Biz bankta kahkahalarla gülüp çekirdek çıtlatırken, parkın çakıllı yolundan gelen topuklu bot sesleri gecenin ayazını bıçak gibi kesti.
Karanlığın içinden kürk yakalı, siyah kaşe kabanı ve kusursuz fönlü kumral saçlarıyla Merve Abla belirdi.
Selin’in ablası.
Merve Abla, mahallenin en burnu havada, insanı tek bir bakışıyla süzen o mesafeli tiplerindendi. Ağzından tatlı bir söz duymak neredeyse imkânsızdı, her şeye bir kulp bulur, insanı iğneleyen laflarıyla meşhurdu. Ama ne ben ne de Feride onun bu huysuzluklarına tek bir gün olsun kırılmazdık, arkasından kötü tek kelime etmezdik.
Çünkü Merve Abla'nın o dik duruşunun ardındaki hikâyeyi ikimiz de çok iyi bilirdik.
Babaları ikisi de henüz çocukken vefat etmişti. Anneleri ise "Ben bu sefaleti çekemem" diyerek onları bir başlarına bırakıp zengin bir adamın peşinden mahalleyi terk etmişti. Merve Abla o zamanlar üniversite sınavına hazırlanıyordu; hayalleri, okumak istediği bir bölüm ve yaşamak istediği bir hayatı vardı. Ama tek bir an bile düşünmeden kendi okulundan, geleceğinden vazgeçmişti. Gece gündüz bir tekstil atölyesinde çalışmış, boş zamanında temizliğe gitmiş ve Selin’i okutmuştu. Selin anaokulu öğretmeni olabildiyse, Merve Abla’nın kendi gençliğini feda etmesi sayesindeydi. Bu yüzden Selin için dünyada ablasından ötesi yoktu, biz de onun o soğuk zırhının altında ne kadar yaralı bir kalp taşıdığını bilip susardık. Merve Abla şu an bir şirkette sekreterlik yapıyordu, artık daha rahat bir meslek hayatı vardı.
Merve Abla bankın önüne gelip durdu. Ellerini kabanının ceplerine sokmuş, kısılan gözleriyle üçümüzü ve masanın üstündeki çekirdek kabuklarını süzdü.
"Selin?" dedi Merve Abla, o her zamanki buyurgan ve mesafeli ses tonuyla. "Evde ders planı hazırlayacağım diyordun, burada sokak çocukları gibi çekirdek mi çitliyorsun bu dondurucu ayazda?"
Selin anında yerinden fırladı, sanki az önce mahalleyi birbirine katan deli dolu kız o değilmiş gibi ablasının koluna yapıştı. Yüzünde kocaman, sevgi dolu bir tebessüm açtı. "Abla! Geldin mi işten? Donduk biraz ama hava alalım dedik ya, bak Dila’yla Feride de burada."
Merve Abla hafifçe başını salladı, bakışları bana ve Feride’ye kaydı. "İyi akşamlar kızlar."
"İyi akşamlar Merve Abla," dedi Feride çekingen bir sesle, toparlanıp bankta yer açmaya çalışarak. "Oturmaz mısın bir iki dakika?"
"Yok, oturamam, üstüm başım dondu zaten," dedi Merve Abla omuz silkerek. Ama gözleri parkın karanlığında değil, hemen sokağın köşesindeki kıraathanenin sarı lambalarında geziniyordu.
Sonra aniden kaşlarını hafifçe çatıp bana döndü. "Dila, Alparslan’la aranızda bir şey mi oldu sizin?"
Soru öyle beklenmedik, öyle damdan düşer gibi geldi ki elimdeki çekirdek masaya döküldü. Kalbim tekledi. "N-ne olmuş ki?"
Merve Abla dudak büktü, ses tonunda tuhaf, tanımlayamadığım bir alaycılık ve gizlemeye çalıştığı bir merak vardı. "Durağın oradan geliyordum. Kahvenin önünde Alparslan, abisi falan dikiliyordu. Murat itini neredeyse duvara yapıştırmışlar, mahalle çalkalanıyor. Alparslan da deli gibi burnundan soluyordu. Yanlarından geçerken duydum; senin adın geçiyordu. 'Bir daha mahalleden bir kıza yaklaşırsa yaşatmam' falan diyordu."
Merve Abla bunu söylerken yüzüme öyle bir baktı ki... O yeşil gözlerimi, montumun yakalarını, yüzümdeki kızarıklığı adeta röntgen çeker gibi inceledi. Bakışlarında sadece bir abla korumacılığı yoktu; sanki başka bir şey, Alparslan’ın adını ağzına alırken ses tonuna yerleşen tuhaf bir hassasiyet, hafif bir huzursuzluk vardı.
"Murat bakkalın önünde önümüzü kesti de Merve Abla," dedim sesimin düz çıkmasına gayret ederek. "Mira da yanımızdaydı, korktuk. Alparslan Abi'ler de denk geldi, araya girdiler sadece."
"Alparslan Abi'ler denk geldi öyle mi?" dedi Merve, 'Alparslan' derken sesini hafifçe uzatarak. Bakışlarını tekrar kahvehanenin olduğu köşeye çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, acı bir tebessüm kıvrıldı. "İyi yapmışlar. O Murat zaten hadsiz bir herif. Ama Alparslan da pek bir hırçınlaşmış bu aralar... Her şeye bu kadar öfkelenmezdi normalde. Bir gariplik var onda da."
O an göğsümün sol yanına görünmez bir iğne battı sanki.
Merve Abla’nın Alparslan’dan bahsederken takındığı o hâl, onu çok iyi tanıyormuş gibi kurduğu cümleler ve gözlerinde anlık parlayıp sönen o dikkat...
Yok canım, dedim kendi kendime. Yanlış anlıyordum. Merve Abla herkese karşı böyleydi; her şeyi bilmek ister, her meselede bir fikir sahibi olurdu. Ama içimdeki o şüphe tohumu bir kere kıpırdanmıştı işte. Acaba Merve Abla... Alparslan’a sadece mahalleden bir esnaf gözüyle mi bakıyordu, yoksa onun da baktığı yerde benim dokuz yıldır yandığım o yangının bir benzeri mi tütüyordu?
Emin olamıyordum. Belki de sadece kuruntuydu, mektuptan sonra her şeyden nem kapar hale gelmiştim.
"Neyse," dedi Merve Abla kabanının yakasını biraz daha kaldırarak, o anki dalgın havasından hızla sıyrıldı. "Selin, toparlan hadi. Yeter bu kadar ayazda laklak ettiğiniz. Yarın sabah okulun var senin, veletlerin peşinde sürüneceksin yine."
"Aman abla ya, iki dakika dedikodu yapıyorduk şurada," diye mızmızlandı Selin ama hemen yerdeki poşeti toplamaya başladı.
Merve Abla bana son bir kez daha baktı; o sorgulayan, Alparslan’ın korumacılığının ardındaki sebebi çözmek isteyen bakışlarını üzerimden çekmeden başını salladı. "Hadi size de iyi akşamlar kızlar. Dila, kardeşini de al git eve, bu saatte ortalık tekin değil."
"İyi akşamlar Merve Abla," dedim yavaşça.
Merve Abla ve Selin çakıllı yoldan çıkışa doğru yürürken, Feride yanıma yaklaşıp kolumu tuttu. "Dila... Sen iyi misin? Rengin attı yine birden."
"İyiyim," diye fısıldadım, kaydıraktan kayıp bana doğru koşan Mira’nın elini tutarken. Ama gözlerim bir Merve Abla’nın uzaklaşan kürk yakalı silüetine, bir de köşedeki kahvehanenin ışıklarına kayıyordu. İçimdeki sular bir türlü durulmak bilmiyordu.
Parkın çıkışına doğru yürürken, köşedeki kahvehanenin sarı ışıkları altından üç heybetli silüet yola döküldü.
Alparslan, Kuzey Abi ve Yiğit Abi.
"Hâlâ buradasınız," dedi Alparslan. Sesi tok ve otoriterdi ama gözleri hızla üzerimizde gezindi. Bakışları Merve Abla’yı bulunca kaşları hafifçe havalandı, başıyla kısa bir selam verdi: "Merve."
"Alparslan," dedi Merve Abla. Az önceki o mesafeli, iğneleyici tavrı sanki bir anda yumuşamış gibiydi. Dudaklarında incecik bir tebessüm belirdi, ellerini kaşe kabanının ceplerine sokup omuzlarını hafifçe dikleştirdi. "Ben de kızları toparlıyordum tam. Ayazda oturuyorlar akıllarınca."
Alparslan derin bir nefes verip ellerini montunun ceplerine yerleştirdi. "İyi yapmışsın. Dağılın artık, gece ayazı çöktü iyice." Sonra bakışları ağır ağır bana kaydı. Buz mavisi gözleri yüzümdeydi.
O an Merve Abla’nın gözlerinin ikimiz arasında nasıl mekik dokuduğunu gördüm. Yüzündeki o tebessüm donar gibi oldu, gözleri kısıldı. İçimdeki o gergin tel biraz daha gerildi; aralarında görünmez bir köprü mü vardı, yoksa Merve Abla sadece Alparslan’ın bu korumacı hallerinin altındaki sebebi mi kurcalıyordu, kestiremiyordum. Bakışlarımı hemen kaçırıp Mira’nın elini daha sıkı tuttum.
Neyse ki ortamın havasını her zamanki gibi Yiğit Abi ve Kuzey Abi cephesi dağıttı.
Yiğit Abi, Selin’in elindeki hışırdayan çöp poşetini görünce hemen bir adım öne atıldı, elini mahcup bir edayla göğsüne koydu. "Verin isterseniz Selin Hanım... Zahmet etmeyin, köşedeki konteynere ben atayım."
Selin’in ağzı neredeyse kulaklarına vardı, saçını cilveyle savurarak poşeti Yiğit Abi’ye uzattı. "Ay çok mersi Yiğit Bey! Çöpü bile bir centilmen gibi alıyorsunuz, vallahi mahallenin gururusunuz!"
Yiğit Abi poşeti alırken parmakları Selin’in eline değecek gibi olunca anında ceketinin düğmesini ilikler gibi geriye sıçradı, kulakları yine alev alev kızardı. "Estağfurullah Selin bac... Şey, Selin Hanım. Ne demek, insanlık vazifemiz."
Merve Abla gözlerini devirerek kardeşinin kolundan tuttu. "Selin, saçmalamayı kes de yürü hadi."
O sırada Kuzey Abi, elindeki kehribar tespihi sakince cebine indirip Feride’nin tam karşısında dağ gibi dikildi. Gözlerini hafifçe kısıp o derin, mezar sessizliğindeki sesiyle konuştu: "Hoca hanım, senin yol yukarıdaydı değil mi? Sokak lambaları bozuk o tarafın. Düş önüme, bırakayım."
Feride öyle bir irkildi ki az kalsın elindeki Kuran kursu çantasını düşürüyordu. Şalının kenarını iki eliyle öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. "T-tövbe... Yani şey, zahmet etmeyin Kuzey Bey, ben uçar gibi giderim iki dakikada, adımlarım hızlıdır..."
Kuzey Abi’nin bıyık altından tek bir kıvrım yükseldi, tespihini cebinden çıkarmadan hafifçe başını salladı. "Uçma sen yine de hoca hanım, adımlarınla yürü. Yürü hadi, bekletme."
Feride çaresizce bize bakıp 'kurtarın beni' der gibi gözlerini kırpıştırdı ama Selin arkadan kıs kıs gülerek onu Kuzey Abi’nin önüne doğru hafifçe itekledi. Kuzey Abi ve Feride ağır adımlarla yukarı sokağa doğru yönelirken, Selin ve Merve Abla da Yiğit Abi’nin eşliğinde kendi apartmanlarına doğru yola koyuldular.
Geriye sadece biz kaldık. Alparslan, ben ve aramızda hoplayıp zıplayan Mira.
Alparslan yanıma geçip adımlarını benim küçük adımlarıma uydurdu. Aramızdaki sessizlik, az önceki curcunadan sonra koca bir gürültü gibi yankılanıyordu içimde.
"Merve’yle de mi beraberdiniz parkta?" diye sordu birden Alparslan. Sesi düzdü ama sanki lafın nereye varacağını merak eden bir ton vardı.
"Yok," dedim önüme bakarak. "O işten yeni gelmiş, parkta bizi görünce yanımıza geldi herhalde."
"Hımm," dedi sadece. Başka bir şey söylemedi ama elleri montunun cebinde, omzu neredeyse omzuma değecek kadar yakınımda yürürken gerginlikten parmak uçlarımın uyuştuğunu hissediyordum. Merve Abla’nın o sorgulayıcı bakışları zihnimden bir türlü çıkmıyordu. Alparslan’a öyle bir bakmıştı ki... Dokuz yıldır uzaktan kurduğum hayallerin ortasına birdenbire bir sis çökmüş gibiydi.
Bizim evin bahçe kapısına vardığımızda durduk. Mira hemen basamaklara doğru koştu.
"Sağ ol Alparslan Abi," dedim, sesimdeki yorgunluğu ve gerginliği gizlemeye çalışarak.
Alparslan sokak lambasının altında dikilip bir anlığına gözlerimin içine baktı. "Bir daha o saatte tek başınıza park köşelerinde dolanmayın Dila. Hadi, gir içeri dinlen."
"İyi geceler," deyip arkamı döndüm. O, ben bahçe kapısını kapatıp basamakları çıkana kadar yine yerinden kıpırdamadı.
Eve girdiğimizde içerideki sıcak hava yüzüme çarptı. Annem salonda televizyonun karşısında bir şeyler örüyordu, babam gözlüğünü indirip bize baktı, Demir Abim ise cips tabağını önüne çekmiş maç özetini izliyordu.
"Geldiniz mi kaçaklar?" dedi Demir Abim sırıtarak. "Selin yine mahalleyi çınlattı mı?"
"Aman sorma abi, her zamanki Selin işte," dedim montumu çıkarırken.
Mira hemen annemin yanına koşup, "Anne Selin abla bana meyve suyu aldı, parkta kaydıraktan kaydım!" diye şakımaya başladı. Allahtan Murat meselesinden ya da Alparslan’dan tek kelime bahsetmedi; aklı tamamen vişne suyunda kalmıştı.
Babam çayından bir yudum alıp bana gülümsedi. "Hava çok soğumuş kızım, üşüdünüz mü?"
"Yok babacığım, iyiyim. Biraz yoruldum sadece."
"Geç hadi, yat dinlen. Sabahtan beri oturmadın bir türlü." dedi annem başını dantelden kaldırmadan, o her zamanki şefkatli ama buyurgan sesiyle. "Yarın dükkân seni bekler."
"İyi geceler o zaman," deyip odama geçtim.
Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı tahtaya yasladım. Işığı açmadım. Sokak lambasının sarı aydınlığı tül perdenin ardından odanın zeminine vuruyordu. Üzerimi değiştirip yatağa girdim. Yorganı çeneme kadar çektim ama zihnimdeki gürültü bir türlü susmak bilmiyordu.
Gözlerimi tavandaki gölgelere diktim.
Bir yanda Alparslan’ın o deri ajandaya kilitlediği mektubum, sokakta önüme geçip beni korurken gözlerinde parlayan o yangın vardı... Diğer yanda ise Merve Abla’nın Alparslan’ın adını anarken takındığı o tuhaf, sahiplenici ve şüpheci ifade...
Merve Abla gerçekten Alparslan’dan hoşlanıyor olabilir miydi? Yoksa ben mi mektubun heyecanıyla her gölgeden bir anlam çıkarıyordum? Eğer öyleyse... Selin’in ablası, o kadar fedakârlık yapmış, hayatını kardeşine adamış Merve Abla da aynı adamın duvarlarına çarptıysa ne olacaktı?
Düşünceler birbirine dolandıkça göğsüm daraldı. Yastığıma biraz daha sarıldım.
Alparslan beni sadece 'karşı dükkânın küçük terzisi' olarak görüyordu belki ama bu gece sokağın ortasında arkamda duruşu, adımı söyleyişi hiç de öyle hissettirmemişti.
Raz... diye fısıldadım karanlığa.
Kafamdaki soruların ağırlığı göz kapaklarıma çökerken, sokağın sessizliğinde uzaktan geçen bir arabanın sesine karışarak kendimi uykunun kollarına bıraktım.