Kucağımdaki bebeği Lilura'ya verdim.
Ellerim küçücük bedeninden ayrılırken içimde garip bir his vardı. Bebeğim, kızım... Onu bırakmak istemiyordum ama eşim bitkin haldeydi, yardıma ihtiyacı vardı ve Lilura oradaydı, kollarını uzatmış bekliyordu. "Al," dedim sessizce. "Eşime yardım et, ben şifacıları çağırayım."
Ve o anda bir şeyler oldu.
Lilura'nın etrafı mor toz bulutlarına döndü. Önce gözlerime inanamadım. Mor dumanlar sanki canlıymış gibi kıvrılıyor, onun ayaklarının dibinden yukarı doğru yükseliyor, vücudunu sarmalıyordu. Odadaki meşalelerin alevleri mora döndü, duvarlardaki gölgeler dans etmeye başladı.
Odayı çığlıklar sardı.
"Bak! Bakın!" diye bağırdı şifacılardan biri, parmağını Lilura'ya doğrultarak. "Cadı! O bir cadı!"
"Tanrım, bizi öldürecek!"
"Kaçın! Kaçın!"
Şifacılar birbirlerine çarparak geri çekilmeye çalışıyor, kimisi duvara yaslanıp titriyor, kimisi kapıya koşuyor ama bacakları tutmuyor, yere düşüp çığlık atıyordu. Eşim yatakta donakalmıştı, gözleri faltaşı gibi açılmış, elleriyle ağzını kapatmıştı. Hizmetçilerden biri bayıldı, yere yığıldı. Diğerleri duvarlara sinmiş, korkudan nefes bile alamıyordu.
Benim gözlerim Lilura'nın etrafında dönen mor toz bulutlarına takılıp kaldı. Hareket edemiyordum. Konuşamıyordum. O mor dumanlar beni adeta hipnotize etmişti. İçimdeki kurt çılgınca uluyor, bir şeylerin çok yanlış olduğunu haykırıyordu ama bedenim zincire vurulmuş gibiydi.
Ve sonunda Lilura bana döndü.
"Kralım," dedi. Gözlerinde tuhaf bir bakış vardı. O ana kadar gördüğüm o sinsi, oyuncu, cilveli bakış değildi bu. Bu bambaşka bir şeydi. Binlerce yıllık bir bilgelik miydi, yoksa binlerce yıllık bir nefret miydi, bilemiyordum. Ama o gözlerin içinde sonsuzluk vardı. Ve sonsuzluğun içinde karanlık.
"Sonunuza hoş geldiniz," dedi.
Sesi odada yankılandı. Normal bir ses değildi bu. Sanki aynı anda hem fısıldıyor hem haykırıyor, hem kadın sesi hem de rüzgarın uğultusu gibiydi. Tüylerim diken diken oldu.
Ellerindeki bebeğime eğildi. Küçücük kızım, gözlerini ona dikmiş, masum masum bakıyordu. Lilura dudaklarını bebeğimin alnına değdirdi, sonra başını kaldırdı.
Ve o an, anlamadığım bir dilde konuşmaya başladı.
Sözler kulaklarıma yabancıydı ama her biri sanki hançer gibi göğsüme saplanıyordu. Dilin kendisi acı veriyordu. Harfler keskin, heceler zehir gibiydi. Lilura'nın sesi giderek yükseliyor, odadaki meşaleler her kelimede titreyip sönüyor, duvarlar inliyor, yer sarsılıyordu. Mor dumanlar bebeğimin etrafını sardı, onu bir kozanın içine aldı.
Bebeğimin ağzından kanlar akmaya başladı.
İlk damla dudaklarının kenarından süzülüp çenesine damladığında, içimdeki kurt öyle bir feryat kopardı ki, sanki ruhum ikiye bölünüyordu. Kanlar önce sızıntı halindeydi, sonra bir anda sel oldu. Bebeğimin minik ağzından kıpkırmızı, sıcak kan boşalıyor, Lilura'nın mor elbiselerini boyuyor, yere damlıyor, taş zeminin üzerinde küçük kırmızı göller oluşturuyordu.
Bebeğim ağlamıyordu. Çığlık atmıyordu. Sadece bakıyordu. Bana bakıyordu. O masum, o minik, o yeni doğmuş gözleriyle bana bakıyordu. Ve kan akıyordu.
Koşmak istedim. Onu Lilura'nın elinden kapmak, o karanlık dumanların arasından çekip almak, kollarıma sarıp korumak istedim. Ama ayaklarım yere çivilenmişti. Kollarım yanlarımdan aşağı sarkıyordu. Dilim damağıma yapışmıştı. Sadece bakabiliyordum. Sadece seyredebiliyordum. Kendi kızımın gözlerinin içine bakarken, onun gözlerindeki ışığın söndüğünü görüyordum.
Lilura'nın büyüsü bittiğinde, mor bulutlar dağılmaya başladı.
"Bundan sonra asla mutlu olmayacaksın," dedi Lilura, gözlerini gözlerime dikerek. Sesi artık o tuhaf, o doğaüstü tınıdan arınmıştı. Sadece bir kadının sesiydi. Ama içinde öyle bir keskinlik, öyle bir soğukluk vardı ki, bin bıçak saplanmış gibi hissettim. "Bu senin sonsuza kadar ki lanetin olacak."
Sonra gülümsedi. O tanıdık, o sinsi, o beni yıllarca zehirleyen gülümsemeydi bu. Ama şimdi anlamıştım. Bu gülümsemenin ardında ne kadar büyük bir karanlık olduğunu.
Ve o mor bulutlara karışarak kayboldu.
Dumanlar onu sardı, içine aldı, yukarı doğru yükseldi. Bir an Lilura'nın siluetini gördüm morun içinde, sonra o da eridi, dağıldı, kayboldu. Meşaleler yeniden alevlendi, odadaki gölgeler yerlerine döndü. Sadece havada hafif bir kükürt kokusu kalmıştı. Ve o mor dumanlardan geriye kalan tek şey, yerde yatan bebeğimdi.
"Bebeğim!" dedim.
Ama artık çok geçti.
Bebeğim ölmüştü. Yerde cansız bedeni duruyordu. Minik elleri açık, parmakları hafif kıvrılmış, gözleri yarı aralık... O gözler ki bir dakika önce bana bakıyordu, şimdi boşluğa dalıyordu. Dudaklarının kenarında kurumuş kan izleri, alnında Lilura'nın dudaklarının değdiği yerde mor bir leke vardı. Küçücük göğsü kımıldamıyordu. O minik kalbi atmıyordu artık.
Odada ki kimseden çıt çıkmıyordu. Hatta nefes bile almaya çekiniyorlardı.
Hizmetçiler duvarlara sinmiş, elleriyle ağızlarını kapatmış, gözlerini yerdeki o küçük bedenden alamıyorlardı. Şifacılardan biri titreyerek diz çökmüş, sessizce ağlıyordu. Diğeri arkasını dönmüş, duvara ellerini dayamış, kendini tutmaya çalışıyordu. Eşim yatakta donup kalmıştı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesi çıkmıyordu. Çığlık atamayacak kadar korkmuştu, ağlayamayacak kadar şoktaydı.
Hızla bebeği yerden aldım.
Ellerim kucağıma aldığında o beden ne kadar hafifti. Yeni doğmuş bir bebek ne kadar hafif olursa o kadar. Ama şimdi bu hafiflik, içimi parçalayan bir ağırlığa dönüşüyordu. Onu kollarıma sardım, sımsıkı sardım, belki sıcaklığım onu geri getirir diye. Belki kalbimin atışları onunkini uyandırır diye. Ama bedeni soğuktu. Soğuk ve hareketsizdi.
İçimden bir parçam kırıldı.
Tarif edemeyeceğim bir şeydi bu. Bir baba için kızını kaybetmek... Ama bu sadece bir kayıp değildi. Bu bir parçalanmaydı. Ruhumun derinliklerinde bir şey çatırdadı, sarsıldı, sonra paramparça oldu. Sanki göğüs kafesimin içinde bir bomba patlamış, kalbimden geriye hiçbir şey kalmamıştı. O boşluk, o uçurum, o hiçlik...
Bebeğimin yeni var olan, bebeğimin dünyada ki zamanının dolduğunu içimdeki kurdum hissetti.
Kurdum hissetti. Hissetti ki bu bedenin içinde artık bir ruh yok. Hissetti ki kızım, kanımdan kan, etimden et olan o masum varlık, daha nefes almayı tam öğrenemeden, daha gözlerini dünyaya tam açamadan, daha babasının sesini tam duyamadan gitmişti. Hissetti ki bu acı, sıradan bir acı değildi. Bu, bir babanın yüreğine saplanmış, asla çıkmayacak bir kılıçtı.
Ve o an içimden asla insan sesine benzemeyen hayvani bir sesle bağırdım.
Ağzımdan çıkan ses ne bir çığlıktı, ne bir feryattı. O, binlerce yıllık kurt adam kanının, binlerce yıllık Alfa'nın, parçalanmış bir babanın haykırışıydı. Ses öyle derindi ki, boğazımı yırtarcasına çıkıyordu. Öyle güçlüydü ki, odanın camları paramparça oldu. Öyle acılıydı ki, duvarlar sarsıldı, avizeler yere düştü, taht odasına kadar yankılandı.
Bu ses, eminim ki tüm diyarı tutmuştu.
Dağlarda yankılandı, vadilerde gezindi, ovalarda dolaştı. Sürülerin alfaları başlarını kaldırıp gökyüzüne baktı, kurtlar uludu, kuşlar uçtu, tüm doğa bu çığlıkla sarsıldı. Binlerce yıl yaşamış en yaşlı kurtlar bile böyle bir feryat duymamıştı. Çünkü bu ses, sadece bir çığlık değildi. Bu, bir babanın kızının yok oluşuna isyanıydı. Bu, bir Alfa'nın lanetlenişine karşı duruşuydu. Bu, bir ölümsüzün, asla iyileşmeyecek bir yaranın ilk haykırışıydı.
Çığlığım bittiğinde, dizlerimin bağı çözüldü. Bebeğimi hâlâ kollarımda tutuyordum, onu göğsüme bastırmıştım. Yere çöktüm, başımı onun küçücük bedenine gömdüm. Soğuk tenini hissettim yanağımda. O masum kokusunu duydum hâlâ. Ama içinde hayat yoktu. Sadece benim gözyaşlarım vardı, onun donmuş teninde süzülen.
O an anladım.
Lilura'nın laneti işlemişti. Bundan sonra asla mutlu olmayacaktım. Bu sadece bir tehdit değil, bir kaderdi. Ve ben, kızımın cansız bedenini kollarımda taşırken, bu lanetin beni sonsuza kadar takip edeceğini biliyordum. Her nefesimde, her adımımda, her uyandığım sabah, bu lanet orada olacaktı. Kızımın kanlar içindeki yüzü, Lilura'nın mor dumanları, o anlamadığım dilde fısıldanan sözler...
Asla unutmayacaktım.
Asla affetmeyecektim.
Dizlerimin üzerinde, kızımın soğuyan bedenini göğsüme bastırmış, odanın ortasında öylece kalakaldım. Etrafımda korkudan donmuş insanlar, arkamda paramparça olmuş camlar, başımda sönmüş meşalelerin dumanı...
Ve içimde, o hayvani çığlığın ardından geriye kalan tek şey: derin, tarifsiz, sonsuz bir sessizlik.
Bu olaydan sonra kendimi odama kilitledim.
Kapıyı kapatırken arkamda kalan oda, o korkunç gece, bebeğimin cansız bedeni, eşimin donakalmış yüzü... Hepsini dışarıda bıraktım. Ya da öyle sandım. Ama hiçbiri dışarıda kalmadı. Onları da yanımda getirdim, içime gömdüm, ruhumun en derin karanlığına hapsettim. Ve orada, o karanlıkta, baş başa kaldık.
Lilura'nın bana yaptığı büyü çözülmüştü.
Yıllar süren o lanetli büyünün etkisi, bebeğimin ölümüyle birlikte bir anda buharlaşıp gitmişti. Sanki karanlık bir perde gözlerimden çekilmişti. Ve perde kalktığında, geride kalan manzara cehennemden farksızdı. Yaptığım hatalar, birer birer karşıma dikiliyor, her biri kalbime hançer gibi saplanıyordu.
O yardımcıyı içeri aldığım ilk gece... Eşim hamileyken onunla çalışma odamda yaşadığım her lanetli an... Eşimin doğum sancısı çektiği sırada hâlâ o cadının içinde olmam... Bebeğimi doğar doğmaz ona vermem... Bunların hepsi, her bir detayıyla beynime kazınmıştı. Uyuduğumda rüyalarımda, uyanık olduğumda hayallerimde, gözlerimi kapadığımda, açtığımda... Her yerdelerdi. Peşimi bırakmıyorlardı.
Bebeğimin ölümü omuzlarımda kocaman bir yük olarak duruyordu. O minik bedenin ağırlığıydı bu. O masum gözlerin bana son bakışıydı. Dudaklarından süzülen kanın sıcaklığıydı. Taşıdıkça ağırlaşan, ağırlaştıkça beni ezen, beni yere çöktüren bir yüktü bu. Ve onu kimseyle paylaşamazdım. Çünkü bu yükü taşımayı hak eden bendim. Bebeğimin katili bendim. Onu o cadının kollarına ben verdim. Onu o lanetin içine ben ittim.
Aradan kaç gün geçti bilmiyordum.
Zaman kavramını yitirmiştim. Odamın perdelerini sıkı sıkı kapatmıştım, güneş girsin istemiyordum. Yatakta saatlerce, günlerce öylece uzanıp tavana bakıyordum. Bazen yataktan kalkıp duvara yaslanıp saatlerce oturuyordum. Bazen de yerde, halının üzerinde, kendimi yumruk haline getirip öylece kalıyordum. Yemek yemiyordum. Su içmiyordum. Hizmetçiler kapıma yemek bırakıyor, ben onları olduğu gibi bırakıyordum. Sonra gelip soğumuş tabakları alıyorlardı. Kaç gün böyle geçti? Üç mü? Beş mi? Yoksa daha fazla mı? Bilmiyordum.
Betam bir gece odama geldi.
Kapının hafifçe açıldığını duydum. Ayak sesleri ağırdı, tereddütlüydü. Odamın kapısına vurdu, ses vermedim. Bir daha vurdu, yine ses vermedim. Sonra yavaşça kapıyı araladı. Loş ışıkta siluetini seçtim. Betham'dı. Yüzlerce yıldır yanımda olan, her savaşta, her krizde, her kayıpta omuz omuza durduğum sadık betam.
Karşıma geçip oturdu. Bir süre sessizce bana baktı. Gözlerinde ne olduğunu görmek istemiyordum. Merhamet miydi? Acıma mıydı? Yoksa tıpkı diğerleri gibi bana artık işe yaramaz bir kral gözüyle mi bakıyordu? Bilmiyordum. Bakmak istemiyordum.
"Kralım," dedi sonunda. Sesi alçaktı, sakindi. "Artık kendinize gelmeniz gerekiyor."
Cevap vermedim. Duvardaki lekeye bakmaya devam ettim. Belki bir böcek iziydi, belki nemden oluşmuştu, belki de benim gözlerimin yanılmasıydı. Ne olduğunun bir önemi yoktu. Bakacak bir şey olması yeterdi.
"Kendinizi burada mahvetmeniz hiçbir şeyi değiştirmeyecek," dedi Betam. Sesinde hafif bir sertlik vardı. "Hatta o Lilura denilen cadıdan intikamınızı almanız gerekiyor."
İntikam. Bu kelime içimde bir şeyleri kıpırdattı. Ama sadece kıpırdattı. Harekete geçirecek kadar değil. O kadar derinlere batmıştım ki, intikam ateşi bile yakamıyordu beni.
Betam sustu. Sessizce oturdu karşımda. Ben ise ona bakmıyordum bile. Gözlerim duvarda, aklım o gecede, kalbim paramparçaydı.
"Bir de..." dedi Betam, sesi titredi. "Bir de şey var Kralım."
Sözleri ağzında düğümlendi. Kelimeler çıkmıyordu. Betam'ın böyle tereddüt ettiğini, böyle ne diyeceğini bilemediğini ilk kez görüyordum. Her zaman kararlı, her zaman dik duran, her zaman söyleyecek sözü hazır olan betamım şimdi susuyor, gözlerini kaçırıyor, ellerini dizlerinde ovuşturuyordu.
Gözlerimi boş boş baktığım duvardan alıp Betam'a baktım. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki... Bir savaşçının savaş meydanında düşmanı görüp de geri çekilmek zorunda kaldığı o anki ifade... Kaçınılmaz olanı kabullenmenin ağırlığı vardı yüzünde.
"Bir de ne var?" dedim. Sesim çatallıydı, kullanmadığım günlerin etkisiyle kısılmıştı. Ama söylediğim kelimeler odanın sessizliğinde bir taş gibi düştü.
Betam derin bir nefes aldı. Gözlerini yere dikti, sonra kaldırdı, tekrar indirdi. Ağzını açtı, kapadı, tekrar açtı. Onu bu halde görmek, içimdeki o karanlık duvarın bir yerlerinden çatlaklar oluşmasına neden oluyordu.
"Eşiniz," dedi sonunda. Kelimeler ağzından dökülürken sanki her hecesi onu da yaralıyordu. "Eşinizi kaybettik."
O an odadaki sessizlik öyle bir ağırlaştı ki, sanki üzerimize binlerce tonluk bir kaya düştü. Nefes alamıyordum. Gözlerim Betam'ın yüzüne takılı kalmıştı, ama onu görmüyordum. Gözlerimin önüne başka bir şey geliyordu: eşimin yüzü. O gece doğum odasında, bebeğimiz doğduğunda, bana baktığı o son an. Yorgundu, bitkindi ama gözlerinde bir umut vardı. Bana baktığında hâlâ bir şeylerin düzeleceğine inanıyordu. Benim her şeyi düzelteceğime inanıyordu.
"O geceden sonra asla toparlanamadı," dedi Betam. Sesinde bir pişmanlık, bir suçluluk vardı. Sanki onu koruyamamış olmanın utancını taşıyordu. "Ve bu sabah kalbine gümüş bir hançer saplanmış olarak bulundu odasında."
Betam tekrar sustu. Ama bu sefer gerçekten sustu. Söyleyecek başka sözü yoktu. Çünkü söylenecek başka bir şey yoktu. Eşim gitmişti. Bebeğimizin ardından, dayanamamıştı. O gece yaşananların şoku, bebeğini kaybetmenin acısı, kocasının aslında bir cadının büyüsü altında olduğunu öğrenmenin yıkımı... Hepsi birikmiş, taşmış, ve o zavallı kadın, kaldıramayacağı bir yükün altında ezilip gitmişti.
Zavallı eşim, dedim içimden.
Bir zamanlar aklıma geldi. Lilura'dan öncesi. O günler geldi aklıma. Onunla evlendiğim ilk günler. Babamın isteği üzerine evlenmiştik, gerçek eşim değildi belki ama... Ama onu seviyordum. Evet, seviyordum. O gülüşünü seviyordum, utangaç bakışlarını seviyordum, sabah erkenden kalkıp benim için kahve hazırlamasını seviyordum. Savaşlardan döndüğümde beni kapıda karşılayışını, yorgunluğumu görüp elimi tutuşunu, "Hoş geldin," deyişini seviyordum. Onunla huzurluydum. Mutluydum.
Ama Lilura her şeyi mahvetmişti.
O cadı, o şeytan, o lanetli varlık... Sadece bebeğimi değil, eşimi de kaybetmeme neden olmuştu. Bebeğimi onun elleriyle öldürtmüş, eşimi de o acıya dayanamayıp canına kıymaya itmişti. Ve ben, Azkhar, Alfa Kral, ölümsüzlerin en güçlüsü, bütün bunları durduramamıştım. Hatta bunların hepsinin içinde olmuştum. Büyü altında bile olsam, hatalarım, ihmalim, körlüğüm yüzünden olmuştu hepsi.
Betam yine o çenesini kapalı tutamadı ve konuşmaya başladı.
"Alfa Kralım," dedi, sesi artık daha kararlıydı. "Uğrunuza öl de anında öleyim. Ben sizin bir emir erinizim, siz ne derseniz onu yaparım. Ama..."
Bir an duraksadı. Sanki söyleyeceği sözlerin ağırlığı altında eziliyordu.
"Ama alfalar artık benim sözlerimi dinlemiyor. Sizin delirdiğinizi, artık işe yaramaz bir kral olduğunuzu söyleyen dedikodular yayılmaya başladı."
Betam'ın sözleri odada yankılandı. İşe yaramaz kral. Delirmiş kral. Bu sözlerin bana ne kadar uzak olduğunu düşündüm. Yıllar önce, babam krallığı devrettiğinde, tüm alfaların gözünde güçlü, kararlı, korkusuz bir kraldım. Sınır savaşlarını bitirdim, anlaşmazlıkları çözdüm, krallığı babamın zamanındaki halinden çok daha ileriye taşıdım. Şimdi ise... Şimdi ben, taht odasında oturup duvarlara yumruk atan, odasına kapanıp günlerce çıkmayan, bebeği ölen, eşi intihar eden zavallı bir kraldım. Haklılardı belki de. Belki gerçekten işe yaramaz bir kral olmuştum.
"Hatta kendi aralarında," dedi Betam, sesi iyice alçaldı, "tüm alfalar toplanarak yeni bir kral seçmeye karar vermişler. Yarın tüm alfaların katıldığı bir toplantı yapacaklar."
Yeni bir kral. Benim tahttan indirilmem. Binlerce yıldır ailemin yönettiği bu krallığın, bu sürülerin, bu toprakların benden alınması. Babamın ruhu bunu duysa neler hissederdi? Atalarımın kemikleri sızlardı mezar taşlarının altında. Ben, Azkhar, Alfa Kralların en güçlüsü, bir cadının oyuncağı olmuş, her şeyimi kaybetmiş, şimdi de tahtımı kaybetmek üzereydim.
"Nerdeymiş bu toplantı?" dedim. Sağ kaşımı kaldırarak sordum bunu. Sesimde bir soğukluk, bir keskinlik vardı. Günlerdir kullanılmayan kaslarım yeniden çalışmaya başlıyordu. İçimde bir şeyler uyanıyordu. Küllerin altında hâlâ yanan bir ateş vardı.
"Serin Ay sürüsünde yapılacakmış," dedi Betam. Gözlerinde bir ışık belirdi. Benim bu halimi görmek, benim soru sormam, benim kaşımı kaldırmam, ona umut vermişti. Betam'ım, sadık betamım, benim için her şeyi yapmaya hazır olan yoldaşım. Onun gözlerindeki o umut ışığını görmek, içimdeki ateşi biraz daha büyüttü.
"İyi o halde," dedim, yerimden doğrulurken. "Hazırlanın. Serin Ay sürüsüne ziyarete gidiyoruz."
Betam hemen ayağa kalktı. "Emredersiniz Kralım!" dedi. Sesindeki heyecanı, bağlılığı, sadakati hissediyordum. Yıllardır yanımdaydı, hiçbir zaman tereddüt etmemişti. Bana inanmıştı, benimle birlikte savaşmıştı, benim için ölmeye hazırdı. Şimdi de öyleydi. Ben toparlanmaya karar verdiğim anda, o da yanımdaydı.
Betam haklıydı. Artık kendime gelmem gerekiyordu. Olan hiçbir şeyi değiştiremezdim. Bebeğim geri gelmeyecekti. Eşim dirilmeyecekti. O lanetli geceyi silemezdim, Lilura'nın bana yaptıklarını geri alamazdım. Ama yapabileceğim şeyler vardı. Henüz her şey bitmemişti.
Krallığımı kurtarabilirdim.
Bu benim için bir seçenek değil, bir zorunluluktu. Babamın bana emanet ettiği bu krallık, atalarımın kanıyla sulanmış bu topraklar, benden başkasına geçemezdi. Ben düşerken, tahtım da düşemezdi. Ben bu krallığın kralıydım. Delirmiş olsam da, işe yaramaz olsam da, kaybedecek her şeyimi kaybetmiş olsam da... Kraldım. Ve kral olduğum sürece, kimse benim tahtımı elimden alamazdı.
Ve ardından, eski gücüme kavuşup o Lilura denilen cadıyı öldürmeliydim.
Lilura. O cadı. O lanetli varlık. Onun yüzünden bebeğim ölmüştü. Onun yüzünden eşim intihar etmişti. Onun yüzünden yıllarımı çalmış, aklımı çalmış, bedenimi çalmış, beni bir oyuncağa dönüştürmüştü. Şimdi de krallığımı çalmaya kalkışıyorlardı. Belki Lilura doğrudan bu işin içinde değildi ama onun yüzünden bu hale gelmiştim. Ve onun bedelini ödeyecekti. Ne kadar ölümsüz olduğunu, ne kadar lanetli olduğunu, ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Ama biliyordum ki, ben Azkhar'dım. Alfa Kralların en güçlüsüydüm. Ve intikam ateşi yanmaya başladı mı, önünde hiçbir engel duramazdı.
Kararlılıkla tahtımdan kalktım.
Bacaklarım günlerdir hareketsiz kaldığı için biraz sızladı, ama duymazdan geldim. Vücudum, ölümsüz bedenim, her zamanki gibi güçlüydü. Sadece ruhum sarsılmıştı. Ama artık ruhumu da toparlamanın zamanıydı.
Büyük odama gittim. Odamın kapısını açtığımda, hizmetçiler şaşkınlıkla bana baktılar. Günlerdir kapalı kalan kapının ardından çıkan kralı görmek onları şaşırtmıştı. Kimisi hemen eğildi, kimisi koşarak yanıma geldi, hizmet etmek için can atıyorlardı. Onları umursamadan büyük odama ilerledim.
Kraliyet kıyafetlerimi giydim.
Giysilerim dolapta tertemiz duruyordu, sanki beni bekliyorlardı. Önce siyah deri pantolonumu giydim, bacaklarıma tam oturuyordu. Sonra koyu kırmızı tuniğimi, üzerine işlenmiş altın kurt figürleriyle. Omuzlarıma, babamdan kalan kürk mantoyu attım. Bu manto, babamın omuzlarında yıllarca durmuş, onun savaşlarını, zaferlerini, krallığını temsil etmişti. Şimdi benim omuzlarımdaysa, bana babamın ruhunu, atalarımın gücünü hatırlatıyordu. Belime kılıcımı taktım. Ağırlığını hissetmek iyiydi. Günlerdir hissettiğim o boşluk, o hiçlik, yerini bir şeylere bırakmaya başlıyordu.
Aynada kendime baktım. Sakallarım uzamış, saçlarım dağılmış, gözlerimin altı morarmıştı. Ama gözlerimin içinde bir şey vardı. Ölmemiş bir şey. Hâlâ yanan bir şey. O ateş, o Alfa ateşi, o kurt kanının binlerce yıllık öfkesi... Hâlâ oradaydı.
Ellerimle sakallarımı düzelttim, saçlarımı geriye taradım. Hizmetçilere sıcak su getirmelerini söyledim, yüzümü yıkadım, elimi yüzümü temizledim. Her hareketimde, her temizlenen kirden, her düzeltilen saç telinden, biraz daha eski halime dönüyordum. Eski gücüme, eski kararlılığıma, eski kralıma.
Taht odama gelip oturdum.
Taht odası bomboştu. Duvarlarda hâlâ o gece açtığım çatlaklar duruyordu. Kolçak paramparçaydı, yenisi takılmamıştı. Ama tahtın kendisi sapasağlamdı. Binlerce yıldır olduğu gibi. Tıpkı benim gibi. Ne kadar paramparça olsam da, ne kadar yıkılmış olsam da, ayaktaydım. Hâlâ ayaktaydım.
Kararlı bir şekilde Betam'ın hazırlıkları tamamlamasını ve Serin Ay'a yapılacak yolculuğu beklemeye başladım.
Tahtta otururken parmaklarım tahtın soğuk metalinde geziniyordu. Kolçak yoktu, elim boşlukta kalıyordu. Ama önemli değildi. Kolçaksız da oturabilirdim. Kolsuz da oturabilirdim. Bacaksız da oturabilirdim. Ama tahtımda oturacaktım. Kimse beni indiremeyecekti.
Betam içeri girdi. "Kralım, hazırlıklar tamamlandı. En iyi savaşçılarımızı aldım, yolda sizi koruyacaklar. Atlar hazır, yolculuk için erzaklar konuldu. Sabah ilk ışıkla birlikte yola çıkabiliriz."
"İyi," dedim. "Sabah ilk ışıkla çıkıyoruz."
Betam başını eğdi, çıkmak üzere döndü.
"Betam," diye seslendim.
Durdı, bana döndü.
"Teşekkür ederim," dedim. "Yanımda olduğun için."
Betam'ın gözleri doldu. Yıllardır yanımdaydı, savaşlarda ölümün tam ortasında omuz omuza savaşmıştık, ama ondan hiç teşekkür duymamıştı. Belki de hiç ihtiyaç duymamıştı. Ama bu gece, bu sözleri söylemek içimden geldi.
Betam bir şey demedi, sadece başını eğdi ve çıktı.
Taht odasında yapayalnız kaldım. Gecenin sessizliği içimdeki fırtınayla yarışıyordu. Duvardaki çatlakları seyrettim. Elimde paramparça olan kolçağı seyrettim. Mor dumanların yükseldiği o noktayı seyrettim. Bebeğimin kanlarının aktığı yeri seyrettim.
Yarın, dedim içimden. Yarın Serin Ay sürüsüne gidiyorum. Alfalar toplanmış, benim yerime yeni bir kral seçmeye kalkışacaklar. Görecekler. Görecekler ki Azkhar ölmedi. Azkhar bitmedi. Azkhar hâlâ ayakta. Ve Azkhar hâlâ Kralların Kralı.
Ve sonra Lilura. Sen nerede olursan ol, ne kadar saklanırsan saklan, bil ki seni bulacağım. Bebeğimin hesabını soracağım. Eşimin hesabını soracağım. Çaldığın yılların, mahvettiğin hayatların, söndürdüğün ışıkların hesabını soracağım. Ölümsüz müsün? Lanetli misin? Umurumda değil. Seni öldürecek bir yol bulacağım. Ve o güne kadar, nefes aldığım her an, attığım her adım, sadece o gün için olacak.
Parmaklarımı tahtın soğuk metalinde gezdirdim. Bu taht, atalarımın tahtı. Bu taht, babamın tahtı. Bu taht, benim tahtım. Ve bu tahtta, o cadının laneti bitene kadar, o intikam alınıncaya kadar, oturmaya devam edeceğim.
Sabahı beklerken gözlerimi kapadım. Ama uyumadım. Uyuyamazdım. Her göz kapayışımda bebeğimin kanlar içindeki yüzü geliyordu. Her sessizlikte eşimin odasında gümüş hançerle bulunuşu yankılanıyordu. Ama bu sefer kaçmıyordum. Bu sefer onlarla birlikte oturuyordum. Onları hissediyor, onları taşıyor, onların acısını yükleniyordum. Çünkü artık biliyordum ki, bu acıdan kaçmak yoktu. Onunla yaşamayı öğrenmek, onu bir silaha dönüştürmek, onunla intikamımı almak vardı.
Sabahın ilk ışıkları pencereden süzülmeye başladığında, ayağa kalktım. Kılıcımı belimde hissettim. Omzumda babamın kürk mantosu. Göğsümde bebeğimin ve eşimin acısı. Ve içimde, küllerin altından yeniden doğan o ateş.
Yürümeye başladım. Taht odasının kapısından, koridorlardan, büyük salondan geçtim. Kapıda Betam ve savaşçılarım beni bekliyordu. Atlar hazırdı. Yolculuk başlamak üzereydi.
Arkama dönüp bir kez daha krallığıma baktım. Sonra başımı öne çevirdim, gözlerimi yola diktim.
Serin Ay sürüsü, işte geliyorum. Alfalar, işte geliyorum. Ve sen Lilura, nerede olursan ol, işte geliyorum.