verdi.
Üç hedef.
Sessiz giriş.
Merkez hattı o aldı.
Ben kuzeybatı kanadından dönecektim.
Çoktan çömelmiş, taşlık yamacı geçmeye başlamıştım ki dizimde bir gerilme oldu.
Sızladı.
Yanımda taşıdığım acil pansuman bandını sıkıca bastırdım.
Tuncay’ın geçen ay attığı dikiş yırtılmıştı.
Ama sesimi çıkarmadım.
İlk hedef çatının ucundaydı.
Erdem’le eş zamanlı hareket ettik.
Sessiz iniş.
Hedefler indirildi.
İkinci dalga... beklenmedikti.
Sol kulağıma Tuncay’ın sesi düştü:
“Temas geliyor. Sayı belirsiz. Sakın dağılmayın!”
Ama geç kalmıştık.
İki hedef daha yamaçtan aşağı iniyordu, biri makineliyle… diğeri telsizle konuşuyordu.
Koşmaya başladılar.
Benim namlumda susturucu vardı ama bu sahne susturucu dinlemezdi.
Tuncay, makineliğe yöneldi.
Yana kaydı.
Pozisyon aldı.
Sonra... sesi duydum.
Tak—Tak!
İlk kurşun göğsünün solundan sıyırdı.
İkincisi omzunu yalayıp geçti.
Ama Tuncay... sadece bir adım geriye çekildi.
Yere düşmedi.
Dengesi bozulmadı.
Aksine, öfkelendi.
Ve siper bile almadan karşı atışı yaptı.
İlk mermi hedefi omzundan vurdu.
İkincisi... makineliği susturdu.
Ben o sırada sürünerek aşağı iniyordum, dizimden hâlâ sızan sıvıyı bastırarak.
Yanına vardığımda hâlâ ayaktaydı.
Omzundan kan akıyordu.
Ama gözleri... buz gibiydi.
“Gördün mü?” dedi.
“Kurşun bile benden korkuyor.bir sen korkmuyorsun”
Bunu öylesine dememişti.
Mizah değildi.
Gerçekti.
Ben sadece başımı salladım.
Söyleyecek sözüm yoktu.
“Geri çekileceğiz,” dedi.
“Ama önce şu telsizli iti konuşturacağız. Şu kayanın dibine kadar sürün. Seni koruyorum.”
Tuncay... siperdi.
Tuncay... kalkandı.
Tuncay... bu görevin yerçekimini değiştiren tek adamdı.
Ve ben…
Dikişlerim patlamıştı.
Dizimdeki her sızı, onun her kurşuna meydan okuyan dik duruşuna çarpıp daha da acıtıyordu beni.
---
07:10 – Geçici Karargâh / Telsiz Çözümlemesi Sırasında
Operasyon başarıyla tamamlandı.
Makineli susturuldu, telsizli adam yakalandı.
Erdem ilk sorguyu yaptı.
Ben sadece uzaktan izledim.
Dizim sarılıydı ama aklım başka bir yerimdeydi.
Tuncay’ın omzu hâlâ kanıyordu.
Ama o sedyeyi reddetmişti
Defalarca ısrarlarıma rağmen tek bir cümle demişti
“Tim ayaktaysa, komutan yatmaz.”
O an… içimden geçen tek cümle şuydu:
“Bir adam, sadece fiziksel gücüyle değil, etrafındakilere korkuyu unutturmasıyla komutandır.”
Ve Tuncay... tam olarak buydu.
---
09:40 – Geçici Karargâh, Telsiz Odasının Arkası / YÜZLEŞME
Koridorlar sessizdi.
Bir iki çatlak kahkaha yankılanıyordu içeriden — operasyondan sağ çıkan her asker gibi, ölümün hemen sonrasındaki kısa ömre gülmeye çalışan seslerdi onlar.
Ama ben gülmüyordum.
Yürüyordum.
Topallayarak.
Omzumda hâlâ Erdem’in sardığı pansuman.
Tuncay… oradaydı.
Sol kolunu askıya almış, telsiz masasına sırtını dayamıştı.
Üzerindeki kanı bile silmemişti hâlâ.
Göz göze geldik.
Ben durdum.
O konuşmadı.
Ben de konuşmadım
Sonra içimde bir şey patladı.
Belki de acı değildi.
Belki de o an ilk kez... sadece dürüsttüm.
“Sen neden düşmüyorsun?”
Sesi duvarlara çarptı.
Benim bile istemediğim kadar kırık bir tonda çıkmıştı ağzımdan.
Ama geri alamazdım.
Tuncay gözlerini bana çevirdi.
Bir cevap vermedi.
Sadece baktı.
Bana değil.
Dizime.
Sarılı bandaja.
Sonra tekrar gözlerime.
“Düşmek istemiyorum da ondan olabilir,” dedi.
“Ya da... senin düştüğün yerde beni ayakta görmen gerekiyordur.”
Burnumun direği sızladı.
Tuncay bana acımamıştı.
Acıyan bakışlardan kaçtığım tek adam oydu zaten.
“Senin gibi olmak mümkün değil,” dedim.
Tuncay başını eğdi.
Bir anlık bir gülümseme geçti dudak kenarına, ama acıyla karışık bir şeydi o.
“Ben de senin gibi olamam, Seyde,” dedi.
“Bense… kanarken bile seni kollamayı bırakmadım. Bırakmam da.”
Yutkundum.
Bir şeyler söylemeliydim.
Ama boğazımda her kelime kanla bulanıyordu sanki.
Sonra... bir adım attım.
Tam karşısına geçtim.
Aramızda bir masa vardı.
Ama gözlerinde öyle bir şey vardı ki, o masa yoktu artık.
Hiçbir şey yoktu.
Sadece biz vardık.
“Dikişlerim açıldı. Biliyorum.”
“Ama... daha kötü olanı biliyor musun?”
“Ben açılan dikişi değil, senin duruşunu taşıyamıyorum. Bu bana ağır.”
Tuncay sustu.
Bir süre.
Sonra sadece şunu dedi:
“Sen bana yük değilsin Seyde. Ama kendine merhametin yok. O yüzden kanıyorsun.”
Sessizlik.
Derin.
Ezici.
Ve o an anladım.
Ben onu hâlâ affetmemiştim.
Ama hâlâ seviyordum da.
İkisini birden taşımak, patlayan bir dikişten daha ağırdı.
Tuncay arkasını döndü.
Kapıya yürüdü.
Ama çıkmadan önce durdu.
“Bu gece fazla konuşmayalım,” dedi.
“Çünkü ben... kanarken dürüst olurum. O da seni yaralar.”
Çıktı.
Ben, dizimdeki sargının altından kan sızarken, odanın ortasında bir başıma kalmıştım
Ve ilk defa...
Bir savaşın ortasında değil, sonrasındaki sessizlikte kaybolmuştum
---
Bölüm sonu